31 Aralık 2015 Perşembe

2016'ya...

2015 benim için çok hızlı geçen bir yıl oldu.

Özellikle yılın ikinci yarısında hayatım, şartlarım çok değişti, ben çok değiştim. Bu nedenle önemli de bir yıldı benim için. Geçen yılbaşında 2016'ye girerken okumak üzere bir mektup yazmıştım kendime. Ne mutlu ki, şöyle bir bakınca Melis'e öğütlediğim çoğu şeyi gerçekleştirebildim sanırım. İstanbul'daki bu karlı, masalsı havada bir mektup daha yazacağım şimdi, diğer yıla. Bu yıl hayatta her şeyin insanlar için olduğunu daha iyi anladım ki, bunu da yazacağım.

Dilerim 2016, ruha huzur veren insanlarla, umut dolu, masmavi geçer. Şunun şurasında iki aya Mart, bahar başlar... 

Sıkıca sarılalım yine sevdiklerimize, hayatın üç gün olduğunu unutmadan. Ayaklarımıza bağladığımız ağırlıklardan kurtulalım bu yıl, elimizde olanın sadece "şu an" olduğunu anımsayıp ona göre yaşayalım, aldığımız nefesleri dinleyelim, biraz da deli ve umursamaz olalım dilerim... 

Dilerim daima iyi insanlarla, doğru zamanda, doğru yerde karşılaşırsınız.
Akşama uygun, pek sevdiğim bir şarkı ile...
İyi yıllar olsun.


*


24 Aralık 2015 Perşembe

"Sen benimsin!"

Geçen gün yakın bir arkadaşımla sohbet ederken güzel bir nokta yakaladık bizim kültüre dair. Olur ya, tam ortasında bulunduğunuz için farketmekte zorlandığınız şeyler, işte onlardan biriydi bu da.

Şöyle ki, arkadaşımın Güney Amerika'dan bir erkek arkadaşı var, pek sevimli bir çocuk. Kuzey Avrupalılar gibi nispeten soğukça da değiller, meşhurdur ya zaten bizim gibi sıcak oldukları, o hesap. Neyse efendim, kültürel farklılıklardan bahsediyorduk. Arkadaşım önce şunu anlattı:

Akşam İspanya'da bir mekanda, bizimki hafif uzaktayken bir kız gelmiş çocuğun yanına. Bir şeyler söylemiş, konuşmuşlar bir dakika, gitmiş sonra. Tabii bizimki fırlamış gitmiş hemen "N'oluyor ya, ne iş canım?" diye. :)) Çocuk da "Bir şey yok ki, benden ona bir içki ısmarlamamı istedi, reddedince de gitti işte." demiş. Bu tarz hikayeler çoktur ya, güldük üzerine çok da şaşırmadan. Amaa...

Yine aynı mekanda çocuk bir arkadaşının yanına gitmişken, bizim kızın yanına bir İspanyol geliyor, bir şeyler söylüyor işte konuşmaya çalışıyor. O sıra bizim çocuk bunları görüyor. Eliyle "Her şey yolunda mı?" işareti yapıyor, arkadaşım da sorun yok diyor başıyla. Sonra? Sonra çocuk kafasını dönüp muhabbete devam! Kızın yanında tipin biri konuşmaya çalışırken, mekanda! Eeeee kültürünüze deee modernliğinize deeee, derken, bir şey farkettik biz.

Yahu, adam doğru bir şey yapıyor!

Biz de olsa zaten yalnız bırakmazlar bir kızı masada, haydi ola ki bıraktılar, uzaktan hiç öyle "Her şey yolunda mı?" falan demeden böyle kolları öne uzatıp uçarak çocuğun üzerine atlanır, tabir-i caizse "dalınır". 

Çünkü bizdeki anlayış, kültür şunun üzerine kurulu ilişkilerde:

Sen benimsin! Artık senden ben sorumluyum, bana aitsin! Tabii ki kendi fikirlerin olur; fakat bana uydurmak zorundasın onları. Neden? E, benimsin!

Peki bize bu pek ters gelen hareketle, aslında bu adam ne yapıyor?

1. Dönüp bir sorun var mı, diye soruyor. Burada gerekli sorumluluk yerine getiriliyor aslında.

2. Kız o sırada, "Ya salak mısın tabii ki sorun var gelip kurtarsana, kıskansana beni salak!!" demek isterken, cool görüneyim diye kasıp "Yok yea her şey iyi nolcak." hareketi yapıyor, ama elin Latin Amerikalısı ne anlar senin Türk tribinden! Adam "E peki." diyor, dönüyor arkasını, ne de olsa bir sorun olsa söylerdin! Dimi ama?

3. Burada adamın "aslında" doğru yaptığı şey, çift olsanız bile "senin her şeyden önce kendi başına bir birey olduğunu" bilmesi ve kendi başına çözebileceğin bir sorunun ortasına dalarak "sana el koymaması". Sordu mu sorun var mı diye? E sordu. Yok mu dedin? E yok dedin. Adam üstüne düşeni yapıyor yani, gerisi onda diyor. Çocuk mu var karşımda hani gidip olaya el atayım? Kendisi gerekeni söyler. Ne de olsa "bana ait" değil bu kız, kendisi ayrı bir insanoğlu.

Biz, istediğimiz kadar "modern" olduğumuzu söyleyelim, Türkiye kafasıyla büyümüş insanların hemen hepsinde bu anlayış var: Aidiyet seviyoruz, sürü kafasına bayılıyoruz, bireysellik - kişisel mesafe olayları falan zaten lügatımızda yok. Ben böyle "artist artist konuşuyorum" da, ben farklı mıyım? E tabii ki değilim. Her ne kadar ilişkilerde çabalasak da, hamurumuzda yok ne yapalım. :)) Sadece bu konuşma sonucunda "E çüş artık, ne demek arkasını döndü, ne demek sormadı??" gibi soruların, aslında bizim sorunlu oluşumuzdan kaynaklandığını anladık. Hoşumuza gitmese de, her insan bir bireydir her şeyden önce. Her insan en önce kendisi sorumludur yaşadıklarından, biraz zaman - mesafe sağlamak lazım. 

Yunanca bir şarkıdan alıntıyla bitirelim: Kimse kimsenin değildir, Allah şahidimdir! :p

Haydi devam darlamalara. :))

Melocan





16 Aralık 2015 Çarşamba

Anlatınca Komik Olmayan Komik Şeyler 2

Evet, sizin büyük ihtimalle ifadesiz okuduğunuz - benim yaşarken gülmekten öldüğüm, "aslında" komik olan olayların ikinci serisinde sizlerleyiz. :p Eh, amacım anı toplayıcılığına devam edebilmek en nihayetinde. Ayrıca ben buna gerçekten çok güldüm.

İstiklal'de bir büfe var, bizim ajansın tam karşısına düşüyor. Her sabah oradan kahvaltı için bir şeyler alırım. Bu sabah sıra beklerken, böyle "dayı" demelik orta yaşlı bir adam sandviç alıyordu. Satıcı da içinde neler olsun diye sordu, "Jalapeno olsun mu abi?" dedi. Adam çılgın bir sitem içinde şu cevabı verince ben öldüm:

- YAV NE JELEBONU, BEN NE EDEYİM JELEBON, OLMASIN JELEBON!

Adam da "Abi jelibon değil jalapeno diyom!" diye çıkışınca artık kaşkoluma saklanmam gerekti gülmekten. :))

Klasik sonu da basalım:

İşte yaşarken çok komikti de anlatınca olmadı. Dimi?

*

14 Aralık 2015 Pazartesi

2015'ten kalanlar...

Yıl sonu yazılarını pek seviyorum... Her şeyi gözden geçirmeme, kendime dönmeme yardım ettiği gibi, ileride dönüp o yıldaki kafamı görmek - okumak hoşuma gidiyor. Fakat bir o kadar da zorlayıcı bu yıl sonları... 

Öncelikle şu an durumlar soldaki gibi. Koca bir yılı düşünmek, yorumlamak, pek sayın okurlara karşı hiçbir sorumluluk hissetmeden olduğu gibi aktarmak pek kolay iş değil. İşte, şu an art arda Madeleine Peyroux dinleme sebebim tam da bu. Ben de yazarken dalacağım 2015 yılımın derinliklerine, bakalım...

2015'e benim için iyi ya da kötü demek zor; hem çok zor şeyler yaşadım, hem çok güzel dönüm noktalarıma ev sahipliği yaptı bu yıl. Ama en önemlisi, üniversitenin bitişi ve iş hayatının başlayışı sebebiyle (iyi anlamda) tepetaklak olan yaşamım ve kendisine adapte olmaya gayret ederken tanıştığım "yeni Melis" oldu. Yine her haltı bildiğimi iddia ettiğim dönemlerde, içimde yaşadığını hiç farketmediğim bir kız tanıdım. Meğer 'gerçek hayat' ile karşılaşmayı bekliyormuş kendini göstermek için. Geldi, tanıştık, dövüştük, seviştik; kalktı en iyi arkadaşım oldu sonra. Hala benimle, artık gideceğini sanmıyorum. Bir çeşit 'büyümek' sanırım bu. 

Üstelik insanı kimsenin tam anlamıyla anlamayacağından, anlasa bile yargılamaktan paçayı kurtaramayacağı için bir türlü "insan insana" konuşamayacaklarından emin oldum. Bu nedenle kendime daha çok ısındım.

Bir de, insanların sadece konuşmak için, sadece amaçsızca birinin sesini duymak için, sadece yan yana oturup konuşmadan öylece durmak için, sadece birinin ona sarılmasına ihtiyaç duyabileceğini daha iyi gördüm. Sarılmak, bu arada, acayip bir ilaç. Sarılın.

*

2015 yılında...

Tüm ömrümü etkileyecek derin değişiklikler yaşadım.

Şu hayatta hiçbir şey bilmediğimi tekrar tekrar, mutlulukla kabul ettim.

Pek az sevdiğim insanoğlunu daha da az sevdim. Kendime daha çok döndüm.

İnsanları üzdüm, insanları sevindirdim. 

Güzel bakışlı insanlar tanıdım. Hayatımı değiştiren insanlar tanıdım.

Kimsenin kimseye ait olmadığını, olmaması gerektiğini, kimseye ait olmadığımı, olmaman gerektiğini gördüm.

Şarap kardeş ile aramı daha sıkı tuttum.

Dengesiz bir insan olduğumu kabul ettim. Terazi burcu olmam suçlu olabilir.

Zayıflıklarımı farkettim, sevdim.

İnsanlara ve şeylere olan tahammülüm azaldı, yine kendime döndüm.

Bu yıla dek alışık olmadığım sanatçılar dinlemeye başladım.

Suskunlaştım.

'Gerizekalı' lafını daha çok sevdim.

Çok cılız kalacak ama, 'bir müzik aleti' aldım, ki çok daha fazlası benim için. Çalışıyorum her gün, bazı hayallerim var üzerine... İsmini sevdiğim.

Sevdiğim işi yaparak, pek içime sinen bir ajansta çalışmaya başladım.

Ben 2015 yılında kendimi çok daha iyi tanıdım, zorluklar çatır çatır yüzüme gelmeye başladığı için daha fazla zayıflık keşfettim kendimde, bir bir sevdim hepsini. Nefeslerimi, adımlarımı izledim; hareket eden yapraklara bakarken, düşenlere dokundum. Ben ne hissettiysem onu yaşamaya gayret ettim. En iyi arkadaşım ise, yeni tanıştığım Melis oldu; zira beni sadece o yargılamıyor.

Dilerim 2016, ki hayatımda tahminen DEVASA değişiklikler yapacak bir yıl, çok daha huzurlu ve gerçek olur. Şefkatten delireceğimiz insanlarla birlikte, hakiki duygularla çevrili, öylesi güzel bir 12 ay olur... Umudum var.

Bir de, ne olur etrafınızı daha çok izleyin. Mutlu olun hemen her şeyle, ışıltısız görünen şeylerdeki mucizeleri keşfedin, derin nefesler alın kendinizi dinleyerek, hayat 3 gün zira.

Görüşürüz. :)

Melis


10 Aralık 2015 Perşembe

Notlar, 10 Aralık

İş gittikçe daha yoğun bir hal oluyor; fakat ne mutlu ki seviyorum çalıştığım yeri. Şimdi dev bir marka aldık, belli kategorilerinden ben sorumlu olacağım ve daha markanın kendisi gelmeden dalgası geldi, çok çalışmak lazım. Bir de çocukluğumda hayal ettiğim tipte işler yapıyorum galiba, bunun için ekstra şükür & teşekkür.

Son zamanlarda çok sık Ahmet Kaya dinlemeye başladım. İşin enteresan yanı üst sekmelerimde hep bir "Mozart, Ahmet Kaya, Bach" isimlerini yan yana görmem. Zira bu aralar modum pek tutarsız. Aslında bu aralar her şey tutarsız.

Keşke ölüm hiç aklımdan çıkmasaydı. O zaman daha deli (aslında akıllı) ve özgür davranabilirdim. Bazen, yaklaşık üç saniye için şiddetli bir farkındalık dalgası vuruyor yüzüme, bir anlık ferahlık... Sonra geçiyor. Geçmemesi için ne yapmam gerektiğini henüz çözemedim.

"Hiçbir şey bilmiyor oluşumun" verdiği hafiflik ve durmak bilmeyen salaklıklarımın verdiği ağırlık ile devam ediyorum yola. Hayatımda önemli değişiklikler oluyor; önemli insanlar tanıyor, önemli anlar yaşıyor, önemli hisler hissediyor, sonuçta elde sıfırla yerime oturmanın kahkahasına kapılıp hayattan keyif alıyorum.

Aklım ile kalbimin aynı bedende var olup bu kadar çatışmasının tek sonucu benim arada kalmam; gidin başka yerde tartışın Allah aşkına. İnsan, içinde, derinlerde bir yerde, acı çekmekten kesinlikle hoşlanıyor. Besleniyor. Sadece bu.

*


9 Aralık 2015 Çarşamba

Kavuşamadığımız "Pembe Hayatlar" vs. Gerçekler

Geçen gün pek sevdiğim bir arkadaşımla sohbet ederken, uzun zamandır farkettiğim ama ilk kez dile getirdiğim bir şey oldu. O günden beri de üzerine düşünüyorum bunun. 

Hem üniversitede okuduğumuz bölüm, hem de yaptığımız meslek olarak "medya etkisi" tabiri hayatta bir demirbaş oldu artık, biraz da cıvık bir tabir haline geldi aramızda haliyle. İşte şimdi bahsedeceğim mevzuyu, biz temelde tırnak içinde, "medya etkisi" olarak açıkladık. Şöyle ki,


Özellikle çocukken hayatı görüşü insanın, dizilerde, filmlerde izlediği mükemmel aşklar, mükemmel ilişkiler, kusursuz hayatlar, film olduğunu bilsen de bir çıta haline geliyor psikolojide. Sadece filme diziye vurmayacağım bunu, insanlar da öyle. Herkes şahane aşkların, kusursuz hayatların peşinde koştuğu için, "doğrusu" da bu hale gelmiş zihnimizde artık, özellikle bizim kültürümüzde.

Bu demek ki sayın okur, mükemmel ilişkiler ararken insanların nankör ve aciz varlıklar olduğuna gözümüzü kapattık, kapattırıldık; bu yüzden çok kolay mutsuz olduk, çok kolay "bu değil" dedik. O müthiş başarılı, "tertemiz" hayat hikayelerinde "tahammül etmek" öğretilmedi ki hiç, tahammül edilmesi gereken şeyler baştan "hatalı" kabul edildi. Şu dünyada bir tane sorunsuz çift yokken, aşkla evlenen insanların yüzden bilmem kaçı kavgalarla ayakta durmaya çalışırken, sevgili kızlarımız hala prens bekliyor; hala gelinlerin tatlı telaşı. Afedersiniz ama "erkek" dediğin nedir arkadaş? Neyin prensini bekliyorsun sen hala? Aynı şeyi kadınlar için de söylüyorum, kadın kadar komplike ne var başka şu dünyada? "Bir şeylere tahammül edeceğinizi" bilerek bekleyin, seçin eşlerinizi bence o yüzden.

Derken, bireyselliği, özgürlüğü "sorun" olarak gösterdiler bize, yalnızlığı seveni ise "sorunlu". Bütün bu sahte ilişkiler bu yüzden geçti yükselişe, gerçeklere gözümüzü kulağımızı kapattığımızdan. Sadece aşktan bahsetmeyelim zaten, tüm yaşama, iş hayatına, her yere yerleştirdiler bu politikayı. Başarısız hissetmek o kadar kolay ki bu sisteme göre! Üniversite denen bir saçmalık ilk çıtası olmuş her şeyin misal, tüm bu saçmalıklar insan doğasına fazlaca aykırı... Fazlaca! Alıştırıldığımız doğrular ile insan doğası iki ayrı uçta zira.

İnsan dediğin nedir ki?

Sevgiye aç, aciz, nankör, pek de tek eşli bir yapısı olmayan, meraklı, rahatın pek kolay battığı, kesinlikle doyumsuz, içerisinde bulunduğu sistemi anlayamayan, gelgitler içinde boğulan, psikolojisi bozuk bir mahlukat. 

Senin elinde malzeme buyken, nasıl oluyor da tek gösterdiğin o pembe hayatlar, aşklar, kişilikler olabiliyor? 

Kurulan düzen, insan doğasına aykırı işin özü. 

En "açık görüşlü" olduğunu savunan insan bile içine düştü bu genellemelerin, içine doğdu direkt. Bir insanı anlamayı, bazı sorunların "aslında" sorun olmadığını farkına varmayı, şayet değiyorsa katlanmayı, yaralarından öpebilmeyi, hakikati çekici bulmadı sistem kısacası. 

Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı'sında der ki, sadece aptallar masumdur. O yüzden o masum aşkların, aşıkların, hayatların, başarıların %95'ini çöpe atın, kendi hayatınızın "sorunlu" olmadığını farkedin, "sorunlar" yaşıyorsanız her şeyin normal olduğunu anlayın yeter. 

Fazla büyüttüler insanı.

*


Anlatınca Komik Olmayan Komik Şeyler 1

Gerzek gerzek gülerek anlatılma suretiyle zar zor anlaşılan, karşındakinin tepkisiz suratı sebebiyle aniden toparlanıp, "Tabii şimdi anlatınca komik olmadı da o zaman çok komikti." denen anlar... Heh işte, durup durup kendi kendime hatırlayıp güldüğüm, fakat "Kimse beni anlamıyor!!" edasıyla birine anlatmaktan çekindiğim, aynı komikliği yakalamayacak şeyleri yazmaya karar verdim. En azından ifadesiz yüzünüzü görmem; ama belki arada kafamı hissedip sırıtan kıymetli zatlar çıkar.

Büyük ihtimalle genelde gülmeyeceksiniz. 
Ama vallahi o zaman çok komikti.



08.12.15

Serin bir akşam vakti, Melis, Aysu, Busem kuvvetli bir dertleşme sonrası evlerine dönmektedir. Melis başka dünyalarda olma suretiyle gelen arabayı görmez, milim farkla yola atlar. Busem Melis'i tutar, geri çekerek kendisini hayata döndürürken bağırır: HEY!!!!!

Melis şoking sonrası Aysu'yla birleşip "HEY!!!!" tepkisi için Busem'le dalga geçmeye başlar. Sonra Melis: "Bir yeri acıyınca da OUCH diyordur bu." der.

Sonra sekiz saat gülünür. 
Tabii şimdi böyle anlatınca komik olmadı ama o zaman çok komikti.

*

6 Aralık 2015 Pazar

Geriye gittikçe şaşırıyorum...

Küçükken şehirler arası yolculuk yaptığımda hep şunu düşünürdüm: "Bu tarihte, bu saatteki otobüs içindeki 50 kişi, tesadüfen bir araya gelmiş olmamalı."

Bambaşka şehirlerde yaşayan, bambaşka korkuları, zayıflıkları, mutlulukları olan 50 bambaşka insan, ayın bilmem kaçının şu saatinde şans eseri aynı otobüste bulunamaz! Hele ki yanımda oturan kişi; mümkün değil...

5 Aralık 2015 Cumartesi

Vee... Çağıl evlenir. :)

Çağıl üniversiteden arkadaşım.
Gerçi, "arkadaş" demek çok cılız kalsa da, betimlemeye davranmayayım şimdi... Çok kıymetlidir benim için. Üniversiteden sonra Ankara'ya döndü, çok görüşemez olduk. Fakat mesafeler aptal bir sayı efendim. :) Geçen hafta tüm Evreka Ankara'daydık... Çünkü, yıllardır hayatı birlikte keşfettiği adam ile hayatlarını birleştirme kararı aldılar, evlendiler. Bizim için müthiş heyecanlı, keyifli, son zamanlar en şahane etkinliği oldu bu. Üstelik yuvadan uçan ilk kuş da o oldu. :)

Bu yazıyı sadece Çağıl ve Ertan'a ayırmak istiyorum. Belki yıllar sonra bakıp, okuyup gülümseyecekleri bir kaynak olur ileride. Daha sonra Ankara'dan da bahsederiz yazılarda... Haydi başlayalım.

Yağmurlu bir İstanbul sabahında yollara düştüm Ankara için. Havalimanlarını, uçakları, biletleri, pasaportları, "gitmeyi" pek seviyorum... Bu yüzden telaşlı ama çok mutlu bir sabahtı benim için.

 

3 Aralık 2015 Perşembe

"Her sabah yeni birisi gelir..."

Mevlana'nın Misafirhane isimli şiiri çıktı bugün karşıma.
Tekrar anlıyorum ki, zamandan bağımsızdır insan ruhu; içerisinde gerekli şefkat var ve 'hamuru' müsait ise şayet.
Her bir kelimesi tekrar tekrar okunmalı derim...

*

İnsan kısmı bir misafirhane, 
Her sabah yeni birisi gelir. 

Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik, 
Aniden farkına varmak bir şeyin, 
Hepsi beklenmedik misafir. 

Hepsini karşılayıp eyle! 
Evini vahşetle süpürüp, 
Bütün mobilyalarını boşaltan 
Bir kederler kalabalığı bile gelse. 

Her geleni alnının akıyla misafir et. 
Olur ki yeni bir zevk getirmek için 
Boşalttılar evini. 

Karanlık düşünce, utanç ve garez, 
Hepsini gülerek karşıla kapıda 
Ve buyur et içeri. 

Minnettar ol her gelene 
Kim gelirse gelsin. 
Çünkü bunların her birisi 
Öte taraftan bir kılavuz 
Olarak gönderildi. 


Mevlana


"Hastalıkta, sağlıkta, idimin ağır bastığı, idimi bastırabildiğim günlerde..."

Avusturyalı, 1939'da dünyadan ayrılan pek meşhur nörolog Freud benim için fikirleri dinlenmeye değer insanlardan biridir. Kimisine katılırken, kimisi yok artık dedirtir; fakat her fikrini incelerim mutlaka. İşte, kendisinin en heyecanla okuduğum çıkarımlarından biri, id - ego ve süperego mevzusu.

Önceleri bilinçaltı olarak genellenen insan zihni, bu açıklama az gelince Freud'un yaptığı bu çalışmayla iyice genişletilmiş. Zira ona göre zihnin üç katmanı var.

1. Ego: "Suyun en üst kısmındaki katman" desek yeri. Hislerimize mantıklı çözümler bulmaya gayret ediyor.

2. Süperego: Ahlak ve kısıtlamalarla dolu kısım. Toplumsal yaşamla tanışmamızın ardından gelen ahlaki kurallara, kısıtlamalara karşı duyarlı olan bölge de diyebiliriz.

3. İd: Ve bu yazının başrolü olan id... En ilkel, en vahşi, en bencil, net yanı zihnimizin. Cinsellik, açlık, saldırganlık gibi duyguların en yoğun yaşandığı, ahlaki ve "öyle gerekiyor" laflarına tahammül edemeyen, ısrarcı ve insan doğasının temeli kabul edilen bir kavram. Vurgulamak istediğim kısım tam da bu, insan doğasının temeli kabul ediliyor olması.

27 Kasım 2015 Cuma

Cenazeler, Ahmaklar, Ahmaklıklar

Belki bir çeşit güçsüzlük, acizlik, belki sadece kişisel bir tercih, belki de kendimi -bu açıdan- iyi tanıdığım için geliştirdiğim bir korunma güdüsü deyin... Kendimi bildim bileli kaçtım cenazelerden. Hatta "sesli" yapılacak başsağlığı sohbetlerinden bile kaçtım. Bu yüzden bana kırılan tanıdığım çoktur misal. Yok kardeşim, yapamıyorum. Yani daha doğrusu bana çok gerzekçe geliyor, "Üzülme, sabret!" demek. Çok yalan geliyor. Eğer bir şekilde birinin yanında olacaksam bir kayıp sebebiyle, tek yapmak istediğim gidip sıkı sıkı sarılmak olur ona. Bir şeyler söylemek çok 'boşu boşuna' zira... Allah gecinden versin diyeyim, ama çok yakınımı kaybetmedim hayatta, belki insanın ihtiyacı da oluyordur bilmiyorum. Ama özellikle samimi olmadığım insanların "Allah rahmet eylesin canım, üzülme. :((" demesi yerine sadece susmasını tercih ederim.

24 Kasım 2015 Salı

Limonlu Bahçe, Taksim

Taksim'i bilen hemen herkes Limonlu Bahçe'yi de bilir, en azından duymuştur.
Ben de o "duyanlardan" idim, ta ki sevgili acans ekibimiz ile kahvaltıya gidene kadar. Burası mevsiminde hakikaten limon ağaçlarında meyvelerin olduğu, İstiklal'in curcunasından sizi kurtaracak güzellik ve doğallıkta, bahçeli bir mekan.


21 Kasım 2015 Cumartesi

Mums Cafe, Karaköy

Çocukluk yıllarını İsveç'te geçiren sahibi ile yine İsveç kafelerinden yola çıkarak hazırlanan, Karaköy'de Fransız Geçidi Sokak'ta yer alan sıcacık bir mekan Mums Cafe.

Kelime anlamı "lezzet" olan bu mekanı keşfetmek üzere, Evreka'nın İsveç temsilcisi Busem'den çıkan fikir ile serin bir cumartesi günü kendimizi Karaköy'e attık. Tatlılar, salata ve sandviçlerin yanında, geniş de bir kahve yelpazesi sunuyor Mums Cafe. Fakat bizim aklımızda İsveç'in meşhur tadı "kanelbulle" yemek vardı. Kanelbulle, tarçın aromasını buram buram aldığınız bir çeşit tatlı; fakat tadına baktığınızda bu tanımın fazla naif kaldığını anlayacaksınız. 

16 Kasım 2015 Pazartesi

15 Kasım 2015 Pazar

Limon Kokulu Çöp Poşeti

Hoi,

Nasılsınız? Ben iyi ve yoğunum, bu aralar pek yazamadım değil mi... Günler fazla koşturmalı geçse de, aklım Melerence'de bir yandan, elimden geldiğince yazmaya gayret ediyorum ve sizlerden yazanları okuyorum sıkça.

Başlığa gelirsek, bugün eve alınan çöp torbasından bir tane çıkardım, önce üstündeki desenler çok hoşuma gitti klasik siyah değil diye. Ardından etraftaki hoş kokuyu anlamaya çalışırken, poşetin buram buram limon koktuğunu farkettim. Büyük ihtimalle yeni çıkan bir ürün değildir veya aranızda bileni çoktur; fakat gide gele poşeti koklayınca ben bunu bir yazayım dedim. :) Fikir olarak da çok hoşuma gitti, klasikleşmiş şeylere başka açılardan bakmak ne güzel...

13 Kasım 2015 Cuma

Jadore Çikolata, Taksim

Sırtınızı Taksim Meydanı'na verip İstiklal Caddesi'nden aşağı doğru yürüyorsunuz, Galatasaray Lisesi'ni de geçtiniz, işte biraz daha aşağıda-sağ taraftaki küçük bir sokağın sonunda Jadore Çikolata.

Yıllar önce "Fransız stilini yaşatan, Fransızca şarkılarla, çikolata kokusuyla dolu bir mekan varmış!" diye heyecanla gitmiştik Jadore'a. Bu defa uzun zamandır aklımda olan fondü rüyasıı gerçeğe dönüştürmek için, işten çıkıp bir öğle arası yapıverdim kaçamağımı. 

12 Kasım 2015 Perşembe

1977 - Yunanistan TV'sinden: Atatürk ile tanışmış adam anlatıyor...

Alt kısımda izleyeceğiniz program, 1977 yılında Yunanistan'da çekilmiş. O tarihte oldukça yaşlı olan bir Rum, Atatürk ile nasıl tanıştığını ve aralarında geçen sohbeti anlatıyor. Türkçe çeviri de yapıldığı için, bana çok enteresan gelen bu programı sizinle de paylaşmak istedim. Karşı taraftan sorular, tepkiler, renkler nasıl görünüyor bir fikir olsun istedim. Ayrıca videonun sonunda göz yaşartan bir sürpriz de var.


Gözünüzü kırpmadan izleyeceğiniz bir video olacağına eminim.


*

Videoyu paylaşmamın tek sebebi "enteresan, değerli bir kaynak" olmasıdır. Videoda söylenen şeylere katılmam, inanmam, hoşlanmam veya hoşlanmamam paylaşımdan çıkarılmasın size zahmet. :)


30 Ekim 2015 Cuma

Smyrna Cafe, Cihangir

İstiklal Caddesi'ne yürüme mesafesinde olmasına rağmen, sakinliği - huzuru ile bambaşka bir şehre gitmişsiniz gibidir Cihangir... Sakinleri, sokakların enerjisi, hisler ve renkler bir başkadır burada. Bir de kafeleri pek meşhurdur ki, bunlardan birinden bahsedeceğim bugün.

Smyrna Cafe, Cihangir Meydanı'nda "kime sorsanız gösterirlik" bir konumda. Uzun zamandır aklımdaydı bu mekanla tanışmak, sonunda denk getirebildim bir iş çıkışı. Mekan nispeten ufakça, fakat kesinlikle gitmeye görmeye değer bir enerjisi var. Yalnız, akşam saatlerinde niyetiniz kafa dinlemekse pek iyi bir fikir olmayacaktır, zira oldukça neşeli-yüksek sesli bir kalabalığa ev sahipliği yapıyor bu saatlerde.


Loş ışığın eşlik ettiği, hoş dekorasyonlu bir ortam var. Duvarlar, mobilyalar, farklı sandalyeler, etrafı incelemeden duramıyor insan. Fotoğraf makinem yanımda olmadığı için telefonla çektim fotoğrafları, bu yüzden biraz acayip oldular. :) Burası giriş... 


İçerideki hemen hepsi birbirinden farklı mobilyalar, retro bir hava veriyor ortama. Özellikle dostlarla vakit geçirmek için hoş bir seçenek Smyrna Cafe.


Mekan Cihangir olunca fiyatlar da bir tık üst, fakat çok ekstrem de değil. Üstelik masanıza gelen tabak bu fiyatın hakkını veriyor bana kalırsa. Önce fanatiği olduğum bir rose alıyor, sonra dikkatle menüyü karıştırmaya başlıyorum.


Ana yemekler 27-35 TL sularında. Şarap kadehleri ise 20 TL + civarı. Diğer fiyatlara bir aşağıda göz atmanız ise pek mümkün...


Ben bir tavsiye sonucu "limonlu tavuğu" denedim. Gayet iyi bir tabak geldi masaya, sadece adından da belli olduğu gibi bunun ekşili bir yemek olduğunu anımsatmakta yarar var. Bu arada mekanda kahvaltı da yapabilirsiniz.

En kısa zamanda başka lezzetlerini de keşfetmek üzere, tavsiyelerimle...


*


29 Ekim 2015 Perşembe

"Çılgın" Hayallere Cesaret Etmek

2015'in sonuna gelirken, 23 yaşındayım. 

Dilediğiniz kadar "modern" yetiştirilmiş veya bizzat bu sıfatı kendinize yakıştırmış olun, Türkiye'de veya herhangi bir ülkede yaşamanın bir psikolojisi vardır. Siz istediğiniz kadar reddedin, bu koku, bu psikoloji sizin de içinize işlemiştir artık. Kendini "modern" olarak betimleyen çoğu kişi, "Türk gibi düşünmekten" yakınır yurt dışında, biyolojik ve psikolojik bir gerçek bu. Bu gerçeğin bir yan yolu olarak da, "çok başarılı" insanların Türklerden çıkmayacağı anlayışı sıkça kafamıza vuruluyor esasen. Ağzımız "Çıkar tabii canım, neden çıkmasın bizden de?" dese de, ruhumuzda bir yerde bir güvensizlik yatıyor çoğu zaman.


Üstelik Türkiye kültüründe kompleksli olmak var. Özgürlük ile derdi olmuş hep geçmişimizin, yönetilmekle, saygı ve kişisel mesafe ile dertlerimiz olmuş hep. Tüm bunlar da şekillendirmiş toplum psikolojisini, ve bugün buradayız, iyisiyle kötüsüyle...

Diyordum ki tüm bunlara paralel, hayal kurar mısınız? Ama böyle, "manyak şeylerden" bahsediyorum. Genelde iş, eğitim, fikir yaşamı için hani... Hani hiç "bir Türkün başardığını duymadığınız" türden hayaller. Ne güzel bir laftır o öyle, "Kurduğun hayaller seni korkutmuyorsa, yeterince büyük hayaller kurmuyorsun demektir." İşte öyle "manyak" hayallerden bahsediyorum ki, bunları manyak olarak betimlemem bile şu meşhur psikolojiden bir parça taşıyor olmamdandır. Lakin...

Henüz hayatımdaki çoğu şeyin oturmadığı, background olarak pek cılız olduğum bir anda, aklımı zorlayan büyüklükte hayallere cesaret ediyor kafamın içindeki deli. Bunu farkedince pek seviniyorum, başarmak için yeterince anormalim demek ki! En azından altyapı hazır, gelecekte neler olacağını ise o zaman göreceğiz. Bir diğer secret ki, hayallerimi buraya yazmayacağım. Siz siz olun, fazla dile getirmeyin hayallerinizi, daha yaşamadan ağzınızı alıştırıp ruhunuzu doyurmayın bu hayale. Belki bir gün bu hayalleri başardığımda, o zaman işte buydu demek en güzeli olur.

İşin özü sayın okur, küçük zihinli - cesaretsiz kimselerin sizi etkilemesine izin vermeyin. Önce ne yapmak istediğinizi, kim ve nerede olmak istediğinizi kalbinizi dinleyerek saptayın güzelce. Sonra buraya ulaşmak için hangi yollardan geçmek gerektiğini, eksiklerinizi ve şimdiden sahip olduklarınızı saptayın. Sonra... Koşun! Varana kadar, nefes almadan, keyifle koşun. Unutmayınız ki, ülkenizden o alanda pek başarılı insanlar çıkmamışsa, sizin parlamak için daha çok sebebiniz ve potansiyeliniz var demektir. 

Ne demiş güzel zihinler...

Hayal edebiliyorsanız, gerçekleştirebilirsiniz.

Durmayın, koşun.

Melis


*



27 Ekim 2015 Salı

Bu bebeği tanıdınız mı?


Ne tontilik, sevimli bir bebek, değil mi?

Geçen gün internette rastladım bu fotoğrafa. Masum, şaşkın, güzeller güzeli bir bebek sadece gördüğüm. 

Bu bebek, Adolf Hitler.

İçimde çok acayip düşünceler dönüyor şu fotoğrafa bakınca. Güzel yürekli Rakel Dink'in dediği gibi, "bir bebekten katil yaratan" kültürü, karanlığı mı sorgulamalı? Yoksa herkese verilmiş bir ruh vardır, aslında bu bebecik şimdiden suçlu mu demeli... Gerçekten bazen "çok güzel ailelerden" çok zor çocuklar çıkarken, "kötü ailelerden" çiçek gibi evlatlar yetişiyor. 

Doğrusu ben herkese özel bir ruh eklenip de doğduğuna inanıyorum insanların. Fakat bu güzel bebeğin maalesef sevgisiz büyüyeceğine, şefkati tanımayacağına şimdiden eminiz...

Her bebek, işlenmeyi bekleyen birer kıymetli maden. Ne kadar güzel işlenirse, şüphe yok ki o kadar güzel parlayacak gelecekte...

*



18 Ekim 2015 Pazar

İnstragram'da takipçi hilesinden nasıl kurtulurum?

Merhaba,

Aktif bir instagram kullanıcısıyım diyebilirim. Bence farklı dünyaları oturduğumuz yerden keşfetmek için müthiş bir kaynak burası... Fakat gelin görün ki, bir süredir artık hesabımı sildirme noktasına gelen bir problemle karşı karşıyaydım: İnstagram takipçi hilesi ile gelen, ana sayfamdaki onlarca tanımadığım isim!

9 Ekim 2015 Cuma

23. yaşımdan neler öğrendim?

9 Ekim... Tek sayıları ikinci plana atışım bugün için geçerli değil; müthiş tanıdık, sıcacık bir tarih bu içimde. Zira, 23 yıl önce bugün doğdum ben.

Son 2-3 yıldır doğum günlerimi neşeden çok melankoli içinde geçiriyorum. Gerçekten insanın hayatı 20'sine kadar çok yavaş ilerlerken, 20'den sonra tııırt uçuveriyormuş, çorap söküğü misali. 30'dan sonra daha da hızlanacak sanırım, öyle ki gitgide yapacak şey artarken zaman azalıyor sorumluluklarla. Ha hayat güzel mi, çok daha güzel, o açıdan mutluyum pek şükür.

Daha önce birkaç yazıda bahsetmiştim, her çocuk gibi benim de büyüme takıntım vardı. İşte o günler bu günlermiş diyorum, hızla boyut değiştiren bir özel hayat, tamamen biten bir okul hayatı, tam gaz giden bir iş hayatı... Hayat acayip, ne diyeyim. 

Derken, bugün 23. yaşım bitti. Annem 23 yaşında evlenmiş mesela. Öyle geçerken fikir olsun diye nişan yüzüklerine bakarken bizim sokakta, kuyumcu adamın bana "Aaaa kendinize mi baktınız? Ama siz daha küçük değil misiniz?!?!? Ben ablanıza falan baktınız sandım, size daha erken değil mi ya??!?!" diyeceğine o kadar inanmıştım ki sıkıntısı bile sarmıştı içimi. Ben bunu beklerken adam bana "Eeehm tabii siz kadınlar hep en iyisini istiyorsunuz hohoh." goygoyu yapmış, hayatımdan bir "doğru sandığımı" daha silmişti aniden.

Bu tarz biliyor sandıklarım, doğru sandıklarım vesaire bana birçok ders verince bu yaşımda, bir toparlamak istedim ben neler öğrendim 23. yaşımdan. Zira üniversitenin bitişi ve işe başlayışım psikolojik olarak da önemli kırılma noktaları olduğu ve hepsi bir yaşa sığdığı için, bu yaş çok şey öğretti bana. Kimine "Vay be, kız haklı." dedirtirken, kimine "Ah be çocuğum sen daha bunu yeni mi anladın?" dedirtecektir belki, ben yazayım...

1. Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Asla ama asla görünüşe aldanma.

Evet, klişe geliyor kulağa. Ama gerçekten değildir. Bunu çok iyi tecrübe ettim bu yaşımda. En tatlı görünen kadın içinde manyak çıkıyor, "tonton dede" dediğin adam bilmem ne çıkıyor, şeker dediğin insan ayağını kaydırmaya uğraşıyor. Net, hiç kimse göründüğü gibi değil.

2. Herkes manyak.

Bu en favori tespitlerimden biri. Evet arkadaşlar, bu dünyada herkes manyak! Herkes kafayı yemiş! Kimse ne yaptığını bilmiyor, daha kendinden emin olamayan aciz insan gidip başkasına öğretmenlik yapmaya kalkıyor, herkes bir girdabın içinde "iyiymiş gibi" yapmakla meşgul hayatta. O yüzden önerileri alıp harmanlayıp, yine bildiğini yapacaksın. Bari yaşayacağın manyaklık senin kendi manyaklığın olsun.

3. İnsanlar, hem melek hem şeytandır.

Kesinlikle. Hemen herkesin içinde bir iyi, bir çok kötü yan var. O tatlış kızlar biliyor iç dünyasını merak etmeyin, aldanmamak lazım. Herkesin zayıf noktaları var ve herkes aciz. İçindeki kötüyü bir insanın kendisi biliyor, çoğu zaman kendi kendine bile açmasa da bu konuyu... İnsanın kendi doğasını acılarıyla, sevinçleriyle kucaklaması gerektiğini de bu yaşımdan öğrendim böylece.

4. Kendinle iyi geçin. Sana senin gibisi yok.

Kendini artısıyla eksisiyle kabul et. Zira bir sensin seni daima affedecek olan, sarıp sarmalayacak olan, içindeki meleği de şeytanı da tutacak yönetecek olan, bir sensin. Seni bırakmayacak bir sensin. Kendine iyi davran...

5. Aile çok kıymetli; ama içsel olarak uzaklaşıldığı bir gerçek.

İnsanlar 50 yaşından sonra artık "geri gitmeye" başlıyor desek yeri. Aile daha çok önem kazandı gözümde, diğer yandan anlaşmak daha zorlaştı sanki. Herkesin bireysel hayatı olduğu için belki artık. Ama evet, aile çok önemli. Seviniz, kırmayınız mümkün olduğunca. 

6. Olacaksa oluyor, olmayacaksa olmuyor. Elinden geleni yapıp koltuğuna yaslan ve bekle, çok kasma çocuğum. Eğer olacağı varsa, her şeyin bir zamanı varmış. Olacaklar senin "doğru adımlarınla" %100 paralel değilmiş.

Bu ne demek? Bu şu demek sayın okur, siz her şeyi "doğru" da yapsanız, ne bileyim, her şey "olması gerektiği gibi" de olsa, bir şey olacaksa oluyor - olmayacaksa olmuyor. Sanırım buna en güzel tabir "doğru yer, doğru zaman" olayı. Bir yaratıcı olduğuna inanıyorsanız buna yorun, isterseniz doğaya yorun, ama kesinlikle her şeyin bir zamanı var. Zayıf bir örnek ama, bazen ömrü boyunca alkol almış bir adam 90 yaşında turp gibiyken, tek sigara içmemiş adam akciğer kanseri oluyor, gibi. Kötü insanlara şans gülerken, iyi yüreklilerin sürünmesi, gibi. Her şey tam zamanıyken, bir işin olmaması veya ortam "çok saçmayken" o işin pıt diye oluvermesi gibi. Sadece elden gelenin en iyisini yapmalı, gerisini evrene bırakmalı. Zira her şeyin bir yolu yordamı, zamanı var imiş.


7. Abuk subuk şeyleri kafanı takıp durma, başka işin mi yok?

Veee çok tatlı bir ders geliyor. Ya olm deli misin? Ergenlik diye bir şeyin neden olduğunu çözdüm, adamların o yaşta takacak derdi tasası olmadığı için zır zır her şeye mıymıntılanıyor (oy), sen koy onu hayat telaşına, görsün dünya kaç bucak sonra bakalım kolay kolay can sıkacak mı... Bir sakin olun, bir her şeyi panikle karşılamayın, her şey insanlar için zira, nefes alın bir. Ne olur en çok yahu? Evet söylemesi kolay, yapması da kolay bakma, yap olsun, kır duvarları, oldurt gitsin, uzun ettin şemsettin! Olmuşsa olmuş, neyse ne, işine baksana ya, allaşkına sayın okur, üç günlük dünyada abidik gubidik şeyleri takmayın hiç. Ne insanları, ne olayları. Zaten insanları takacak olunca 2. maddeye geri dönün, orada sorununuzun sebebi var. 

Evet, sanırım şu an yazacaklarım bunlar. Bu 7 maddeyi toplarsak sonuç olarak 23. yaşın dersi ne olur totalde? 

Bakınız şu olur:

Sallaaaa...

*




6 Ekim 2015 Salı

"Zor Şeyleri" Konuşmak

Çoğu zaman kaçıyoruz korkularımızdan.

Yüzleşmeyi erteliyoruz, olabildiği kadar uzaklaşmaya gayret ediyoruz, gittiği yere kadar kaçmaya çalışıyoruz çoğu kez. Oysa çok kolay bir yolu var şu korkulardan kurtulmanın.

Onları "korku" olarak görüp, bu gücü onların eline vermemek. Üstüne gide gide konuşmak, gözünün içine içine bakmak, en zor ihtimalleri de hesaba katmak, yokmuş gibi davranmamak ve fazla büyütmemek şu korku denen şeyleri... 

"Zihnin hikayelerle dolu." en sevdiğim laflardan biri... Aynen öyle, korkularımız da birer hikaye; bakış açısının getirdiği, belki hiç gerçekleşmeyecek olan kötü ihtimallerde kendimizi boğmamız sonucu bize miras kalan birer tortu hepsi. Sık sık sormalı kendimize şu meşhur Melerence sorusunu "Yahu, en kötü ne olur?", hayatı fazla ciddiye aldığımız bir gerçek zira. En kötüsü bile o kadar kötü değil inanın, insan her şeye alışıyor. Tüm bu korkular, endişelerle "şimdi" kaçıp gidiyor ellerimizden bir anda. Hayatı doya doya yaşamak için, bir anı bile kaçırmamak için, korkularınıza dikin gözünüzü bakın cesaretle, Osho'nun dediği gibi, siz baktıkça onlara, birer kar tanesi gibi erimeye başladıklarını görecek, birden yok oluşlarını izleyeceksiniz o korkuların. 


Tüm bunlara paralel, en sevdiğim şeylerden biri, ruhu bir anda özgürleştiren şeylerden biri "zor şeyleri konuşmak". 

Ayrılık mı var? O ana kadar hiçbir şey yokmuş gibi yapıp o an kopmaktan, dağılmış biçimde ayrılmaktansa, oturup konuşmalı. "Çok zor olacak, ağlamaktan gebereceğiz." denmeli. "Haberin olsun, ilk bir sene çok zor olacak, belki krizlere gireceğiz özlemden, bunu şimdiden bilip benimsiyorum." demeli. O zaman göreceksiniz ki, o ayrılık anı çok daha farkındalık dolu ve dingin geçecek. Bu kadar basit aslında bu iş.

Ölüm mü var? Konuşmalı. "Bak, ben de her insan gibi aniden ölebilirim, bunun yaşla ilgisi yok. Ben ölürsem hayatında şunları şunları yapmanı istiyorum, siyah valizi sen alırsın, bilgisayarımı satmayın, telefon annemde kalsın, isterse hattı kapattırabilir. A bu arada, beni İzmir'e gömün, valla öyle bir sistem varsa acayip mutlu olurdum." diyebilmeli. Karşındaki insan seni başını sallaya sallaya, hatta not ala ala dinleyebilmeli. Sonra bir gün ölüm gerçekten ani gelirse, siz birbirinizde hesabı kapatmış olur, geriye buruk da olsa dudağının kenarından gülümseyen birini bırakırsınız. 

Korkularınızı saklamayın. Onları konuşmak, üstüne üstüne gitmek, "Korkmuyorum senden aciz korku, beni ele geçiremeyeceksin, eriteceğim seni gözüne bakarak." diyebilmek, ruhunuzu özgürleştirmek, fani insan doğasından sıyrılmak için yapılabilecek en güzel şeylerden biri.

Zor şeyler, konuştukça kolaylaşıyor sayın okur. Konuşunuz, hislerinize, korkularınıza dokununuz. Zira en çok onların, korkuların ihtiyacı var şefkate.

Sevgilerle,

Melis



4 Ekim 2015 Pazar

Yunan Simidi "Koulouri" ve "Peinirli"

Yunanistan sokaklarında satış platformları bizden farklı da olsa, birçok simitçi görmek mümkün. Farklı olan, simitlerinin yapısı esasen. Bu alt kısımda yine daha "ton ton" simitler görüyorsunuz ama, sokaklarda satılan simitler genelde oldukça geniş ve ince oluyor. Simidin Yunancası'na gelirsek, "koulouri (κουλούρι)" yazılır, "kuluri" okunur efendim. :) Oldukça geleneksel bir tat olarak görülür Yunanistan'da.

29 Eylül 2015 Salı

Selanik: Kapani Çarşısı

Selanik'teki olmazsa olmaz adreslerimizden biri de Kapani Çarşısı.

Yıllar önce bu çarşıya ilk gelişimde kendimi Tahta Kale'den Mısır Çarşısı'na uzanır gibi hissetmiştim, Selanik'in içindeki küçük İstanbul gibi geliyor bana burası. Ne satılır Kapani'de derseniz, her şey derim. Şarküteriden tutun baharatlara, demet demet aromatik otlara, taze balıklara, çantadan ayakkabıya, kutu kutu baklavaya cezveye kadar hemen her şey...

28 Eylül 2015 Pazartesi

Önce kahve, sonra 5 dikiş!

Evet, bugün hayatımın en enteresan ve alem günlerinden birini geçirdim sanırım.

Öğlenleri işten çıkınca çok acıkmamışsam, bir şey yemek yerine yürüyorum Cihangir'e doğru. Hoşuma gidiyor semt olarak, tam merkezi hariç huzurlu geliyor ruhuma. Yürümek de iyi geliyor, şöyle bir kendime geliyorum günün devamı için... Derken, bugün yine Cihangir'e uzandım, mutlu mutlu yürüdüm. Hava da kapalıydı İstanbul'da, yaşlanıyor olacağım ki huzur veriyordu bana bu Hollanda havası. Brew Lab Cihangir'de yumuşacık bir kahve içtim sonra, bolca yazdım, yağmuru ve çalan hoş müzikleri dinledim. Gerçekten ruhum dinlendi bir saat içinde, mutlaka tekrar gideceğim de bir yer... Derken,

Saat geldi, ajansa doğru yola koyuldum. Kalktıktan 2 dakika sonra falan, neden bilmiyorum, yolun kenarındaki elektrik kutusu gibi bir demir kutuya çarptım kolumun üst kısmını. Artık virajı mı alamadım, ağzım açık mı yürüyordum bilmiyorum, baya geçiriverdim kolumu köşeye. 

Neyse efendiim, ilk 1-2 dakika baya acıdı, bir de düz yolda yürüyemeyen kız olarak bir an önce sokaktan kaçmaya çalışıyordum o esnada tabii. Biraz ileride ay bir kolumu ovuşturayım dedim, baktım gömlek yırtılmış. Daha dikkatli baktım kan var. E biraz daha dikkatli baktım baya kolum yarılmış diyeyim. :)) Yani ilk 2 dakikadan sonra o kadar "acımıyordu" ki, öyle bir yara görmeyi hiç beklemiyordum. Açıkçası o andan beri de sızı dışında hiç ağrımadı. Neyse, koluma bir on dakika baktım herhalde sırıtarak "Yahu ne alaka şimdi, acımıyor ki?" diye. Sonra ajansa haber verip hastaneye geçtim. Dikiş atılacağı barizdi zaten, baya açılmıştı yara çünkü. 

Sonra pek kibar bir doktor amca sağolsun ayaküstü 5 dikiş attı. Ben hala şoktayım ne oldu, ne ara 5 dikişlik yaram oldu, hala acımıyor diye. :)) Aman acımasın tabii de... Bu arada ilaçlar, iki hafta boyunca her gün hastaneye gidip pansuman yaptırmaca ve tetanos aşısı da cabası. Gerçi iyi oldu tetanos olduğum bu vesileyle ama, düz yolda yürüme dersleri almaya karar verdim sonuç olarak.

Hayatımda sadece 8-9 yaşında atılmış bir dikişim vardı, ikincisi de böyle olacakmış demek ki. :) Siz siz olun bastığınız, geçtiğiniz yere dikkat edin, zira görünen o ki 2 saniyelik dikkatsizlik 5 dikişten başlıyor.

*




26 Eylül 2015 Cumartesi

Selanik'te Geleneksel Girit Ürünleri

Girit'in doğası, müzikleri, delikanlıları, manileri gibi, elbette mutfağı da pek meşhur. Tüm bunlardandır ki, "Yunanistan içinde ayrı bir ülkedir Girit." derler. İnsanları pek cana yakındır, daha köylü damarı olan bir halktır, pek içtendir kültürleri. Bir de dünyanın en güzel coğrafi konumlarından birinde yer alınca, mutfağının da cennetten çıkma olmasına şaşırmıyor insan. İşte tüm bu sebeplerin bir araya gelmesinden herhalde, Girit'e karşı sevgim büyük.

Geçtiğimiz günlerde Selanik sokaklarında yürürken rastladığım bu geleneksel Girit ürünleri satan, kasada duran adamın bile klasik Giritli tipli - aksanlı bir adam olduğu, bu minik dükkanı yazmak istiyorum bugün. Neler varmış, ne kadarmış, biz neler almışız bir bakalım...

9 Eylül 2015 Çarşamba

"Bir gün tekrar buluşacağız, ve..."

Tasos Leivatidis, pek meşhur Yunan şairlerden biri.

Birkaç gündür devamlı şiirlerini okuyorum. Duyguları somutlaştırma, betimleme yetisi o kadar etkiliyor ki beni... Yunanca zaten çok güzel bir dil, bir de bu kadar anlamlı - derin sözlerle ifade edilince yaşam, ürpermemek mümkün olmuyor. Sırf şarkıları, şiirleri anlamak için dahi bu lisan öğrenilirdi sanırım... 

Bugün size bahsetmek istediğim değerli şair, Tasos Leivatidis, 1922 yılında Atina'da doğdu ve 1988 yılında yine Atina'da dünya yaşamından ayrıldı. Zamanında politik görüşleri ve eserleri nedeniyle sürgünler yaşamış; bunun yanında yaşama ve aşka dair de müthiş eserler bırakmış dünyaya. Öyle güzel, derin bir ruhu var ki, bazı mısralarını okuduktan sonra sesli olarak "Oha yaa..." oluyor ağzımdan tek çıkan. Dilerseniz sevdiğim bir şiirinden birkaç mısra çevireyim şimdi...

Soldaki görselde diyor ki...

"Bir gün tekrar buluşacağız. Ve o zaman tüm akşamlar ve tüm şarkılar bizim olacak..."

... ve aynı şiir şunları söylüyor:

"Sen bana gülümserken sevgilim, dünyada her şey olabilirdi artık. 

Sen daha hayatıma girmeden önce dahi, hayallerimin içinde ne çok yaşamıştın... 

Senin yanındaki en küçük anımda, bütün bir ömrümü yaşadım...

İsmini bağırmak isterdim sevgilim, var olan tüm gücümle... O kadar güçlü bağırayım ki, dünyada hiçbir rüya uyuyamasın bir daha ve hiçbir umut ölemesin.

Allah'ım, ne kadar güzeldin, eski bir Noel gecesinde ışıl ışıl parlayan bir ağaç gibi... 

Seni tanımadan önce de yaşadığım için, affet beni sevgilim...

Artık gülüşünü yansıtmadığı için, gözlerimden nefret eder oldum...


Seni ağlayan bir kör gibi dinlerim, büyük bir kutlamanın uzaktan gelen uğultusunu duyarak...

Seni, cayır cayır yanan bir evde, kapı kolunu arayan bir kör gibi arıyorum...

Sen doğ diye, böylece ben seninle buluşabileyim diye yaratıldı bu dünya!

Sense sevgilim, beni kovarken, kapının dışında acıya bulanmış bir dünyaya kapatıyorsun. 

Ve eğer biri diğeri için ölmüyorsa bu dünyada, zaten ölüyüz demektir...


Eğer kapının önünde ölü bir adam bulurlarsa bir gün,

Bilesin ki, senin için hayaller kuran öpücüğün bıçaklarında katledilmiştir o,

Bas geç üstüme,

En azından bana dokunmuş olmanın mutluluğunu yaşayayım..."

*

İnsan diyorum, çeviri yaparken ne kadar ürperebilir? Birkaç mısra çevireyim dedim başlarken ama, şiirin büyük bölümü burada... 

Sevgiler




8 Eylül 2015 Salı

Kazantzakis'ten "Hayatın Özü"

"Είδα κάποτε μια μέλισσα πνιγμένη μέσα στο μέλι... και κατάλαβα." (İda kapote mia melisa pnigmeni mesa sto meli... ke katalava.) demiş, meşhur Yunan yazar & şair Nikos Kazantzakis.* 

Yani...

"Bir gün, balın içinde boğulmuş bir arı gördüm... ve anladım."

Ne çok ürpertti beni bu laf, ne güzel bir tespittir bu. Bir o kadar da zor, acı bir tespit elbet. Hayatın özünde, yaptığımız şey bu değil mi aslında? Bize verilen, lütfedilen o güzel nimetler, bizi bizden etmiyor mu çoğu zaman... Son zamanlarda daha çok düşünür oldum hayat için. Arada bir paylaşırım, birkaç Yunan şairin çok güzel çıkarımlarını okuyorum iki gündür, hayatı anlamaya yardımcı... Günün sözü bu olsun.


*Yunanca'da "tz" harleri birleşince, tiz bir "c" sesi verir. Yani sanatçının ismi "Kazancakis" olarak okunur.

6 Eylül 2015 Pazar

Halkidiki, Bahia Beach


Bu yılın ilk Halkidiki yazısı gelsin öyleyse! Amaa önce Yunanca üzerinden küçük bir bilgi verelim.

Vasiyetinizi "hala" yazmadınız mı?

Size söyleyecek, hatırlatacak önemli bir şey var aklımda. Ama önce kısa bir giriş yapalım nedeni için...

Son zamanlarda, sayın okur, en çok düşündüğüm ve inandığım şeylerden biri şu: Hayat mantıkla, hesaplarla yürümüyor, zira "olması gereken" diye bir şey yok; sadece "olanlar, olacaklar" var. Kısacası, gerçekten her şey olacağına varıyor. Bazen hesabınızı "tam" yaptığınız halde, bir el sizi tutup hop bambaşka bir yere bırakıveriyor yaşamda. Üstelik, her şey çok ama çok hızlı değişiyor... En aşağıdan tepeye çıkmak da, tepeden yere inmekte birkaç saniyeye bakıyor sadece; "her şeyi doğru yaptığınız" halde hem de.

Üniversite ikide sanırım, bir gece çok geç yatıp çok erken kalkmıştım. Diğer sabah, artık hayatım boyunca benimle olacak göz çukurlarımı farkettim. Başka bir sabah, artık gülünce sol yanağımda çıkan çizgiye odaklandım ilk kez; oysa bir gece önce bunların hiçbiri yoktu. 

Dedem birkaç ay önce, yaşlılık hastalık derken tek taraflı felç geçirdi. Şimdi birçok yetisi geri geliyor, ama genelde yatakta ve çok kısık sesle konuşabiliyor. Sadece birkaç ay önceki fotoğraflara bakıyorum, dev gibi bir adam. Sesini az biraz unutmaya başladım desem inanır mısınız? Cüzdanımda anneannemle öyle dimdik duran fotoğrafları var, ama artık "yok" bu duruş. Anlıyor musunuz? Bir gecede oldu her şey. Yavaş yavaş yeri gelen her yetisi için çok şükür tabii, o ayrı bir başlık.

Okulun ilk yıllarında reklam ajansında çalışmak için ölüyordum; zordur buralara "kapağı atmak", hele benim gibi tanıdığı olmayan - tanıdık istemeyen insanlar için daha zordur. Çok ittirmedim o zamanlar, şans da gelmedi, hep PR ajansları çıktı karşıma. Artık PR'a iyice alışmışken, reklam ajansı istemezken okul bitti. "Öylesine" gittiğim bir görüşme sonucu dünyanın en iyi reklam ajanslarından birinin İstanbul ayağında çalışmaya başladım. Len 4 yıldır neredeydin? Oluyormuş dedim, bakmayın, alıştım gitti bile.


"İlerlemeye devam et, ihtiyacın olan her şey sana en mükemmel
zamanda gelecek."
Geçen aylarda ölümler doğuran çirkin bir olay olmuştu, bunun üzerine her gün kullandığım metro-metrobüs hatlarına bomba alarmı verdiler. Ki benim iş yerim Taksim'de, işten çıkış saatim en kalabalık saatler. Metroya girince milletin elindeki çantalara, tiplerine, tedirgin mi değil mi ona bakmaya başlamıştım, ne yapacaksam sanki... O zaman daha çok dank etti kafama bu başlıktaki konu.

Sonra, doktor bir akrabamla konuşurken anlatmıştı, kendini başından vuran bir adam ölmemişti, üstelik hastaneye yürüyerek gelmişti. Dizinden vurulan bir diğer adam, kurşunun vücudunda hareket edip beynine saplanmasından dolayı kısa süre içinde hayatını kaybetmişti. 

Kısacası değerli okur, öldürmeyen Allah'ın öldürmediği gibi, öldüren Allah da öldürüyor. Elbet kendine dikkat etmeli insan, ama ben çok inanıyorum artık "ölmenin de, olmanın da" bir zamanı olduğuna. Ben, bizi bekleyen bir plan olduğuna ve hızla oraya doğru çekildiğimize çok inanıyorum.

Bu nedenle, hala her birimize hayal gibi de gelse, baya baya öleceğimizi hatırlatmak istedim. Nasıl eşleri tarafından aldatılan hemen herkes "Ay bunu ondan hiç beklemezdim." diyorsa, ölümden sonra konuşabilsek "Ay öldüm mü resmen, ölümü şimdi hiç beklemezdim." derdik herhalde; ani ve şaşırtıcı geliyor. 

Bana kalırsa, öleceğini bilmek bir ayrıcalık. Az da olsa zamanın olur, "son ayarlamaları" yapar, son sözlerini, duygularını söylersin. Haydi sen gidiyorsun da, arkada kalanları teselli edersin en azından. Ölümün her türlüsü erken ve zor, ama ani olmamasını tercih ederdim. Velhasıl, bunu bilemediğimiz için sormak istiyordum, hala vasiyetinizi yazmadınız mı?


"Başka biri, senin sahip olduğundan çok daha azıyla mutlu."
Bu bilindik bir kelime olduğu için tercih ediyorum, illa "bir şey bırakmanıza" gerek yok geride kalacaklara. Ama şöyle, uzunca, tüm hislerinizi içeren bir yazı, bir video, bir "son sohbet" bırakmak istemez miydiniz geride kalanlara? Hele ki ani bir ölümde, çok iyi olabilirdi "kalanlar" için. Bu konuları tabu olmaktan çıkarmak lazım zira, gerçeğin tabusu mu olur? Böyle işte bu iş.

Bana kalırsa, kimsenin siz hayattayken ulaşamayacağı bir yere saklayın vasiyetinizi yazıp. Çok güvendiğiniz, bunu önceden okumayacağını bildiğiniz birine yerini söylemek de iyi bir fikir olabilir. Ben anneme söyledim. Kadıncağızın da benim gibi bir kızı var, ne yapsın. :) Onu da darlıyorum "Yazsana sen de kızııım!" diye, ay Melis git Allah aşkına deyip duruyor ama yakında yazdıracağım. :)) Yahu gerilmeyin bu konulardan, korkuyu alt edecek en önemli şey üstüne gitmek, bas bas bağırmak: "Korkmuyorum senden be!"

*

İşin özü dostlar, bana kalırsa, bir an önce yazın son sözlerinizi. İnsanlardan beklentilerinizi, dilerim "mutlu bir hayat yaşadığınızı", dileklerinizi. Zira, gerçekten ne zaman dünyadan ayrılacağımızı bilmek mümkün değil, ve evet, bu her an olabilir. Herkese "yaşlanınca ölürüm bence, daha vakit var canım" gibi geliyor ama, hayat işte. Yazı öncesinde sakinleşip, yalnız ve huzurlu kalacağınız bir ortam bulup, biraz düşünüp, alın kalemi elinize. Korkmadan, üstüne gide gide, korkuyu uyuz ede ede, sevdiklerinize bu iyiliği yapın derim.

Kurşun kalemle yazsanız daha iyi olur; dedem konuşabiliyorken, "Tükenmez kalemin mürekkebi yıllar içinde uçuyor, yazılar siliniyor. Bak, yazdığım şiirler uçmuş gitmiş defterin içinden, sen kurşun kalem kullan hep." diye öğütlemişti.

İşte böyle sayın okur... 
"Şeyler", biz anlam yüklediğimiz kadar. 
Hayata ve "şeylere" güzel anlamlar yüklemenizi, hayatı pek de abartmamanızı dilerim. Yaşıyorsanız, zaten özenle seçilmişsiniz demektir... 

Melis