28 Şubat 2016 Pazar

1 Fotoğraf, 1 Hikaye #5

Gördüğüm şehirler arasında Brugge, ne olursa olsun bir gün tekrar gitmek istediğim tek yer belki. Bambaşka bir enerjisi, huzuru, tarihi var. Kokusu başka, hissi başka, renkleri başka... Bu yüzden 5. fotoğraf hikayem o güzel günden, masal şehri Brugge'dan gelsin istedim.








Bir defa "turist olmak" pek hoş şey. Tek işiniz ağız açık biçimde havaya, etrafa bakmak, gülümsemek ve yemek yemek. Ama bunlar dışında Brugge'un benim için ayrı bir önemi var, çok çok özel bir şehir... Bir romantik komedi filminin içinde gibiydim o gün, pek özlüyorum o hissi fotoğraflara baktıkça. Tarihi çok iyi korunduğu için zaten bir film seti içinde yürüyorsunuz sanki, at arabası tıkırtıları ve şehri saran çikolata kokusu eşliğinde. Sevdiğiniz insanlarla uzaklarda olma fikri ayrı güzel zaten, bir gün tekrar gitmek üzere diyelim.

Brugge'a dair diğer yazılarıma alttaki etiketlere tıklayarak ulaşabilirsiniz.

*

1 Fotoğraf, 1 Hikaye #1

1 Fotoğraf, 1 Hikaye #2


1 Fotoğraf, 1 Hikaye #3

1 Fotoğraf, 1 Hikaye #4


BoraJet Deneyimi

Geçtiğimiz günlerde kısa bir Ankara seyahati yaptık ve ilk kez BoraJet Airlines ile tanıştık. Oldukça iyi bir fiyata aldığımız biletlerden sonra araştırmaya başladık; kimdir bu BoraJet, güvenmeli midir ki?

Kimse sorsam, ne okusam, hemen hemen sadece pozitif yorumlarla karşılaştım. Ardından vakit geldi ve tecrübe sırası bizdeydi. Bu sektörün jargonlarını iyi bilmiyorum ama, "ufak uçaklardan" bunlar. Jet işte hani. :p 


Boyutu anlamanız için, uçağımız dışarıdan böyle görünüyordu:

27 Şubat 2016 Cumartesi

İstanbul'da Bir Alaçatı

İstanbul'un birçok şehrinde şubesi olan, Ege'yi şehirlere taşıyan bir mekan Alaçatı Muhallebicisi. 

Dışarıdaki gri hayattan önce dekoru, sonra felsefesi ve yemekleri ile sıyrılıyor. Kadıköy'deki Nautilus Alışveriş Merkezi içinde de var bu mavi dünyadan. Geçtiğimiz günlerde gittik, kahvaltısı ile tanıştık. Kahvaltı dışında özel dondurmalarından ana yemeğe kadar geniş de bir menüye sahipler.

Sıkı bir kahvaltıcı olan Melerence bu masadan mutlu ayrıldı.

25 Şubat 2016 Perşembe

Hüsnü Arkan Konseri - 24.02.2016

Hüsnü Arkan'a tam anlamıyla "sarmam" çok eskiye gitmez aslında. Konserine bilet ayarladıktan sonra daha da çok dinlemeye başladım, Ezginin Günlüğü zaten malum idi.

Dün Trump'taydı konseri. Ne diyeyim bilmiyorum adamın sesi, performansı, "sağladığı hisler" için... Şöyle diyeyim; konser boyunca böyle 1 saattir masaj koltuğunda oturuyormuşum gibi bir hafiflik, müthiş tatlı bir ruh hali, huzur vardı üzerimde. Hiçbir konserde bu kadar içten, güzel hissetmemiştim bu güne dek. Barış mesajlarıyla başladı zaten konser; e adam çiçek gibi, sesi çiçek gibi. Üstelik konserden sonra 3-5 kişi kalmıştık ki kulise de uğrama fırsatı bulduk. Haliyle biraz yorgundu kendisi ama içtenliği baki. 

Kulise girdik, sarıldık, "Yalnız bir sorun var; benim konserden önce hiç derdim falan yoktu!" dedim. Hele o Kırık Hava'yı dinlerken, Aysu'nun dediği gibi "ciğeri salonda bıraktık çıktık" vallahi.

Ne diyeyim, böylesi bir sanatçı az gelir. Artık şarkılarını dinlerken bir başka hissediyorum... Hele ki bir sözleri var kimi şarkılarının, oooof be kardeş diyorsun, of. İyi ki var.


2016'nın 24 Şubat'ı, pek güzel bir akşam yaşadık işin özü. 


Kırık Hava ile...


*

21 Şubat 2016 Pazar

24 Saatte "Ankara, Kadıköy, Eminönü"

Hafta sonu kısa süre önce evlenen canım güzelim Çağıl'ın evine, Ankara'ya gittik. Ama ne gidiş! O kısımlara geleceğiz az sonra. :) Adeta bir hasret giderip, dertleşip koşarak döndükten sonra İstanbul'a, hızımızı alamayıp Kadıköy ve Eminönü'ne de uğrayınca, güzel fotoğraflar çıktı ortaya. Bir fotoblog yapmak güzel olur dedim; bakalım neler yapmışız bu "pek çılgın" iki günde. -Saate vurunca 24 saat. :)-


Uçak cumartesi öğlen, Aysu'yla Kadıköy'de buluşup güzel bir kahvaltı yapıyoruz önce. Yedi yüz defa söylediğim gibi kahvaltı konusu benim için çok hassas sayın okur.


17 Şubat 2016 Çarşamba

Bu alışılmışlıkta bir yanlışlık var.

Bunu yazarken şunu dinliyorum, isterseniz eşlik edin okurken...


*
Yanlış bir şey var, sayın okur.
Bir şeyler böyle olmamalı.
O kadar "alışılmış" hale gelmiş ki meşhur döngü, neyin yanlış olduğunu bilmek bile çok zor. Fakat yakaladım! Bir şeyler doğru gitmiyor.

Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur, demişler. Ne güzel demişler.

20 yaşından sonra haddini aşar bir hızda akıp giden hayata baktığım zaman, şu yaşantıda bir yanlışlık var. 9-6 çalışılmaz bir defa. Yok, akılsızlık. Yaşam geçip gidiyor dışarıda, yahu, Allah aşkına kendinize gelin... Bir yerde okudum geçen, ömrümüz "ihtiyacımız olmayan şeyleri, olmayan paramızla - sevmediğimiz insanlara kendimizi beğendirmek için satın aldığımız şeyler üzerine" adeta. Bu alışılmışlıkta bir yanlışlık var sayın okur.

İnsanlar ne manyak. Çok gülünç bir haldeyiz. En "akıllımız" bile. Egolar, roller, maskeler, samimiyetsiz bakışlar; üç güncük olan bir yaşama bu kadarı fazla değil mi tatlım okur? Ölmeyecek gibi yaşıyoruz, ne alem şey.

Hayatın - varoluşun özü yitip gitmiş, roller üzerine kurulu bir sosyal yaşam, gerçekten canım almıyor daha fazlasını. Müsaadenizi isteyeceğim, ben çıkayım.

Bu alışılmışlıkta bir yanlışlık var... İsyan et sayın okur. İsyan etmezsen, cesaretini kırar korkarsan kaçıracaksın hayatı. İsyan et, risk al, kendinle konuş canım okur. Sor kendine, yüreğinden gelen sesler ne diyorsa onu yap. Sonunda acı çeksen bile "yanlış" yapma şansın yok böylesinde.

3 gün verdim kendime! Ne de olsa hayat üç gün.
Tek söyleyeceğim ruhuma iki kanat bahşedildiği. 

Bu hikaye mavi biter mi?

Göreceğiz.

*


14 Şubat 2016 Pazar

Pazar Sabahları




Ben şunu dinleyerek yazıyorum; isterseniz siz de dinleyerek okuyun...

Melerence'yi tanıyanlar, kahvaltıya olan düşkünlüğümü az çok biliyordur. 
Öğlen 2'de de uyansam ilk öğün kahvaltı olur benim için; saatle alakalı değil - güne başlama ile alakalı, dünyanın en güzel keyiflerinden biri bende. 

Bir de tazecik bir sabahta güzel, ılık bir hava - biraz da güneş varsa, dünyanın en mutlu insanı olarak başlayabilirim güne. Ola ki manzaralı bir yerde, veyahut bir deniz kenarında edilen bir kahvaltıdan bahsediyorsak, zaten artık ne diyeyim.

Kendimi bildim bileli bizim ailede pazar kahvaltıları çok "kritik" olmuştur. Mümkünse herkes evde olmalı, azıcık daha geç kalkılabilir, illa ekstrem bir lezzet olur masada kahvaltıya özel. Uzuun uzun kahvaltı yapılır; masa muhabbetleri zaten efsanedir bizde. Adeta hastası olduğum çayın en lezzetlisi, yeme faslı bittikten sonra içilen o sohbet bardaklarındadır daima. Kısa süre içinde de ikinci demlik demlenir zaten, tek demliğin yettiği hiç görülmemiştir. 

14 Şubat 2016'da işte böylesi, güneşli bir sabah uyandım. 
Güzel şarkılarla, huzurla, şu meşhur hayallere doğru atılan birkaç adımla, yeni haftadan güzel beklentilerle uyandım.
Bugününüz dününüzden daha ileride geçsin sayın okur.
Mutlu, bol huzurlu pazarlar olsun.

*


12 Şubat 2016 Cuma

İzlemeli: The Lobster

Son zamanlarda en keyif alarak izlediğim filmlerden biri oldu The Lobster.

Filmin yönetmeni genç Yunan Yönetmen Yorgos Lanthimos. 
2009 yılına ait "Kynodontas" filmiyle yıldızı parlayan Lanthimos, distopik bir hikaye ile buluşturuyor bizi The Lobster'da. Filmin IMDb puanı ise 7.3.

Yalnız insanların bir otele götürülüp, buradan 45 gün içinde kendine uyan bir eş bulması; bulamayanların kendi seçeceği bir hayvana dönüştürülerek ormana bırakılması sistemi var bu distopik dünyada. Filmdeki ana karakterimiz ise bir "lobster", yani ıstakoz olmak istiyor; otele girerken bir eş bulamama ihtimalinize karşı, hangi hayvan olmak istediğinizi belirterek yerleşiyorsunuz odanıza.

Filmde iki temel mekan var: Otel ve orman. Ayrıca yazmamak için kendimi zor tuttuğum bir sürü efsane sahne ve hayal gücü kokan ayrıntı.

İzlerken biraz sabırlı olmalı başlarda; zira filmdeki dünyaya, kurallarına yavaş yavaş hakim olup olayları daha iyi anlamaya başlayacaksınız. Bana kalırsa oldukça akıcı, ince ayrıntılarla bezeli ve zeka kokan bir yapıt var karşımızda. Bu film sizi şaşırtacak, heyecanlandıracak, korkutacak, güldürecek; The Lobster'a mutlaka bir şans verin derim.

*


11 Şubat 2016 Perşembe

2016 Eurovision: Yunanistan'dan Kemençe, Davul, Zurna!

Birkaç gün önce bomba gibi bir haber düştü Yunanistan basınına.

2016 Eurovision'a, Yunanistan'dan Pontus göçmeni rap müzik grubu "Europond" katılıyor, yarışmaya ise "Argo" ismi ile gidecekler.

Bu haberden sonra Yunanistan da karıştı hafif. 
Kimileri beğeniyor, kimileri tepkili; Pontus göçmenleri çok gururlu ve heyecanlı. Bazı dangozlar "Yunanistan adına Pontusça şarkı mı olacak?!" diye darlanırken, bazıları "Pontus, kültürümüzün önemli bir parçasıdır, süper olmuş." diyor.



İşin enteresanı, bu grup en az 10-15 sene önce kurulan, hani "arkadaşlar arasında" şarkılar söyleyen-kendi çabalarıyla klip-kayıt yapan, ancak orta seviyede profesyonel altyapı kurabilen birkaç gençten oluşuyordu. Hatta şu an hala bazı düğünlere sanatçı olarak katılıp şarkı söylüyorlar Yunanistan'da. Şarkılarında hayattan, Yunanistan'da yaşadıkları zorluklara, birçok konuya değiniyorlar, bir de kadın vokalleri var.

Ancak Pontuslular arasında bilinen bir grup iken aniden Eurovision'a gitmesi herkes için sürpriz oldu kısacası. Zaten gelen eleştirilerin büyük çoğunluğu grubun yeterince profesyonel olmadığı yönünde. Lakin kendilerinden Eurovision'a uygun bir parça geleceğine şüphem yok, bakalım neler olacak.


Kısacası, bu yıl büyük ihtimalle Pontus lirası (kemençe) - davul, hatta belki zurnalı bir Eurovision şarkısı dinleyeceğiz Yunanistan'dan. 

Europond'dan bir parça:



Haydi palikaria! :)

*

9 Şubat 2016 Salı

1 Fotoğraf, 1 Hikaye #4

Serinin dördüncü fotoğrafını ve hikayesini bir ayrı seviyorum.

Pek belli olmasa da fotoğraftaki cisim benden 2,5 yaş büyük abim olur. Sarışın, böyle tek ton yeşil gözlü bir haindir kendisi. :P Anneanneler büyük dedeler falan hep renkli gözlü bizde, eh azıcık haksızlık olmuş sayın Theos ama olsun. :)

Bu fotoğraf birkaç yıl önceden. Bir önceki evimizdeydik o zaman.

Ailece İrlanda halk müziklerini pek seviyoruz. O gün kardeşim şu şapkayı takınca tam İrlanda'nın köyündeki bir genç oldun dedim, yok pantolon askısı buldu taktı, yok gitarı aldı derken baya güldük. E dedim ben de elden geldiğince gideyim İrlandalı olayım? İşte saçlar örüldü, örgü hırka (-ki hala çok severek giyerim) giyildi, annem fotoğrafları çekti falan. :) Öyle bir gaza gelmiştik, eğlenmiştik baya bu fotoğraflar çekilirken... Hala ne zaman baksam çok mutlu hissederim; ailemde bir tutam delilik olmasına tekrar tekrar memnun olurum. Yaşamın özü, en değerli anları aile ile geçirilen o matrak anlar sanırım. Büyüdükçe bozuluyor her şey sayın okur, öz yitiyor. Bu yüzden 4. fotoğraf hikayemin yeri bende bir başka. Seviyorum seni kerata. :*



1 Fotoğraf, 1 Hikaye #1

1 Fotoğraf, 1 Hikaye #2


1 Fotoğraf, 1 Hikaye #3

"Bu yazı dünyaya sözüm olsun..."


Kulaklığı takıyorum, en yüksek ne kadar olabilirse ses...

Ne çok kötü insan tanıdım son zamanlarda.
Ne çok kötü insan gelip geçti hayatımdan.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Mutluluğun Küçük Sırrı: Dışarıdan Bakmak

İnsanoğlunun, nasıl derler, hamurunda var "yetinmemek".

İster ego diyelim, ister nankörlük, yetinmemek, hep daha fazlasını arzulamak, güzelliklere alışıp kıymetini unutmak... Bunlar gibi özelliklerimiz malum.

Bence bunların hemen hepsini içinde barındıran bir ufak hatamız var ki; zamanında çok istediğimiz, sonunda bir şekilde kavuştuğumuz güzelliklerin değerini, ona sahip olmak için çırpındığımız günlerin heyecanını unutmak, yani 'mutluluğa alışmak'... Tüm bu kavramlar üzerine kafa yorarken, küçük bir mutluluk sırrı keşfettim sanırım. 

Ufak, ama çok değerli bir sır.

4 Şubat 2016 Perşembe

Konuşurken kolaydı Melerence; al sana challenge!

Genelde mutlu bir insanım. 


Yani, bana "Allah'ım çok mutsuzum." dedirtmek kolay ihtimal değil. Elbette ufak çaplı depresyonlara, triplere girdiğim oluyor; fakat 'mutsuz olmak' başka bir kafa, birkaç dakika sonra kendime naz yapıp "Hadi yea sen de deli!" diyerek sırıttığım çok oluyor. Bunda en büyük katkıyı hayatı pek ciddiye almayışım ve her 'problemi' aslında bir öğretmen olarak algılayışım yapıyor sanırım. Daha gidecek çooook yol var, lakin şimdilik idare ediyor ruhumu bu anlayış.

Arada buralarda da yazıp çiziyorum ya hani, mutluluktan, huzurdan, çok takılmamak gerektiğinden bahsediyorum. İşte şimdi, konuşurken kolaydı sayın Melerence, al sana challenge! zamanı. Zira iki gün önce çalıştığım binanın 7. katında yangın çıktı, bizim kat 16 ama oraya kadar duman doldu ve elektrik sisteminin yenilenmesi gerektiği için ofise giremedik. Görünen o ki 1 aya kadar da giremeyeceğiz. 


Benim tatlı ofisimin huzur veren manzarası kalp, gözyaşı, ben. 


1 Şubat 2016 Pazartesi

Ravouna 1906, İstiklal

Sanırım Ravouna'ya giden çoğu kişi "O kadar önünden geçip görürdüm burayı ama ilk defa geldim." diyor. Zira Ravouna Coffee & Bar 1906, İstiklal Caddesi'nde çok merkezi bir konumda. Üstelik geleneksel bir British pub havası olduğu ve genelde yabancı misafirler ağırladığı için, adeta önünden geçen herkesi ikinci kez dönüp baktırıyor kendine.

Ben de sürekli önünden geçerdim buranın, ta ki içeri düşene kadar yolum. Öncelikle burası en az 3 katlı, terası falan olan bir mekan, buna baya şaşırdım girince. Terası, manzarası, dekorasyonu da pek pek hoş. Bakalım neler yapmışız...