28 Nisan 2015 Salı

Progeria Hastası Sam'den Mutluluk Tavsiyeleri

TED Talks ile eğitim için Hollanda’dayken tanıştım. Bir derste, tüylerimi diken diken eden Nijeryalı güçlü bir kadının yaptığı bir konuşmayı dinledikten sonra, TED’deki konuşmaların hemen hepsini dinlemeye başladım. 
Son zamanlarda ise beni en çok etkileyen ve kendi hayatıma, ruhuma tekrar bakmamı sağlayan bir konuşmaya rastladım, sizlerle de paylaşmak istiyorum; zira nefes alan her insanoğlunun izlemesi gereken bir konuşma, daha da önemlisi “anlaması gereken” bir hayat.
Sam Berns, 23 Ekim 1996 doğumlu, inanılmaz güçlü bir genç adam. Fakat laf olsun diye söylemiyorum bunu; alt kısımdaki videoyu izlediğinizde, birçok “sağlıklı” insandan çok daha güçlü, kendinden emin, küçük yaşında rağmen büyük fikirleri olan bir adam olduğunu göreceksiniz… Sam’in progeria isimli, dünyada sadece 250-300 çocukta olan, halk arasında “erken yaşlılık hastalığı” olarak bildiğimiz bir hastalığı var. 2 yaşındayken tanısı koyulan bu hastalığın ardından, doktorlar Sam için “13 yaşına kadar yaşar.” diyor, fakat Sam bu süreyi aşmak bir yana, hayali olan trompet çalmaktan progeriayı dünyaya tanıtmaya kadar birçok iş başarıyor. 
Sanırım şimdi tüm cümlelerimi -di’li geçmiş zaman yapmalıyım; çünkü Sam Berns, 10 Ocak 2014’te, 17 yaşındayken hayatını kaybetti. Geriye ise müthiş bir TED konuşması ve HBO Documentary – Life According to Sam isimli bir belgeselden çok daha fazlasını bıraktı. Konuşmasında ise ona acımanız için orada bulunmadığını, parti bulduğunuzda kaçırmamanız gerektiğini-konferanstan sonra okuldaki partide olacağını ve hayata dair mutluluk felsefesini anlatıyor. 

“Life According to Sam”e dair birkaç link:
http://lifeaccordingtosam.com/#/home/
https://vimeo.com/74468499
http://www.imdb.com/title/tt2558550/

İzlemeli: Once Upon A Time

Geçtiğimiz hafta, bir arkadaş tavsiyesiyle izlemeye başladığım bir dizi Once Upon a Time.
Doğrusu iki konuda tereddüt vardı içimde; birincisi, dizinin “Lost’un yapımcılarından” vurgusunun hafifçe gözümüze sokulması, ikincisi ise dizideki konunun biraz “kritik” olmasıydı. Fakat günde yaklaşık beş saat, art arda bölümleri izlememden anlaşılacak ki, memnuniyetle yanılmışım;karşımızda müthiş bir iş var.


Öncelikle, şöyle genel bir bahsedersek, aklınıza gelen tüm masal kahramanlarının olduğu bir dizi bu. Pamuk Prenses’e zehirli elmayı veren kötü kraliçenin, gelişen olayların ardından bu sihirli dünya halkına bir lanet uygulayarak herkesi ” bizim dünyaya” göndermesi ve eski hayatlarını unutturmasıyla başlıyor hikaye. Bu kısımda ister istemez konu bana biraz“şebelek” geldiği için tereddüt etmiştim ama, ikinci bölümden itibaren inanılmaz bir akıcılığa ulaştı bu ince zeka ürünü iş. Bunu söylememin en büyük nedeni, bu dizide tüm tanıdığınız masal kahramanlarının birbirleriyle olan ilişkilerini, geçmişlerini, örneğin kötü kraliçenin başına ne gelip de kötü bir insana dönüştüğünü, Pamuk Prenses’in her zaman o kadar da sevimli olmadığını, Kraliçe’nin neden Pamuk Prenses’ten böylesine nefret ettiğini, Hansel ve Gretel’in neden o şekerden eve girdiklerini ve tüm bunların birleşimini keyifle izleyeceksiniz. Kendinizi bazı bölümlerde Pamuk Prenses’e sinirlenip, Kötü Kraliçe’ye üzülürken bulmanız an meselesi!
Dünyada, sihrin unutulduğu, tüm masal kahramanlarının “normal birer insan” olduğu düzende, teknik olarak Pamuk Prenses’in torunu olan küçük Henry tarafından bu hikayenin aydınlatılışını, senaryodaki adeta ince ince işlenmiş müthiş ilişki düzenini, zekayı, heyecanı, sıkça güldüren bir karışımda bulmak için, Once Upon A Time şiddetle tavsiye.
Şimdiden iyi seyirler!
Bu yazım 28.04.15 tarihinde Evreka Blog'da yayımlandı, buraya bir klik.

22 Nisan 2015 Çarşamba

"Evin kızını" rahat bırakın!

Yıl milattan önce bir çift sayı, malum sahne şu: Yakışıklı mağara adamı, avlanmak üzere esas kadın ile vedalaşır, kadın mağarada bekler, küçük mağara bebelerine bakar, bulduklarıyla yemek yapar ki ölmesinler. Daha önce yemek yemeyenler ölmüş demek ki, bakmışlar ki yemek yemeyen küçülüp küçülüp hareket etmiyor-yok olmaya başlıyor hani, böyle bir dürtüleri gelişmiş zamanla. Derken, yaşamı daha ayrıntılı görme kabiliyeti olduğu için duygularıyla arası daha iyi olan kadın "hassas" olarak adlandırılıp, pata küte yaşayan-genelde yarını pek hesaba katmayan erkek kişisi "güçlü" olarak betimlenir. Bir de kadının çocuk doğurma yeteneği keşfedilince, madem bu senden çıktı, o zaman en çok sen ilgilenmelisin bu mağara bebeleriyle denir, kabaca bu tarz bir iş bölümü yapılır.


Geldik milattan sonraya; erkeğin rolü devam ediyor, diğer gorilimtrak erkeklerden korunması gereken "hassas kadın" evinde çocuklarına bakıyor, zaten mis gibi işte avlanmak yok, iş güç yok, takılıyor evde, yemek yapmaya tam gaz devam. Bu esnada kız çocukları varsa büyüyor, potansiyel anne malum, aynı işleri yapmaya devam ediyor annesiyle. Oğlan çocuğu ise potansiyel goril yine, aman erkek diyecektim; o da babasıyla aynı yolda ilerliyor. Yalnız şöyle bir ayrıntı var ki, erkek çocuğu hala çalışmazken-ufakken evdeki "kız işlerine" karışmamaya devam ediyor, terfi edip baba olmayı bekliyor malum.

Sonra yine yıllar geçiyor, bir de 2000ler gelince işler iyice değişiyor. Artık kadınlara verilen sen süs gibi evde otur, dışarıda pek takılma, bana bak, çocuk doğur, çok konuşmadan isteklerime odaklan; ben de sana yemek getireyim, buzdolabı alayım falan olayları işlememeye başlıyor. Dünya değişiyor, kadın silkinmeye, cesaretle kendine gelmeye, küllerinden doğmaya başlıyor. Erkek yaratılışında nadiren bulunan ayrıntıları görme, duygularla hareket etme özellikleri ona artılar sağlamaya, iş hayatında fırtınalar estirmesine yardımcı oluyor. Her şey güzel, yolunda derken, bir bakıyoruz, evdeki "kız işleri" hala kalmış "kız işleri". Kadın erkekten daha ağır bir işte de çalışıyor da olsa, yemeği yapmak için mutfağa giren yine kadın. O kadar milattan sonraya geldik, her şey değişti; fakat sistem aynı kaldı, kadın artık hakiki bir birey ama, yine evin kızı etiketi tam gaz. Artık kızlar anne olmak için değil, mutlu - başarılı bir birey olmak üzere yaşarken, kısacası diğer erkek çocuklarla eşitken, görev paylaşımından anlayışına kadar işler hala aynı.

Bir ailede iki tane 10 yaşında çocuk olsun; biri kız, biri erkek. Anne baba çalışıyor, yorgun geliyorlar, psikolojik mevkiiden değil ama duygusal bağlılıktan gelen bir güdü ile yemekleri çalışıp "yorulmayanlar" hazırlıyor. Sonra 10 yaşındaki erkek çocuğu yemeğini yiyip kalkıyor, 10 yaşındaki evin kızı masayı topluyor. E ama...

Hop ulan! Ben evin kızı değilim! 

Ben bireyim, ben iletişimciyim, seveceği işi yapacak, okuyacak, belki dünyayı değiştirecek, kendimi hazır hissedersem çocuk doğuracak, aile kuracak, duygusal ve fiziksel anlamda onlara arka çıkacak, dev gibi bir kadınım! Ben evin kızıysam, kardeşlerim de evin oğlu; bana "kız" olduğum için temizlik görevi yükleyemezsiniz, onlar milattan önce de kaldı canlarım. Kadınlar kendine geldi, artık ağzımız açık gezmiyoruz. İçimizdeki hazineyi farkettik, o düz pata küte akıllardan beş kat daha iyi bir sistem geliştirdik; artık avlanan sadece baba değil. Ben evin kızıysam, o evin oğlu, sen evin babasısın, sen evin annesisin, hepsi aynı hesap. 

Bu evin kızı yok mu, senin evin kızı değil misin, oğlum sen otur, kızım haydi masayı topla, oğlum ayağını çek ablan yeri süpürüyor; artık çocuklarınızı bunlarla zehirlemekten vazgeçin. Bir kız çocuğunun yaptığı her şey, sadece bir erkek olarak değil, bir birey-insan olarak erkek çocuklarının da öğrenmesi, yapması gereken bir şey ki, büyüdüklerinde eşlerine karşı sizin gibi öküz olmasınlar.

İşin özü, iyisi mi, siz "evin kızını" artık rahat bırakın!

Teşekkürler.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Deniz Börülcesi

Ben küçüktüm, İzmir'den İstanbul'a taşındığımız ilk günler... Annemle pazara gittik, deniz börülcesi satan bir adam bulduk. Annem ile aralarında şu diyalog geçti:


Annem: Ne kadar deniz börülcesi?
Satıcı: 1 lira abla.
Annem: 4 tanesi mi?
Satıcı: Abla siz nereden geldiniz?
Annem: ??!

18 Nisan 2015 Cumartesi

Insanın Yalnız Tarafı

Evinize davet ettiğiniz, onların evine gittiğiniz, yaşamınızı, sevinçler bir yana ama, problemlerinizi paylaştığınız kaç arkadaşınız var?

Ya sevgiliniz, eşiniz veya ruh eşiniz?

Benim bir elin parmaklarını geçmeyen arkadaşım var. Son zamanlarda içime yer eden bir cümleydi "İnsanlardan pek hoşlanmam.". Belki de bir frekans meselesi bu; sohbetse sohbet ama, hani hayatıma, evime gelecek seviyede yeni insanlar almaktan pek hoşlanmıyorum. Bunun yanında arkadaşlar bir yana dursun, bir sevdiğiniz olduğunda, öyle "gerçekten sevdiğiniz" ama; kötü günlerine, kilosuna, kırışıklıklarına göre değişmeyen, hatta tam aksi onun zayıflıklarını farkettikçe daha çok şefkat ve aşk beslediğiniz bir sevgi; işte insan her şeyini onunla paylaşmalıymış, paylaşmazsa hainlik edermiş gibi hissedebiliyor. Doğrusu hala bunun doğruluğu konusunda ne pozitif - ne negatif bir sonuca varamadım. Sadece bildiğim tek bir şey var ki; doğası gereği, insanın daima yalnız bir tarafı var.


Arkadaş ilişkisi veya duygusal bir ilişki; inanılmaz bağlı olun birinize, her şeyinizi konuşun, yargılamayın birbirinizi, veya yargılasanız da kolayca anlayın sertliğinizi, hemen gidin sarılın ruhuna, karşınızdaki size kırılmasın bile; çünkü bilsin ki kendinizi aşamadığınızdan bu tepki. Böyle derin ilişkilerde bile, insan daima farkındadır o yalnız tarafının. En fakir, en zengin, en mutsuz, en mutlu; tüm insanların güçsüzlükleri, yaratılış gereği içine işlenmiş olan hassasiyetleri, az biraz akıl bozuklukları, tüm bunların üstüne bir de kodlanmış karakteri eklenince; istediğiniz kadar yakın olsun, dışarıdan hayatınıza giren bir A kişisinin her hissinize, her modunuza yargılamadan dahil olması çok zor.

İnsan hata yapan bir varlık; bazen bile bile, bazen istemeden. Bahaneler bulan bir varlık sonra; bazen bile bile, bazen farketmeden. Fakat her defasında kendini zamanla affeden, avutan, "Aman ne olmuş yani bile bile bu hatayı yaptıysam, kötü niyetim mi var? Olsa bile böyle kodlanmış dünyaya bakışım!" diyebilen, üstelik buna inanan bir varlık. Bu nedenle kimsenin kimseyi, tam anlamıyla "olduğu gibi" sevebilme ihtimali yok kanımca. Olduğu gibi sevmek, en baştan küçük sevimli düşünsel (veya başka biçimde) "ihanetçikler" yaşayacağını, çünkü insanların çok zayıf ve akıl sağlığı iyi olmayan varlıklar olduğunu kabul etmek demek. Bu arada, sadece duygusal ilişkiler için söylemiyorum bunları, dost ve aile ilişkileri de dahil tüm bunlara. Bu nedenle birini olduğu gibi sevmek, imkansıza yakın bir olgu.

Tüm bu hisleri derinlerinde hisseden insanoğlu, en sosyal görüneninden en izole yaşayanına kadar, içten içe biliyor daima bir yanının yalnız olduğunu. İçinde bir yerde emin ki sadece kendisi kendisini kabul edecek, anlayacak veya mazur görecek her hatasını; kendinden bıktığında bile içine sıkışmış halde olduğundan belki, bilinmez. 

Uzun lafın kısası sayın okur, siz de herkes gibi bir parçanızda yalnız, kendinizle baş başasınız. İstediğiniz kadar çabalayın, daima yalnızca kendinize sakladığınız sırlarınız olacak. Siz de zayıf bir psikoloji ürünü, mucizevi ama hassasiyetleri olan aciz bir insanoğlu olarak, kendinizi sevmeye, içinizdeki yalnızlığı güzelleştirmeye, sevdiklerinize karşı mümkün olduğunca açık olmaya çalışınız; lakin biliniz ki, insanın yalnız tarafı, kişiyi her şeye rağmen, başından, ruhundan okşayan tek taraftır. Kendinizi, yalnız tarafınızı kabullenmeniz ve sevmeniz dileğiyle...

14 Nisan 2015 Salı

Hollanda'yı Anlama Kılavuzu - 2

Birkaç gün önce Hollanda'yı Anlama Kılavuzu - 1 ile başladığımız seriye devam ediyoruz. Bu yazıda Hollanda'nın en meşhur tatlılarından biri olan Poffertjes üzerine konuşacağız. 

Poffertjes (Pofırçes olarak okunuyor.), aslında bildiğimiz kreplerin minik ve daha pufuduk olanları. Hollanda hazır, donmuş ve kızartma ürünlerin çok sevilip tüketildiği bir yer; poffertjesler de oldukça kalorili, tereyağı ve pudra şekeri ile tüketilen çok lezzetli geleneksel Hollanda krepleri. Burada Hollanda'yı anlamıza yardımcı olacak ilk nokta bu tarz kızartma, hamur işi gibi "sağlıksız ama lezzetli" şeyleri çok sevip tüketmeleri. İkinci nokta ise Hollanda'daki "poffertjes kültürü". Şöyle ki;


Öncelikle, bence poffertjesin en lezzetlisi sokakta olur. Sokaklarda, karnaval alanlarında ve birçok kafede bulabileceğiniz bu güzel krepleri alt fotoğraftaki gibi özel bir sistemle pişirip, üzerine bol tereyağı ve pudra şekeri ekleyerek servis ediyorlar.

8 Nisan 2015 Çarşamba

"Sihirli Havlu"

Başlık biraz enteresan ama, nedenini göreceksiniz şimdi. :)

Birkaç gün önce Aleko geldi; Hollanda'nın en sevdiğim ıvır zıvırcılarından olan Action ve Blokker'dan birkaç "mutlu obje" almış bana sağolsun. Bunlardan biri de bu "sihirli havlu". Küçücük, preslenmiş bir paketin içinde ne olduğu pek anlaşılmayan, renkli bir şeydi bu kalp şeklindeki 'şey'. Üstünü okuyunca "magic towel" yazdığını gördüm, bir de "sıcak suya koyup izleyin" diyordu.


Paketi açıp dokusunu görünce biraz canlandı gözümde neler olacağı. Ama yine de büyük heyecanla hazırladım sıcak suyu.


Vee, yavaş yavaş açılmaya başladı bizim sihirli havlu.


Burada ise artık "havluya" benzemeye başladı; küçük, heyecanlı ve mutlu şeyler. :)


En sonda ise, o minicik preslenmiş paket, böyle sevimli bir havluya dönüştü. Çok mutlu edici bir şey değil mi? "Sihirli havlular" hediye etmelik ürünler listeme girdi böylece. :) 

Hoşgeldin kedicik!


*

3 Nisan 2015 Cuma

Hollanda'yı Anlama Kılavuzu - 1

Türkiye'den kalkıp misal Yunanistan'a gittiğinizde, kültürel anlamda çok büyük farklar görmüyorsunuz. İnsanlar, yemekler, gelenekler; hemen her şey benzer olduğu için "yabancı" hissetmek de pek mümkün olmuyor. Fakat Hollanda, tamamen başka bir uç. İnsanlar, yemekler, geleneksel, tavırlar, hemen her şey adeta başka bir gezegene gitmişsiniz gibi değişebiliyor veya size çok ters gelen bir şey orada çok "normal" karşılanabiliyor.

Madem Hollanda'nın bu kadar farklı gelenekleri var dedim, öyleyse bir seri hazırlayalım bunlardan. Bir nevi "Hollanda'yı Anlama Kılavuzu" olsun. 

Bugün de ilk gelenek ile başlayalım: Hollanda'da direklere çanta asma

Hollandalılar ve ülke sistemi, eğitime oldukça önem veriyor. Çocukları bunaltmadan, yetenek ve eğilimlerine göre doğal bir süreçte seçim yapmaları sağlanıyor. Tüm bunlara paralel olarak, eğitimdeki başarılar da her bir aile için oldukça önemli hale geliyor. 

Eğer Hollanda'da bayrak direklerine asılmış çantalar (genellikle sırt çantası) görürseniz, bu, o evin çocuklarından biri mezun olmuş, bir sınavı başarıyla atlatmış, eğitim alanında müjdeli bir haber almış demektir. Bunu yapmalarının en büyük nedeni ise, bu başarıyı komşularına ilan etmek istemeleri.



Hollanda'yı Anlama Kılavuzu'nda ilk bilgi böyleydi; artık bu doğa harikası ülkede göreceğiniz, direklerde sallanan çantaları kolayca yorumlayabilir, kapıda birilerine rastlarsanız tebriklerinizi iletebilirsiniz. :)

Devam edecek...

*

1 Nisan 2015 Çarşamba

"İyi aylar!"

Yunanca'ya dair en sevdiğim şeylerden biri, neredeyse her şey için "iyi ...ler" diyor olmaları: İyi günler, iyi sabaha karşılar, iyi şafak sökmesi, iyi kışlar, iyi baharlar, iyi aylar... 

Her ayın ilk günü, adeta yeni bir yıl gelmişçesine herkes birbirine "kalo mina", yani "iyi aylar" der. Bugün de 1 Nisan'dı, yine bir iyi aylar günü... O kadar çiçekleniyor ki ruhum, ne güzel bir aydır bu Nisan. Üstelik benim için çok başka önemleri de var, özellikle bu yıl. Dilerim bir aya tüm ağaçlar ve ruhlarımız çiçeklenmiş olur, Nisan bize güzelliklerle gelir.


Fotoğraf geçen yılın Hollanda baharından...



*