25 Ocak 2015 Pazar

Amsterdam'dan ne alınır?

Madem konu bu kadar "Dutch", biz de Hollanda selamı ile başlayalım o zaman: Hoi!

Son günlerde bir "Hollanda dosyası" açmaya karar verdim; şöyle yemeklerden hediyelik eşyaya, genişçe bir inceleyelim Hollanda'yı. Bugün ise, yararlı olacağını düşündüğüm bir post ile "Amsterdam mevzusuna" usul usul girmek istiyorum.

23 Ocak 2015 Cuma

Melis, Deniz ve Ayçiçekleri


Çok güzel, değil mi?

Çok huzurlu olduğum bir gündü bu. Ailemle uzaklarda, kalabalıktan uzak bir yere denize gitmiştik. Yolun iki tarafı da ayçiçekleriyle dolu olur mevsimiyse, iki yandan uzanıp gökyüzünde birleşen yemyeşil yapraklı ağaçlar olur, bir köyün içinden geçeriz, sonra deniz tepen belirir ve elimi camdan çıkarıp rüzgara daldıra daldıra yokuş aşağı denize varışımızı izlerim. Bana bir duble bahar lütfen...

Geçen gün bahsettiğim kritik sınavdan geçmişim, hiç umurumda değildi ama fena bir notla da değil... Sonra birkaç güzel haber daha aldım bugün, çok mutlu oldum sabah sabah, pek şükür. Lakin, 5 aydan az bir süre sonra mezun oluyorum ve benzer bir çok öğrenci gibi aklıma kuvvetli bir soru düşüyor: Ben hayattan ne istiyorum?

Şimdi artistlik gibi olmasın ama, iş bulmak konusunda sıkıntı yaşayacağımı sanmıyorum; bu güne dek harıl harıl çalıştım bunun için. Elbette aşağıdan başlayacağım ama o konuda içim kararık değil hiç. Fakat mevzu da bu, İstanbul gibi yerde trafikte ölerek, griler içinde yaşamak, yok. Hollanda planları olmasa kesinlikle, kesinlikle, kesinlikle okul biter bitmez Yunanistan'a taşınırdım. Benim maviye, denize, ılık rüzgara nefes gibi ihtiyacım var. Geçen gün eşi Yunan olan bir arkadaşımız, eşinin memleketi olan bir Yunan adasını tanıttı. Allah'ım. Yaşıyor muyuz biz dedim, o nasıl deniz, o nasıl doğa... Bu döngüyü kırmak lazım sayın okur. Hayat kısacık ve çok güzel. Ben biraz daha "insan gibi yaşadığım günlerin" fotoğraflarına bakacağım, sonra da bulacağız bir çare... 

Siz de çok ertelemeyin, doğa kocaman açmış kollarını, sizi bekliyor.

*

Tandem: Türk-Yunan Bowling Kartalları


Daha önce şurada bahsettiğim programın devamı niteliğinde, bu defa TANDEM Türk-Yunan grubu olarak bowling oynamaya gittik. Gerçi bowling bahane; müthiş eğlenceli, bol sohbetli-gülmeli, çok güzel bir akşam oldu. Şimdi bu bowling kartallarını tanıyalım biraz ve bakalım neler neler yapmışız. :)

22 Ocak 2015 Perşembe

Mutluluk Denklemi

Biraz kendimle konuşacağım, isterseniz siz de dinleyebilirsiniz.

Daha önce defalarca söylemiştik; ölüyoruz. Çok büyük çoğunluğa silik bir rüya gibi geliyor ama, ben de öleceğim, sen de öleceksin, bu böyle. Fakat kendime de devamlı söylediğim bir şey var, şu bloğun sağ sütununda gördüğünüz şey; bu aslında iyi bir şey. Yani, ölümü kabul etmek ve bir çeşit heyecanla, merakla karşılamak, o zamana dek doya doya, her anı koklaya koklaya yaşamaya yardımcı oluyor. Zaten engel olamayacağımız bir şeyi yönetmeye çalışmak yalnızca sıkıntı getiriyor, su yolunu bulacak. 

Bir de, beyin. Hem müthiş bir sistemi var, hem de çocuk gibi. Sen içten bir şeye inanır, bunu ona da hissettirirsen, hakikaten inanmaya başlıyor ve hop, bir anda yeni gerçeğin o oluveriyor. O yüzden denir ki, inandığın her şeye inanma.

Bu iki temel etrafında durursak, hayat ile ilgili daha sık düşünmek iyi olabilir. Hayıflanarak değil, bir çeşit merhamet ile. Bir defa, ister kabul edin ister etmeyin, hayatta emin olabileceğimiz tek şey zamanın geçtiği. Her türlü beklenti, inanç, her şey birer varsayım. Fakat, zaman? Karşımda dedemden anneme, annemin dedesine kadar siyah-beyaz ve renkli fotoğraflar asılı. Bakıyorum, anneannem nasıl genç... Nasıl belirgin mavi gözleri. Diğer yanda annem 2 yaşında, bakışları hala aynı. Sonuçta, bizler de bu fotoğraftaki insanlar olacağız işte, çılgın bir döngü var. Bir filmde diyordu, "Eh ne yapalım, yenilere yer açılması lazım.", aynen öyle işte. Ama dediğimiz gibi, bu gerçekten güç alarak, hayatımızı arzu ettiğimiz gibi, kimseyi mutlu etmek zorunda olmadığımızı farkederek, iki gündür yemek yememiş de masa başına geçmiş gibi doya doya, bol merhametle, sakinlikle, her bir ayrıntıya gözümüzü dikerek yaşamalı. 

21 Ocak 2015 Çarşamba

Bu Haftadan Notlar

Birkaç gündür yazamadım, biraz "ekşınlı" günler geçiriyorum bu aralar.

Laf aramızda, benim notlarım hep AA - BA. Fakat bir ders, daha doğrusu bir "eğitmen" var ki, bütünleme sınavı, kendi dersinden daha kalabalık. Bir haftadır sınava çalışıyordum, hayatımda hiçbir derse bu kadar çalışmadım. İnsanlar son yılında, bari temel şeyleri sorayım da mezun olsunlar demeyi bırakın, soruyu kitabın dipnotundan sormuş. Yani, daha çok duygusal anlamda yorumluyorum bu durumu şu an. O dipnotu çoğu kişinin okumamış olduğunu bile bile bu soruyu bir kurtarma sınavında soran kişi, beni gerçekten düşündürüyor. Başka bir şey demeyeceğim.

*

Hep şikayetlerden gidiyoruz ama, bunu anlatmak istiyorum. Açıkçası ben ne birine "çatarım" kolay kolay, ne de ilgilenirim öyle yok yere sorun çıkarak işlerden. Gerçi bu pek çatmak değildi ama, Hakan Yıldırım diye bir "modacı" var. Hakaan diye bir markası var sanırım. Ben bu adamı bir buçuk sene önce İstanbul'da bir oteldeki etkinlikte görmüştüm, bir çalışandan tarak istemişti hatta. Adam tarağı verdi bu modacı beye, veren kişinin yüzüne bakmadan tarağı öyle bir alışı, tavırları, "ver şunu hadi!" edası falan öyle bir kazındı ki gözüme. Normalde orada çalışan insanlar ekstra hassas olabilir diye güzel teşekkürünü edersin normalde, sağolun dersin, bu ultra modern modacı arkadaş yüzüne bile bakmadı adamın çekip alırken tarağı. Neyse, acayip uyuz olmuştum o gün, kimsin yani sen? O bayıldığınız öldüğünüz modernlik önce insana saygıdan geçiyor, ne sanıyorsa kendini garibim... Neyse! Ben de bu adamı tesadüfen İnstagram'da gördüm. Peace & Love yazan bir fotoğraf paylaşmış, altına şöyle bir şey yazdım: "Sizi bir süre önce İstanbul'un önemli otellerinden birinde, çalışanlara karşı inanılmaz kaba tavrınız ve "ver şunu" falan deyişinizle hatırlıyorum. Ne mutlu ki bugün bunu size ileteibliyorum, size de love & peace." Love? Peace? LAF! 

Sonra bu arkadaş işi gücü rafa kaldırıp benim yorumumu silmiş. Ben de, "Ben de öyle tahmin etmiştim zaten. Silin tabii, kişiliğiniz baki." yazdım, onu da sildi. Yani zaten şaşırmadım da, belki anına denk gelmiş olsa, veya üzülmüş kırılmış olsa, ben olsam "Merhaba, beni böyle anımsadığınıza çok üzüldüm, sanırım ters bir anıma gelmiş. İnanın öyle biri değilim. :)" falan yazardım. Hem iletişimim olurdu böyle bir insanla, bir gönül alırdım, hem de o pek meraklı oldukları "kamuoyuna" naif bir imaj bırakırdı. Böylesi, şaşırtmadı ultra modern modacı Hakaan.

*

Şimdi lütfen dikkat verin bana. 

Geçenlerde herkesin üye olması gereken, LÖSEV'den bir mail aldım. Çok sık geliyor bu mailler kan arandığına dair. Benim kan grubum olunca içim bir cız ediyor imkanım olsa da gitsem diye. Siz sadece kan veriyorsunuz, karşılığında bir cana deva oluyorsunuz, müthiş bir şey! Ayrıca Lösev'den gelen tüm kan aramaları yalnızca lösemi hastaları için değil, kriterleri var mı bilmiyorum ama, diğer kana ihtiyacı olan kimseler için de mail ile ulaşıyorlar gönüllü üyelerine.



Geçen hafta yine bir mail geldi, benim kan grubum, Cerrahpaşa'da. 16 yaşında bir kızın annesi telefonda, konuştuk, haber bekleyeceğim diye anlaştık. Sonra iki gün önce sanırım telefon geldi, acil kan lazım olmuş. Akşam kalktık gittik Cerrahpaşa'ya, bir form doldurdum sadece, ardından kan örneği verdim. Gel gör ki hemşire kan değerlerimin çok düşük olduğunu, benden kan alamayacağını söyledi ve çok üzülerek geri döndük. Ama duyuruyu her yerde paylaştık, haber ettik... Diyeceğim o ki, iki dakika sonra bu kan size de lazım olabilecek bir şey, sizde bol bol olan bir şeyi esirgemeyin insanlardan. Lösev'in sitesine gidip çabucak gönüllü olun o yüzden, gidemezseniz bile sosyal medyada yayınlayın bu haberleri, "kesin biri gitmiştir" de demeyin, inanın öyle değil.

*

Tüm bu ekşınlar üst üste gelince maillerime de bakamadım hiç, hemmen dönüyorum şimdi! Görüşmek üzere, sevgi ve selam ile. :)

Melis

10 Ocak 2015 Cumartesi

Dedemin Fotoğrafları

Önceleri Orhan Bey ile Nermin Hanım'dan bahsetmiştim sizlere. Sanırım bu güzel insanlar ki, benim anneannem ve dedem, hayatımda sahip olduğum en güzel parçalardan biri. Daha önceleri yazmıştım, büyüdükçe daha iyi kıymet bilmeye başladım sanırım. Onları hep severdim de, şimdi onlarla birlikte "her şeylerinin" kıymetini biliyorum; o eski, şiir gibi yaşayışlarını, bu denli hakiki oluşlarını, ruhlarının naifliğini...

Ben çok küçüktüm, 6 yaşında belki. Nermin Hanım'ın güzel yemekleri aklımızda, onlara misafir olduğumuz zaman, Orhan Bey bize "slayt şov" yapardı bazen. Eski stil fotoğraf filmleri, dia slayt filmlerde, özel makinesine yerleştirilir ve "tık tık" sesi eşliğinde değişe değişe, perdeye yansıtılan koca fotoğraflardan bir seyir hazırlanır... Annemin, dayımın, anneannem ve dedemin siyah-beyaz fotoğrafı çok; fakat onların renkli fotoğraflarını görmek, ancak o dia slayt filmlerde mümkün olurdu. Bu da bana inanılmaz bir hassasiyet veriyor hala. Düşünsenize, anneniz 7 yaşında ve renkli, tertemiz fotoğrafları var; gülüşü net, bakışları net...



7 Ocak 2015 Çarşamba

Bebek Kahve'de Bir Akşam

"İstanbul" dendiğinde, "Hangisi?" demeden duramıyorum. Şu uğruna şiirler yazılan şehirden bahsediyorsak zira, Fatih'ten öteye geçmeyiniz... İşte, o şiirlere konu olan İstanbullardan biri, huzurlu-yağmurlu bir Bebek gününde saklı.

Bebek Kahve, tarihi çok eskiye dayanan, inanılmaz mütevazi, denizin dizine oturmuş ufak bir kafe. Abartısız, öyle, çaba göstermeden güzel; dolayısıyla çok huzurlu. Biz de geçtiğimiz günlerde şu gerçek İstanbul'a bir uzanalım dedik ve önce Aşiyan'a, sonra Bebek'e uğradık. İnceden de bir yağmur vardı ki havada, pek yakıştı günümüze.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Bunda da bir hayır var mıdır?

Saat gece ikiye yaklaşıyor; yarın sabah iki sınavım var ki, ilki 10:00'da.

Bugün hayat fena kırdı kalbimi. Gerçekten tüm gündür yağmurda ıslanmış kedi yavrusu gibi hissediyorum. 

Bir halkla ilişkiler ajansı var ki, efsane. Tüm dünyada ofisleri var, insanın orada çalışmak için öleceği bir yer, çok çok profesyonel bir şirket. Ben buraya ulaşmıştım bir süre önce, kısa bir konuşmuştuk, ama üstünden belki bir aydan fazla zaman geçti. Bu sabah saat 10:00 civarı telefonum çaldı, tatlı bir hanımefendi o ajanstan aradığını, onlarla iki ay staj yapmak isteyip istemediğimi, istersem hemen başlayabileceğimi söyledi. Ortalıkta deli gibi koştum, kardeşimi uyandırıp neler olduğunu anlattım, mutluluktan öldüm. 

Fakat sevgili üniversitem, zorunlu stajı kaldırdığı için sadece yaz aylarında, iki ay için SGK'yı ödüyor ve bana da bu kağıdı vermeyi reddettiler. Mail yazdım, konuştuk ajansla ama arayıp üzülerek sigortasız staj yapamayacağımı belirttiler. Tam sömestr gelmişken, tam gün mis gibi gidebilecekken, ah be okul... Ardından twitter aracılığıyla rektöre yazdım ama okula karşı net - korumacı bir tavır dışında hiçbir sonuca ulaşmadık. Gönüllü stajı ödemez okul diyor, doğrudur; fakat bizim fakülte zorunlu stajı kaldırdı, o ne olacak? Bir de "Okulu suçlama kolayca, emek verenlerin hevesi kırılıyor." dedi. Emek verenler, heves kırılması... Bana kendimi ve bugünü hatırlattı bu. Bir hocamız Boğaziçililer gibi birbirinizi, okulunuzu koruyun, demişti. Önce okulun bizim tarafımıza geçmesi lazım, bizi evladı gibi görüp nasıl sorunlarını çözeriz demesi lazım, bu böyle işte o kadar demesi değil. Göz göre göre gitti bu şahane fırsat... Şaka gibi, daha dün düşünmüştüm ben bu ajansı arayayım hiçbir beklentim yok yeter ki geleyim diyeyim, diye. Ne diyeyim, hissettiğim tek şey kırgınlık.

Bir de çoğumuz okul ile ilgili sosyal medyada konuşmaktan korkuyoruz, bunu görüyorum devamlı. Bu da ayrı trajik! Negatif eleştiri yapmak suç oldu da haberimiz mi yok? Durum budur, söz hakkı doğan konuşabilir. İnsanız ya, o açıdan.

Yakınlarım ve kalbim, "Her şeyde bir hayır vardır." dediler. İlk defa buna bu kadar çok inanmak istiyorum. Bakalım...

*


1 Ocak 2015 Perşembe

Melerence Mutfak: Fava Tarifi

2015'in ilk güneşinden herkese merhabaa!

Dünkü yılbaşı soframızdan bir meze tarifi vermek istiyorum bugün. Kiminin iyi bildiği, kiminin sadece ismini duyduğu, pek lezzetli bir tat fava. Bir de bu meze Yunanistan'da da var; küçük bir araştırma sonucu Yunanistan'da baklaya direkt "fava" dedikleri bilgisine ulaştım, dolayısıyla karşı kıyıdan gelen bir tat olması da olası. Derken, sadece birkaç adım ve püf nokta ile, özel bir tat yaratmak için bakalım neler yapmak gerekiyor...

Neye ihtiyacımız var?

Melerence Facebook'ta

2015'in ilk saatlerinden merhaba!

Bir haber edip kaçacağım. Melerence artık Facebook'ta. 

Eğer arada gözünüz Facebook'a da gidiyorsa, güncel - arşivden yazılara bu sayfayı takip ederek ulaşmanız pek kolay. Alttaki linkten sayfaya gidip bir "like" etmeniz yeterlidir sevgili okur.

https://www.facebook.com/melerence

2015'te yeni hedefler belirleyip, bambaşka bir tutkuyla hayallerinize ulaşmanız dileğiyle.

Mutlu, kutlu yıllar olsun.

Melis