23 Kasım 2013 Cumartesi

Eğer...

Aradığım bir film vardı. Buldum, izlemeye başladım.

Yaklaşık dokuz dakika sonra film takıldı, yeniledim, baştan açtım, olmadı. Başka siteden buldum, o hiç açılmadı. Ardından yapılan son yorumların göründüğü kısımda bir yorum dikkatimi çekti, hangi filmmiş bu diye tıkladım.

Haydi bir de buradan yak... Film Yunan filmi çıktı. Üstelik alt yazılı, Yunanca izlemek de mümkün olacak, elektriğimiz fazlasıyla tuttu, izlemeye başladım.


Nasıl anlatsam... Hayatımızda "eğer" öyle yapsaydık veya "eğer" öyle yapmasaydık neler olabilirdi, doğru zamanda doğru yerde olduğumuzda neler olabilir, mükemmel bir senaryo ile işlenmiş, Yunan Sineması'na saygımı arttıran bir filmdi. Atina'da Plaka'nın eski sokaklarında geçen, insanların ve kültürün benzerliği, huzur veren müzikler, sürprizler (çok fazla sürpriz), oyuncuların şahaneliği, gerçekten izleyene farkındalık veren nadir filmlerden biriydi. İşin ilginci, bir diğer çok sevdiğim film Theodoros Angelopoulos'un Sonsuzluk ve Bir Gün (Μια Aιωνιότητα Kαι Mια Mέρα)'üydü, o da Yunan Sineması'ndan... Ne diyeyim, bravo.

Film bitti; aklımda bir düşünce, yüzümde bir gülümseme... Eğer o ilk film takılmasaydı...


*

16 Kasım 2013 Cumartesi

Kar

Alt satırları okumaya niyetliyseniz, Schubert'e müsade ediniz...


*

Ünlü olan kitapları, ünlü olan şarkıları, moda olan herhangi bir şeyi hayatıma kabul etmem pek mümkün olmuyor. Misal, hiç Elif Şafak okumadım. Nispeten dünyada tanınan bir yazar esasen, okumak lazım; fakat elden ele gezen bir pembe kapaklı kitap söz konusu iken, o hikayeyi "senin" hissetmek oldukça zor hale geliyor. Ve hatta, yazara karşı bir antipati bile yaratabiliyor.

Ne mutlu ki, saygıya layık kalemine, Nobel'ine, tüm dünyada da oldukça tanınan bir yazar olmasına rağmen, Orhan Pamuk hiçbir zaman "piyasa yazarı" olmadı. Belki ilişkiler, aşk vb. konularından ziyade, nispeten daha ağır konular üzerinde durduğu; belki ortalıkta pek fazla görünmediği için. Ama kesinlikle, "iyi ki".

Kar'ı okuyorum şu sıralar; Orhan Pamuk'un Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldüğü eser. 

Açıkçası romanlarla aram çok iyi değildir, bir kitapçıya gittiğim zaman daha çok net olarak bir şeyler öğrenebileceğimi öngördüğüm kitaplara yönelir, sanki onlarla vaktimi daha iyi kullanıyorum gibi hissederim. Lakin bu his, Orhan Pamuk ile değişiyor her seferinde. Her şeyden önce, derin araştırmalar ile, ülke ülke gezip, kütüphanelerden, mekanlardan bilgi toplayarak yazar -ki, eserlerini okurken net biçimde hissedilir bu "zahmetin" farkı. Bir de, belki de en çok sevdiğim şey onda, verdiği "Ben bunu yaşamıştım bir zaman, ama kelimeler ile anlatılabilir olduğunu hiç tahmin etmezdim." hissi.

Bazen öyle betimlemeler yapıyor ki, daha önce aklınızda olmayan bir yere gidiveriyorsunuz aniden; Orhan Pamuk seçiyor o yeri, tutup götürüyor insanı. Soğuğu hissediyorsun, zamanın duruşunu hissediyorsun. 

Şu satırları okuyunca, siz de pencerenizden sükunetle yağan kara vuran sokak lambasına bakarken, evinizde olduğunuz için güvende hissettiğiniz huzurlu bir üşüme duymuyor musunuz?

"Kar büyük, göz doyuran tanelerle ağır ağır yağıyordu. Yavaşlığında, doluluğunda ve şehrin neresinden geldiği belli olmayan mavimsi bir ışıkta iyice belirginleşen beyazlığında insana huzur ve güven veren güçlü bir yan, Ka'yı hayran bırakan bir zarafet vardı. Çocukluğunun karlı akşamlarını hatırladı Ka, İstanbul'da da bir zamanlar kar ve fırtınadan elektrikler kesilir, evde Ka'nın çocuk yüreğini hızlandıran korkulu fısıldaşmalar, "Allah korusun!"lu temenniler duyulur, Ka bir ailesi olduğu için mutluluk duyardı. Karın altında zorlukla ilerleyen bir at arabasının atlarını hüzünle seyretti: Karanlıkta ancak hayvanların başlarını gergin bir şekilde sağa sola sallayışlarını seçebiliyordu."

*

"This is Evreka" Yayında

Geçen yıl, reklam dersinde bir ajans kurmamız, kurduğumuz ajansın kimliğini belirleyerek "broşür" niteliğinde bir çalışma hazırlayıp, seçtiğimiz ürün için etraflı bir reklam kampanyası yapmamız istendi, -ki okulun başından beri beklediğim bir çalışmaydı.

Ne mutlu ki çok keyifli, kuvvetli eleştiren hocamızdan neredeyse hiç negatif eleştiri almadan ve hatta övgü ile projeyi hazırlayıp sunduk.

Ajansımızın ismini "Evreka" olarak belirlemiştik ki, kökeni Eski Yunan'a dayanan bu kelime, kanımca, bir reklam ajansı için şahaneydi. Çünkü, "bir fikrin akla geldiği, o "trink!" sesinin zihinde yankılandığı ilk anı" temsil ediyor. Derken, projenin ardından, her şey - herkesin içine o kadar sinmişti ki, biz bu "markadan" hiç kopmadık. Yaptığımız diğer her kreatif işte, esprilerimizde, aramızda Evreka yaşamaya devam etti.

Kısa zaman önce ise, bir süredir planlamakta olduğumuz This is Evreka ismindeki reklam, kültür ve sanat bloğumuzu yayına aldık. Yazarlarımız şu an Evreka mensuplarınca sınırlı, ileride ne olur bilinmez; lakin çook keyif alarak yaptığımız bir iş oldu. Her şeye rastlayabileceğiniz, matrak, herkesin bir şeyler alabileceği bir temel üzerinde, yola çıktık bakalım. :)


Evreka'nın bloğuna buradan ulaşabilirsiniz.

Bir de Twitter sayfamız var ki, şuraya klik yapmanız yeterli.


PS. thisisevreka@hotmail.com'dan ulaşmak pek mümkün.


Sevgi ve selamlar,

Melis


12 Kasım 2013 Salı

Farkında mıyım?

Ne mühim soru. 

Farkında mıyım, yaşamın? 

Ya ölümün?

Farkında mıyım, yarına uyanırsam, bunun bir lütuf olduğunun?

Farkında mıyım, tahmin edemeyeceğim kadar çok şeyin benim elimde olduğunun?

Farkında mısın?

Sonunu bilemediğimiz, biricik bir ömür var elimizde. O kadar çabalıyorum ki klasik laflar etmemek için. Bu konuya dikkatinizi istiyorum, kaçıp gitmeyin diye çabam. Biliyorum, bu aralar sık yazmaya başladım ölüm üzerine. Fakat ölüm üzerine yazmak, aslında "yaşam üzerine" yazmak, değil mi? Aşağı yukarı da aynı şey belki.

Ben, ciddi anlamda, herkesin "en az bir şeyi iyi yapacak" şekilde, "bir şey için" yaratılmış olduğuna inanıyorum. Bir çocuk, daha iki yaşındayken, ruhuna konulan kişiliği belli etmeye başlıyor. Kimi zaman çok "düzgün" ailelerden, çok "fena" bir çocuk çıkıyor; çok "fena" ailelerden, "çiçek gibi" evlatlar yetişebiliyor. Tüm bunların kilit noktasının, bedene yerleştirilen ruh olduğuna, bazı şeylere müdahale edemediğimize inanıyorum. Dolayısıyla, her insanın, oturup, kendiyle bir dertleşip, tüm endişelerden, tüm acabalardan, tüm korkulardan sıyrılıp "aslında kim olmak istediğini" bulabileceğine inanıyorum.


 Ben çocukken, kendimi hep toplantılara giden, konuşan, sunum yapan biri olarak hayal ederdim iş hayatımda. Ne mutlu ki lisede sayısal okumama rağmen, toplarlayabilmişim cesaretimi, her şeyi sıfırdan alıp girebilmişim İletişim Fakültesi'ne. Ruhumda olmadıktan sonra, onun için yaratılmadıktan sonra doktor olsam kaç yazar? Mevki, para, fanilik aşığı bir toplumun sürüklemesiyle, istemediğim bir hayat yaşayıp "saygın ve zengin" olsam; ruhum aç, ruhsal mevkim yerlerde olduktan sonra kaç yazar?

Bizi yakan en büyük yanlışımız ertelemek şu hayatta. İnsan kendine verdiği sözleri tutmayınca birkaç defa, "Yapacağım." deyip yapmayınca, bir süre sonra kendine olan inancını kaybediyor ki, en fenası bu. 

İçimden konuşsam ruhumla, "Yaparım birazdan." desem. Yine aynı ses, benim sesim, bana cevap verse: "Bırak şimdi. Yapmayacağını biliyorsun." Daha fena ne var benliğimiz için, kendimize güvenmedikten sonra... 

Herkesi boşverin de, insan en çok kendine verdiği sözleri tutmalı. Sahip olduğumuz tek zaman şimdi. Az çok kontrol edebildiğimiz tek zaman, şu an. Şimdi, tam zamanı her şeyin.

Okuduğum bir kitap, ne güzel, ne basit anlatıyordu mevzuyu. 

Ne olmak, nerede olmak, kim olmak istiyorsunuz? Bu istediklerinizi olabilmek için ne yapmalısınız, neye sahip olmalısınız? Yapın. Adım adım, yürümeye başlayın, gidin ve olun.

Bahaneler, dünya yaşamının en zararlı ürünlerinden hakikaten. Yürürken müziği duymak, çalışmanın, başarmanın müthiş mutluluğunu yaşamak varken, neden kaybetmeyi seçiyoruz? Ardından kaderi suçlayarak rahatlıyor ruhlarımız. Bu tamamen "farkında olmak ya da olmamak" mevzusu sanıyorum. Oysa ne kolay mutluluğu bulmak. Küçücük bir çocuğun kirpiklerinde saklı duruyor mutluluk, tahtalarda, yeşilde, ağaçlarda, sevmekte, fedakarlıkta, kokularda, bisikletlerde, izlemekte...


Çok sevdiğim bir laf var, anımsamalı sık sık;

"Bugün, şu an yaptıklarınıza bir bakın; hayalini kurduğunuz geleceğe, olmak istediklerinize benziyor mu?"

Cevap hayırsa, sadece üşenmek gibi aciz bir nedenden kaynaklanacak olası pişmanlıklar yaşamamak için, kalkın yerinizden. O kadar büyük bir enerji ve güç taşıyoruz ki içimizde... Her birimizin bu enerjiyi sonuna kadar değerlendirebilmesini dilerim, hayat gerçekten çok kısa. 

Ve çok güzel.

Sevgiyle.