31 Aralık 2016 Cumartesi

2016'dan, 2017'ye...

Play tuşuna basıp okumanız önerilir. :)
 
 
Geçen yıl bugün 2015'nin son gününde, şapkayı masaya koyup düşündüğüm, elde kalanlara gidenlere baktığım yıl sonu yazısında, "Bu yıl hayatta her şeyin insanlar için olduğunu daha iyi anladım." yazmışım. Her yıl, tüm yılı gözden geçirdiğim bu yazıyı yazarken önce bir önceki yıla dönerim blogda, değişimi - durumları halleri daha iyi görebilmek için. Bu cümleyi de tüm yıl boyunca destekler biçimde yaşadım sanırım.

20 yaşından sonra zaman müthiş hızlı geçiyor; endişe ve hayat telaşı arttığından olsa gerek. Üstelik sanırım 30-35'ten sonra ekstra hızlanıyor zaman. Kazancakis'in dediği gibi: Hayatımız bir yıldırım; ama yetişiyoruz. 2016'nın ikinci yarısı adeta hayatımı değiştirmek üzere kurgulanmış gibiydi benim için; her şey çok hızlı oldu, yaşamım baştan aşağı değişti, yaşadığım ülke değişti, beklentilerim değişti, gündelik yaşamım değişti. Akabinde, malumunuz; ben değiştim.

2017 yılına ilk defa "kendi" evimde, teknik olarak "başka bir ülkede" gireceğim. Yepyeni, tertemiz bir yıl... Müthiş bir enerji veriyor bana yılbaşı zamanları; bekleyen her şeyi temizleyip tutkulara doğru güçle, sevinçle koşabileceğim pürüzsüz bir yol oluveriyor karşımda. 

3 aydır Hollanda'dayım artık ve birçok şeye alıştım sanırım. İş ile ilgili de bazı iyi haberlerim de var ama, biraz zaman geçsin diyorum önce. İşte tam da bu koşuşturmanın meyvesi olsun, 2017'de şöyle her şey güzelce otursun dilerim. Huzurla, mutlulukla yaşayabileceğimiz günler olsun. Bir parça huzur olsun mutlaka... İnsan bir noktadan sonra "Ben kendime ne yapmışım böyle?" diyor. Geçenlerde bir laf gördüm bir yerde, "Kalbinizi kemirmeyin." diyordu, tam da bu yaptığımız...

2017'de bunu yapmak yerine; kendimizi anlayalım, kalbimizi okşayalım, kendimize iyi bakalım. Yeterince istersek, çabalarsak, o gayeyle yatıp kalkarsak her şeyi başarabileceğimizi bilelim. Hayallerimizi yaşımız ne olursa olsun bırakmayalım, hep yeni hayallerle ruhumuzu besleyelim, boş durmayalım, peşlerinden aşkla koşalım...

Bu yıl "ölümü" daha iyi anlayalım sonra; dolayısıyla daha "iyi" yaşayalım. Çok önem vermeden, mucizelere daha çok inanarak, keşfederek, YAŞAYARAK, booool bol severek, ve tekrar "huzurla" yaşayalım. Doğayı, taşı toprağı köyü daha çok alalım hayatımıza.



Kendime not:

İstiyorum ki şayet ömrüm yetiyorsa, bu yılın sonunda öyle bir Hollandaca konuşayım ki, kimse saaadece bir yıldır burada olduğuma inanmasın hani. Bu en büyük gayelerimden biri yeni yıl için.

Zamanımı boşa harcamayayım sonra, her dakikanın kıymetini bileyim, kaybolup gitmesin bilincim. Kaybolup gitmesin pek değerli o "anlar". Yeni şeyler öğreneyim hep, 24 yaşında olmanın tüm güzelliklerini farkına varıp kullanabileyim.

Bir de baharın gelmesiyle daha çok yürüyeyim yeşilliklerde, manolyalar açsın bir an önce de huzur dolayım, daha çok bisiklet süreyim, güneşi daha çok göreyim. Kendime iyi bakayım. Aklıma ve vücuduma daha iyi davranayım.

Her şeye, herkese rağmen; daima mutlu, her şartta "doymuş", minimum beklenti maksimum çabada yaşayayım. Daha çok kitap okuyayım, içimde daha çok büyüyeyim.

Önce ruhumuzun, sonra yüzümüzün gülümsemesi hiç eksik olmasın. Mutlu, kutlu, sağlıklı, şanslı, başarılı, kendinizi çok seveceğiniz; "2017 benim yılımdı!" diyeceğiniz güzellikte bir yıl olsun. 


Herkese musmutlu, çiçek gibi yıllar!
Melis

 

27 Aralık 2016 Salı

Hollanda'dan Kırmızı Çorba: Bietensoep

Hoi hoi,

Bu aralar Hollanda mutfağını keşfetmeye devam ediyorum. Geçenlerde paylaştığım bal kabağı çorbasının ardından, bu defa yine güzel ve biraz farklı bir çorba olan bietensoep ile geldim. Yemeklerde pırıl pırıl bir kırmızı renk gören çoğu kişi "bu işin içinde pancar olduğunu" tahmin edecektir. Aslında bietensoep kırmızı pancar çorbası; içinde bazı alışılmadık tatlar var ama çok yakışıyor bu tada. Hazırsanız gelin bakalım neler yiyormuş bu Hollandalılar...

Bal kabağı çorbasında olduğu gibi, bu defa da Hollanda'da satılan ve bir defalık tarife yetecek olan malzemeleriyle bir "bietensoep" paketi aldım. Aslında kendim yapacaktım ama pancar seçerken hazırlanmış paketi görünce madem böyle alayım dedim. Paketin fiyatı 2,5 Euro civarı. Ayrıca bu tarifte, Hollandalıların sıkça kullandığı elma da var.


20 Aralık 2016 Salı

Hollanda'dan Bal Kabağı Çorbası

Merhaba çocuklar, nasılsınız? Sizce de bir an önce bahar gelmesin mi? Bence koşarak gelsin, ama madem hala kışın ortasındayız, o zaman bana göre en güzel kış yemeklerinden olan bal kabağı çorbası yapalım diyorum.

Hollandaca en sevdiğim kelimelerden biri pompoen, "pompuun" olarak okunuyor. Kendisi "bal kabağı" demek. "Pompoensoep" da bal kabağı çorbası. İşte bu pompoensoep, Hollanda'da sıkça yapılan, buranın en meşhur tariflerinden biri. Üstelik Türkiye'de de gayet kolay bulunacak malzemelerle yapılıyor. Haydi başlayalım!

15 Aralık 2016 Perşembe

Sıcak çikolata kokulu, soğuk bir Hollanda akşamından...

Bu akşam Hollanda'da yaşadığımızın nispeten ufak şehrin merkezine, çarşıya gittim. Uzun zamandır yalnız bir şeyler yapmıyordum, baya iyi geldi ruhuma. Bir de şu aralar Christmas dönemi olduğu için buralar pek şenlikli, her yer ışıl ışıl. 

Geçenlerde tesadüfen okuduğum, Deventer Charles Dickens Festivali bu Pazar olacakmış, onu öğrendim gezinirken. Yazmadan önce daha iyi araştırmak istiyorum ama, insanlar alttaki afiştekine benzer eski tarz kıyafetler giyip sokaklarda dolaşıyor. Üstelik Christmas market de olacak hafta sonu. Merakla bekliyorum.

14 Aralık 2016 Çarşamba

Kolay ve Lezzetli: Yeşil Mercimek Salatası

Çocukken yemekte yeşil mercimek ve pilav varsa çok mutlu olurdum. Belki o zamanlardan kalan bir aşinalıktır ama, hala yeşil mercimeğe bayılırım. Hem yemeğini, hem salatasını çok severim ve yemekte özel bir şey var gibi hissederim. Geçenlerde de bir mercimek salatası yapayım dedim, şöyle rengarenk, kıtır kıtır bir şeyler katarak içine. Bu salataya neler ekleyeceğiniz aslında büyük ölçüde size kalmış ama, birkaç malzeme var ki çok yakışıyor mercimeğe. Bakalım ben neler koymuşum...

11 Aralık 2016 Pazar

Girit: Masmavi Elounda

Aşığı olduğum maviye doymaya ilk kez Girit'te yaklaştım. Uçsuz bucaksız denizlere en tepeden baktım, el değmemiş yeşil ile doldurdum ciğerlerimi, bambaşka bir diyarda birkaç gün hakikaten "yaşadım". 

Girit yazılarını bir an önce toparlamak istiyorum şimdi, bu yüzden en son yazdığım Agios Nikolaos yazısından devam edelim diyorum. Hazırladığım programa göre Agios Nikolaos'tan direkt Hanya'ya geçecektik. Oradan da belirlediğimiz yerlerde kala kala havalimanın bulunduğu İrakleio'ya dönüş... Lakin yola çıktığımızda adını çok duyduğum Elounda (Yunanca yazılışı: Ελούντα) tabelasını görünce en azından bir uğrayıp etrafa bakalım, güzel bir tavernada oturup bir şeyler yiyelim dedik. Elounda Girit'in doğusunda bulunan, Lasithi bölgesine bağlı ufak bir kasaba. Lasithi bölgesinin bir nevi başkenti de Agios Nikolaos zaten. Bölgede birçok doğa güzelliği, kanyonlar, doğal mağaralar, platolar veya yerel deyişle yaylalar bulunuyor. Bir an önce Hanya'ya varmak istediğimiz için çok fazla doğa keşfine çıkamadık ama, bir dahakine listemizde doğayı daha çok keşfetmek var.

Ne diyorduk, Agios Nikolaos'tan çıktıktan sonra yaklaşık 10 kilometrelik kısa bir yolun ardından Elounda'ya varmıştık bile. Elounda'da Hanya'ya ise yaklaşık 3 saat yol gidecektik, istikamet aşağıdaki gibiydi:


9 Aralık 2016 Cuma

Hollanda Günlükleri - 7

Günler hızla akıp gidiyor. Binbir farklı duygu dalgası altında, bazen çok mutlu, bazen acabalı, bazen özlem dolu, bazen güçlü ola ola, bir biçimde geçiyor.

Sanki her bir gün çok özel bir şey olmasa da yaşamımda, "aslında" çok özel şeyler oluyor. Her gün mutlaka bir şey öğreniyorum, mutlaka kendimi biraz daha zorluyorum, duygusal sınırlarımı daha iyi tanıyorum. Olacağını önceden tahmin ettiğim üzere, birçok duyguyu "ilk kez" yaşıyorum; çoğu zaman bu süreçler sancılı geçse de, heyecanla gözümü dikip ana bakıyor, tadını çıkarmaya gayret ediyorum.

Her salı günü Jannet'le buluşup Hollandaca sohbet ediyoruz. Sonra içten içe çok hoşuma giden çocuk kitaplarını okuyoruz, tabii sıkıştığım yerde İngilizce'ye kaçarak. Bu şekilde çok şey öğreniyorum ondan, öyle tatlı bir kadın ki. İtiraf etmek gerekirse müthiş bir efor harcamıyordum bu güne dek lisan için, lakin artık her yeni salı gününde, Jannet "Hoe was je week?" yani "Haftan nasıl geçti?" dediğinde böyle sular seller gibi anlatmak istiyorum. Haftamın nasıl geçtiğini anlatmak da paso past tense arkadaş, istiyorsan çalışma yani. İyiden iyiye konuşmaya başladım artık, ama çok kelime eksiğim var. Bir gaza basmak icap ediyor, bakalım.

Bu ara devamlı evde olsam da aklımın içi günde 12 saat çalışıyormuş gibi karışık ve yoğun. İngilizce'yi, Hollandaca'yı ve Yunanca'yı geliştirmek istiyorum; her gün en az birer sayfa okuyayım diyorum üçünden de ama istikrarı daha iyi sağlamak gerek. İnsan kendine sözünü tutmayınca bizzat kendi sözlerine inancı da azalıyor ki, pek tehlikeli şey. O yüzden en çok da kendime olan sözlerimi tutmaya çalışıyorum. Ya olacak - ya olacak diyelim. Genelde çayımı alıp, masaya oturup bu kitabı karıştırıyorum Hollandaca için. Tilkileri çok severim.


6 Aralık 2016 Salı

Geleneksel Hollanda Çorbası: Erwtensoep

Hollanda mutfağı ile ilgili yazılarda, çoğu zaman aslında böyle bir mutfağın pek de "olmadığını" okursunuz. Hollandalılara ait tarifler az denilecek sayıdadır ve Türk, Surinam, Endonezya, Vietnam, Yunanistan gibi ülkelerin mutfakları Hollanda mutfağına entegre olmuş durumdadır. Eh, özellikle Türk mutfağı ile kıyaslarsak neredeyse özel sayılabilecek hiçbir şeyleri yok denebilir. Genelde bol bol kızartma yerler, patatesin içine bin çeşit sebzeyi karıştırıp püre yapıp tüketmeye bayılırlar. İşte az sayıdaki geleneksel yemeklerinden biri ve hatta belki de en önemlisi erwtensoep olur; yani "bezelye çorbası". 

Ben bu çorbayı ilk kez Erasmus döneminde, Hollandalı bir arkadaşımızın evinde tatmıştım. Çorbanın görüntüsü biraz garip olunca insan önyargılı oluyor, lakin pek de fena gelmemişti. Sonra bu yılın Nisan ayında sanırım Amsterdam'da bir restoranda yedim tekrar, daha da güzel geldi. Özellikle kış aylarında yapılan bu çorbayı bir defa da evde denemek iyiden iyiye yerleşmişti aklıma bu sırada. Hollanda'daki birçok markette de bir usul var, bir yemeğe gerekecek her malzemeyi bir pakete koyup satıyorlar. Atıyorum pilav yapacaksanız bir defalık pirinç, şehriye, bir bulyon ve tereyağı koyarlar mesela pakete, ne gerekiyorsa yani. İşte benim 'erwtensoep yapsam bir defa' düşüncemin üzerine, marketteki "erwtensoep paketini" görünce tamam dedim, tam zamanı. Paketin içindeki kağıtta tarif de yazıyor ama ben açıp birkaç Hollandaca tarif daha okudum ki birebir olsun her şey. Çorba -ayıptır söylemesi- şahane olunca da mutlaka Melerence'de sizinle paylaşmak istedim. Bakalım neler yapmışız, %100 orijinal bir Hollanda çorbası yaparak ev ahalisine artistlik yapmanız için tarife geçelim. :D

İşte paketimiz bu, açalım bakalım ne lazımmış bu çorba için.


4 Aralık 2016 Pazar

Beyaz Peynirli Brüksel Lahanası

Uzun zamandır brüksel lahanasına takmış durumdayım.

Çoğu kişi tarafından burun kıvrılan, insanların pek de bayılmadığı bu sevimli sebzeye karşı derin duygular besliyorum. Lakin gerek Türkçe gerek başka dillerde aratayım, "tarif gibi tarif" bulmak biraz zor oluyor bu ufak lahanacıklar için. Zaten genellikle garnitür tadında tariflerde yer buluyor kendine. 

Tamam, brüksel lahanası biraz "tatlandırılmak" istiyor. Fakat tatlandırılınca da pek güzel ve bir o kadar da yararlı olduğunda hemfikir olacağız, görün bakın. Zannımca bir sebze veya ete yakışan baharatı bulunca olayın seyri tamamen değişebiliyor; işte brüksel lahanası için "keşfettiğim" baharat ve yardımcı tatlar yine bu tarifte olacak. Gelin başlayalım da bir an önce siz de sevin bu minik çocukları.

Malzemeler
500 gram brüksel lahanası
Beyaz Peynir
Tereyağı
2 Diş Sarımsak
 Tuz
Karabiber
Kırmızı biber

500 gramlık paketteki sebzeleri 'fazla ayıklayınca' sanki biraz azaldı lahanalarım ama, yine de rahat 450 gram kullanmışımdır. Zaten çılgın bir fark da yaratmaz o kadarı. Bu arada önce brüksel lahanalarımı temizleyip sirkeli suda beklettim. Ardından güzelce ikiye böldüm hepsini.

Tavaya aşağıdaki kadar, yaklaşık iki kibrit kutusu büyüklüğündeki tereyağını ekliyorum sonra. Margarin eklerseniz de öldürmez ama, tereyağı tercihimiz. Peşinden 2 diş sarımsağı ince ince doğrayıp tereyağına kavuşturuyorum. Devam etmeden; önce tereyağı ve sarımsağın buluşmasıyla mutfağa yayılan kokuya doyuyorum, sonra brüksel lahanaları şahane bir altın rengi alana dek tavada çeviriyorum.


26 Kasım 2016 Cumartesi

Yunan Bir Anne "Memleketten" Ne Getirir?

Bu yazıyı yazmaya karar verdiğim andan beri kafamda her şeyi yazıp hazırladım, fotoğrafları açılarına kadar hayal ettim ve sonunda tatlı bir heyecan ile başlıyorum. Nedense bu yazının konusu ekstra hoşuma gidiyor, özellikle Yunanistan'a ilgi duyan kimseler için okumasının çok keyifli olacağını düşünüyorum; zira size oldukça lokal, hakiki ve sevimli bir hikaye anlatacağım. 

Özellikle yurt dışında yaşayanlar çok iyi bilir, hatta ailenizden farklı bir şehirde dahi yaşıyorsanız özellikle anneniz sizi ziyarete geldiğinde bir sürü şey taşır valizinde. "Memlekete dair" ne varsa getirir, hele bir de köyünüzden geliyorsa. İşte bu durum, yurt dışında yaşayanların ailelerinde daha da güçlü oluyor, zira başka ülkelerde alıştığınız her şeyi bulamıyorsunuz. Pekiii, bu defa size Yunan bir annenin memleketten, yani Yunanistan'dan kalkıp yurt dışında yaşayan çocuğuna neler getirdiğini anlatsam? Biz Sofia mamaya hiçbir şey demedik, kendi aklına gelenleri getirmiş sağolsun. O yüzden bu başlığı uygun buldum, Yunan bir annenin çocuğuna götürmek için aklına ilk gelenler var bu yazıda kısacası. Haydi başlayalım, bakalım listede neler var. :)

1. Frape Kahvesi
Bu, Türk bir annenin başka bir ülkede yaşayan çocuğuna çay götürmesi gibi bir şey. Çok mühim! O yüzden birinci sıraya aldım özellikle. Yunanistan yazılarımın hemen hepsinde bahsettiğim üzere, frape Yunanlar için hayati önem taşıyor. Yazın buz gibi soğuk yapıldığı gibi, kışın da sıcak kahve olarak tüketiliyor.



23 Kasım 2016 Çarşamba

Hollanda Günlükleri - 6

Neredeyse iki aydır "yeni evim" Hollanda, lakin bana sorarsanız şöyle bir 5-6 ay geçmiş gibi geliyor. 2 ay ne ki? Sanki 100 tane hafta sonu gelip gitti gibi histe. Her gün biraz daha alışıyorum, bir şeyler daha öğreniyorum, biraz daha özlüyorum, biraz daha kendimi tanıyorum. Tam bir "yuvarlanarak gidiyoruz" durumu kısacası.

Tam bu yuvarlanmaların üzerine, geçen cuma İstanbul'dan şekerim Aysu geldi. "Eski hayatımdan" birinin, "yeni hayatıma" dokunması, tam anlamıyla aşinalık saçtı eve. Erkek arkadaşı ile Aysu'yu buradaki evimde görmek, "Uzak ama aslında çok yakın." dedirtti aklıma, bu histen pek hoşlandım. Ama özlemim daha çok arttı sevdiklerime karşı. Neyse, zaten ben alıştıkça büyüyen bir özlem yumağı var içimde, çok da şey değil yani.

Önce yaşadığımız şehrin cumartesi pazarına gidip meşhur Hollanda pişmemiş balığı, kafaya dikilerek hüpletilen haring'den yedik. Alt fotoğrafın alt karesinde de kuşlar için hazırlanmış yemlikler var, öyle enteresan gelen şeyler arasında gezindik, her zamanki köşesinde satılan rengarenk çiçeklere bakınıp üşüdük.

 

22 Kasım 2016 Salı

Portakallı Stick Çay?

Başlığa bakınca tam olarak anlaması zor olabilir ama, Hollanda'nın en büyük marketlerinden biri PLUS'te rastladığım ürün tam olarak buydu,"portakallı stick çay". 

Alışık olmadığım veya daha önce hiç görmediğim ürünleri kurcalamayı, yeterince anlayabiliyorsam alıp denemeyi ve elbette buraya yazmayı pek seviyorum. Öyle çok büyük bir icattan bahsetmeyeceğim sizlere bugün, ama yine de bu stick çay beni gereğinden fazla etkiledi. :) Bir de mis gibi portakal kokusu olunca, bloğa da yazmak istedim.

Olay bu aslında. Bildiğimiz sallama çaylara bir alternatif getirmiş adamlar, stick çay yapmış. Hollandaca "sinaasappel" kelimesinden anladığımız üzere, bir de kalkmış bunu portakallı yapmış. Bence ortada yeterince mutluluk sebebi mevcut sayın okur.

16 Kasım 2016 Çarşamba

Yunanca öğrendim de ne oldu?

Arada yeri gelince bahsediyorum, bloğu takip edenler zaten biliyordur; Yunanca ve  Yunanistan'la aramda özel bir olay var. Uzun yıllardır Yunanca konuşuyorum, bir dönem bir Selanik gazetesine turizm yazıları yazmışlığım var, arada blog yazıyorum, Hollanda'ya taşınana dek Yunanca özel ders veriyordum, her açıdan yaşamımın içinde yani bu lisan. Son bir haftadır bununla ilgili çok e-mail alıyorum, o yüzden önce kısa bir hikayemi anlatayım, sonra "Yunanca öğrendim de ne oldu?" sorusuna cevap vereyim, hem de sohbet etmiş oluruz.

Efendim, öncelikle ben Yunanca ile ilgilenmeye 12 yaşında başladım. O dönem bir tanıdığımızın Yunan bir arkadaşı vardı, Nektarios. Onunla sohbet etmeye çalışırken kendisine "Yunan müzikleri çok güzel, çok mutlu şarkılar." dediğimi anımsıyorum ama hala düşünürüm, nereden biliyordum o yaşta buzuki tınılarının güzelliğini diye. Derken, özellikle Nektarios ile konuştuktan sonra, babamın verdiği bir kaset vardı bana "Akdeniz Rüzgarı", onu her gün ama HER GÜN dinlemeye başladığımı hatırlıyorum. Sözlerini anlamadığımı ama hepsini ezbere söylediğimi de hatırlıyorum. Babamın "e yeter kıs artık şunu" falan dediğini de hatırlıyorum, baya kafayı yemişim demek ki o dönem. O kasetteki şarkılar yüzünden 12 yaşında Stratos Dionisiou gibi baba isimler dinleyen bir çocuk olmuştum ki, aynı şarkıları şimdi dinlesem direkt 12 yaşıma ışınlandığımı hissederim.


Sonra 2004 yılında, tam bu ilgim ve ağır Greek music yaşantımın üzerine Yabancı Damat dizisi gelir; orada alt yazıda çıkan Yunanca kelimeleri deftere not aldığımı, dizinin Yunanistan'a gidilen bölümlerinde mutluluktan öldüğümü, belgesel izler gibi takip ettiğimi falan hatırlıyorum. Bu zamanlarda Yunanca gramer kitabı bulma imkanı falan pek yoktu ve internet de ulaşması çok kolay bir şey değildi (ay çok yaşlı hissettim), dolayısıyla internetten bulduğum kısıtlı kaynak ile kağıt üzerinde de dili öğrenmeye başlamıştım. Sonra bir "turist rehberi" kitabı aldım, şu an köpek saldırmış gibi o kitap afedersiniz. Her ne kadar bir gramer kitabı olmasa da benim Yunanca'daki asıl sıçrayışım o kitapla olmuştur, zira devamlı Türkçe açıklaması ile karşılaştırarak "demek ki şu bu demekmiş" diye çıkara çıkara öğrendim ilk öğrendiklerimi. Bu arada Yunanca şarkılar tam gaz devam, asıl lisanı öğrenme istediğimi daima o müziklerden aldım ben zaten. Bu kadar güzel bir dil, bu kadar güzel ezgiler, ne dediğini mutlaka anlamalıydım kısacası. Bir de bir sözlüğüm vardı, ondan da çok çalışırdım, işte yeni kelimeler çıkarırdım, alt kısımda verdiği örnek cümleleri çözümlemeye çalışırdım, yazardım devamlı vesaire. Mesela aklımda bir sahne var, bir yaz tatilinde babaanneme gitmiştim, kendisi İzmir Çiçekliköylüdür, hala orada yaşar. İşte günler boş boş geçer iken, neyse çok sallandım ben sözlükten biraz geçmiş zaman formatı çıkarayım diye ütü masasını önüme çekip kitaplar önümde çalıştığımı hatırlıyorum. Baya keyif ala ala, mutluluktan öle öle kafamın etrafı kitap çevrili çalıştığım çok olmuştur. Sanırım bana "zorlandım" gibi gelmemesinin en büyük sebebi de bu isteğim ve acele etmeyişimdi, daima keyfini çıkarıyordum işte. 

O dönem babam falan bu halimden biraz tırsmış olacak ki, "Bıraksana bu boş işleri kızım, haydi git İngilizce çalış, sana bu mu lazım olacak sanki önce İngilizce'yi hallet" gibi dürtüklemeler yapıyordu ara ara. Tabii ben daha çok gaza gelip her yere kelime defteri elimde gidiyordum, acayip bir keyif veriyordu bana süreç. Her anladığım, öğrendiğim yeni şey beni daha da motive ediyordu. Mesela düşününce özellikle lisedeki hangi arkadaşıma sorsanız, Melis ve Yunanca der. Kotsiras'a o zamandan beri aşıktım, Kotsiras'ı herkes bilir mesela, elimde, defter köşemde hep bir Yunanca yazı görmüşlerdir, lise yıllığımda herkes Yunanca konuşan bıdı bıdı yazmıştır falan gibi. Böyle toparlayınca biraz sayko duruyor ama ben hiç "çabalamadım" o dönem, sadece hissettiğim gibi yaşadım, hoşuma giden fiilin peşinden gittim, hepsi o. Ardından interneti çok kullandım ilerleyen dönemlerde, Yunanistan'dan insanlarla yazışıyordum, sesli konuştuklarıma aklımdakileri soruyordum, aa en önemlisi devamlı radyo dinliyordum, Yunan televizyonu ERT'deki konuşmaları açıp işime devam ediyordum. Bugün Yunanca konuşurken yabancı olduğumu anlamamalarının en büyük yardımcısı bu oldu bence. Bazı th, g gibi harflerin tonu zamanla oturdu ama, zihne taklit edebileceğini bir ses kaynağı vermeniz lazım önce ki iyi konuşabilin. 

Derken, liseden mezun olurken akıcı konuşuyordum kısacası Yunanca'yı. Peki gelelim, sadece 15 milyondan az bir nüfusa sahip bir ülkenin dilini öğrendim de, Yunanca öğrendim de ne oldu?

Her şeyden önce düşünce yapım, kafamın çalışma biçimi, olaylara bakışımı etkiledi bu. Yunanca çok derin bir dil, çok kıymetli - köklü bir geçmişi var ve aslında bazı bazı Yunanca bildiğiniz için Türkçe'yi de daha iyi anladığınız çok oluyor. Birçok kelimenin nereden geldiğini anlıyorsunuz; lisede biyoloji derslerinde bilmediğim terimler olduğu halde çok soru yapmışlığım vardır Yunanca bildiğim için.

Sonra, üniversitenin son yılında sanırım özel ders vermeye başladım. Hem bana "hocam" diyen çok güzel arkadaşlarım oldu, hem kendimi geliştirme fırsatım. Ayrıca bu sayede kendi ayaklarımın üzerinde durmaya nispeten erken başladım; bu işin duygusal yani ruhumu doyuran en büyük etkenlerdendir hep bende.

Yunanistan'a gittiğimde hep bir başka gezdim, yaşadım. Yaşlı bir amcayla kendi lisanında sohbet edebildim, Türkiye'yi anlatabildim, İstanbul hasretini bir nebze giderebildim, ülkemi daha iyi açıklayabildim; bilinmeyen restoranları yerli halka sorup öğrenebildim, çok güzel sohbetler ettim. Bir sürü yeni gelenek edindim bu kültürden, düşünme yetim hep daha çok gelişti bu sayede.

Bir Yunan gazetesine yazılar yazdım, o yazıyı okuyup bana mail atan kişilerle Selanik'te tanışıp frape içtim, hala görüştüğüm dostlar edindim. Ki hakikaten paha biçilemez şeyler. A ondan sonra Yunan alfabesiyle Türkçe yazarak kimsenin anlamadığı şeyleri apaçık bir yerlere yazabildim. :)) Üniversitede bazen kopya çekmek için de kullanmış olabilir ama şu an tam hatırlayamıyorum, daha diplomayı almaya gitmedim lütfen. :D

Tarihi Yunanca kaynaklardan da okuyabildiğim, mesela bizim "Kıbrıs Barış Harekatı" dediğimiz şeye Yunanca'da "işgal" dendiğini öğrendim, bu sayede iki kez düşündüm, üç kez okudum, dört kez araştırdım. Bana bir ömrü tek bir dille yaşamanın eksik kalmak olduğunu gösterdi Yunanca. Belki ülke birkaç milyon, ama özellikle Türkiye'de ve hatta tüm dünyada, biraz da Bizans ve Antik Yunan kültürü yüzünden hiç bitmeyecek bir edebiyattır bu lisan. Temeldir, kıymetlidir, keşfedilesidir.

İş hayatımda görüşmelere çağrılmamın en büyük sebeplerinden biri hep özgeçmişimde yazan "Yunanca - çok iyi" ibaresi oldu. Her iş görüşmesinde bunun muhabbeti geçti, insanların belki daha çok aklında kaldım. Bazen biraz garip gelse de sırf Yunanca konuştuğum için benimle sohbet etmek isteyen insanlar oldu hep, tanıştığım, bir şeyler öğrenmek isteyen, benim bir şeyler öğrendiğim, memnun olduğum, muhabbet ettiğim bir sürü insan... Daha çok paylaştım kısacası Yunanca sayesinde. Dışarıdan nasıl göründüğünü bilmiyorum artık, o kadar alıştım ki dilim karışıyor çoğu zaman, Yunanca rüyalar görüyorum, anneme Yunanca konuşup sonradan fark ediyorum vesaire; sanırım birçok insan için biraz "inanılmaz" ve "cool" bir şey olarak görünüyor, lakin ben hiç böyle hissetmiyorum. Öğrenirken "hemen bitirip konuşmalıyım" falan demediğim ve bir anda kendimi "artık konuşuyorum galiba" gibi bulduğum için sanırım, "normal" geliyor sadece bana.

Kısacası önceden diliyle, geleneğiyle, insanıyla, tarihiyle bir vatanım daha oldu Yunanca sayesinde. Beni değiştirdi, düşünme yapımı değiştirdi, büyük ihtimalle kafamı da daha çok çalıştırmıştır o gramerle. :)) Uzun lafın kısası, özellikle şu an bu lisanı öğrenme sürecinde olan arkadaşlara diyeceğim, Yunanca'ya devam edin. Bu çok özel bir dil, öğreneceğiniz herhangi bir dile göre çok özel bir lisan. Size tahmin edemeyeceğiniz kadar çok şey katacak, biraz sabır ve gayret istiyor sadece. Bu metni "orada kriz var dili öğrenip napcan" falan diyen arkadaşlara iletebilirsiniz

Onlara dersiniz ki,

Yunanca öğrenip, 2 lisanla 3 insan olacağım.

Sevgiler, selamlar.

Melis

14 Kasım 2016 Pazartesi

Hollanda Günlükleri - 5

Geçenlerde oldukça önemsiz görünen, lakin çok önemli olan bir olay yaşadım. Bu olayı unutmamak için 5. günlük yazısını yazmaya karar verdim. Esasen bazı yazıların aksine, günlük yazılarını "karar vererek" yazmıyorum. Bir şeyler birikiyor, kendimce 'önemli' şeyler oluyor yaşantımda, güzel fotoğraflar çıkıyor güzel anlardan, hah diyorum şimdi kendi kendine "zamanı geldi" yeni bir günlük sayfası açmanın. Bu da öyle, ama diğerlerinden biraz daha önemli sanırım.

3 gün önce evde yalnızken kapı çaldı. Sanırım ilk günlük yazısında bahsettiğim kırmızı giysili - sarı kafalı adamlardan biri vardı kapıda. Genelde ev ofisleri tarafından görevlendirilen ve yollandıkları evdeki bir şeyi onarmak için gelen kişiler diyebiliriz bu insanlara. Derken, bizim bir kısmı cam olan kapıdan adamı görünce gerildim biraz, yine pata küte Hollandaca konuşmaya başlayacak ve ben "dur dur dur dur anlamıyoom" diye çıkışacaktım. Neyse efendim, açtım kapıyı. Açar açmaz İngilizce "Hollandaca'm süper değil." dedim, hani peşin peşin söylüyorum bak dayıcım. Adam sanırım İngilizce bilmeyen nadir Hollandalılardan olacak ki, çat çat Hollandac konuşmaya başlayıp devam etti. Amaaa... Burada not almak istediğim şey başlıyor işte. Çünkü anladım. :OOO Yani olay şöyle cereyan etti ki, adam uzunca bir cümle kurup kapı için geldiklerini söyledi, ben de iki adam daha önce gelip kapıyı yaptı - bir sorunumuz yok kapıyla dedim. Bizim adresi söyleyip doğru değil mi dedi, doğru ama sorunumuz yok kapıyla dedim. A tamam o zaman falan dedi, ben de "Şey, ben ilk kez Hollandaca konuşuyorum da kusura bakmayın." dedim. :D Şimdi düşününce ne saçma cümleymiş len o. Adam deli midir nedir demiştir. Neyse efendim, olay şu ki ben adama dediğim üzere, ilk kez iletişim amaçlı - baya baya Hollandaca konuşmuş oldum. Bu dandirik olaydan sonra bana bir şey oldu, böyle her yerde laf atıyorum artık, bir arsız oldum. "Oooo günaydın hanımefendi! Ranch sos var mı? Bu ne kadar, ay çok pahalı şekerim." gibi çıkışlar yapıyorum ve sanırım birçoğunu konuşmuş olmak için söylüyorum. :D Ama bu hissiyat ile lisan öğreniminde önemli bir engelden atlayıp geçtim gibi geliyor. Bundan sonra herkese benden laf! Mooi he?

10 Kasım 2016 Perşembe

Hollanda Günlükleri - 4

Bu aralar Borçka'yı çok düşünüyorum. Çantamı sırtıma atıp Doğu Karadeniz'e gittiğim dönemin yazılarını sık sık okuyorum dönüp, bu bloğu yazma amaçlarımdan biri de buydu zaten, kendime notlar bırakmak. 

Hollanda'ya temelli gelişimin ikinci ayına doğru koşarken, alışkanlıklardan uzakta olmanın hemen her evresini yaşıyorum sanırım. Benim için bunlardan biri de "çocukluğuna saldırmak" galiba. İyi anlamda saldırmak yani, geçmişinden gelen ne varsa hayatında tutmaya çalışmak, bu olgudan garip bir haz almak. Bunu psikolojik bir bulgu olarak yazıyorum bu arada, doğru veya yanlış olduğuna inandığımdan değil, emin değilim zira. Karadeniz'deyken ufak bir defterim vardı, zaten dışarıya - bilhassa uzun yola defter kalemsiz çıkmam, bir de bu seyahat benim için ekstra önemli ve özel bir güzergahtı. Sebepleri, amacı, her şeyi pek özeldi. Bu nedenle bu "Karadeniz defterime" aldığım notları sık sık açıp okuyorum, özellikle alışıldık bir şeyler aradığım anlarda ilaç gibi geliyor. Geçenlerde, yine çayımı alıp köşeme geçtiğim bir akşamüstü aldım elime defteri, sayfalar arasında gezindim, aşağıda görünen sayfada duraksadım.

8 Kasım 2016 Salı

Hiç böyle bir brokoli gördünüz mü?

Ben bu bitkiyle ilk kez Hollanda'da tanıştım.

Görüntüsü ve "Romanesco Brokolisi" adıyla anılması sebebiyle ben daha çok brokoliye benzetiyorum, lakin Türkçe'de "piramit karnabahar" da deniyor. Hollandaca ismi ise Romanesco bloemkool. 

16. yüzyılda İtalya'da yaygınlaşmış bu sebzenin baktıkça hayran kalınan bir yapısı var ve okuduğum bir metinde tepeden başlayarak aşağı doğru dönen spirallerinin matematik olarak da orantılı olduğunu okudum. Tüm bu sebeplerin bir araya gelmesiyle, bu bitki bana hiç "yenebilecek" bir şey gibi gelmiyordu ısrarla. :) Brokoliye göre biraz daha tatlı ve haafif bir tadı varmış, lakin aşağı yukarı aynı kıvamda-tatta olurmuş.

Aşağıdaki fotoğrafı Hollanda'da bir halk pazarında çekmiştim; marketlerde de oldukça kolay bulunuyor ve çok sıkı bir yapısı, pırıl pırıl yeşil bir rengi var. 

Bir Girit Tavernası: Faros

Girit serisinin ilk yazısında bahsettiğim, Agios Nikolaos'un meşhur tavernası Faros'u yazmak istiyorum bugün. Tam önünde, karşısında mora çalan dağlarıyla ufak bir plaj bulunan Faros'ta neler yedik, hangileri Girit'in geleneksel yemekleriydi, fiyatlar nasıldı, neler öneririm, hepsi alt satırlarda sizleri bekliyor.

Öncelikle Faros, Agios Nikolaos bölgesinin en bilinen mekanlarından biri ve merkeze oldukça yakın, zaten ufak bir sahil kasabası burası. Yunanistan'ın çoğu bölgesinde olduğu gibi, bir o kadar da sade olan bu tavernayı bulmak da oldukça kolay. Bu arada daha önce bahsettiğim üzere, burada "taverna" kelimesi bizim anladığımız gibi tabaklar kırılsın mekanı demek değil; bizdeki "restoran"a karşılık geliyor desek doğru olur.


4 Kasım 2016 Cuma

Fırında Spiral Patates

Patatesin hemen her halini çok seviyorum; birçok role girebilen, hem ana yemek hem garnitür olarak çok lezzetli olan bir besin. Hollanda'da bebek patatesler de klasik patatesler kadar sık tüketiliyor, incecik kabuğu sayesinde kabuklu biçimde kızartabiliyorsunuz. Benim de aklıma, bu bebek patateslerle ne zamandır yapmak istediğim bir tarifi hazırlamak geldi. Aslında "tarif" demek ne kadar doğru bilmiyorum, siz karar verin. :) Karşınızdaaa, fırında spiral patates.

Patatesleriniz ne kadar iri olursa o kadar ince spiraller çevirmelisiniz. Böylece fırında çok daha kolay pişecek, bir o kadar da güzel görünecek. Ben birkaç bebek patatesi aşağıdaki gibi kestim öncelikle. Fırını 180 dereceye ayarladım diğer yandan.


Bu kısım tamamen zevkinize kalmış; ben biraz zeytinyağı, kırmızı pul biber, karabiber, tuz ekledim çevire çevire. Kiminin üzerine ufacık bir parça tereyağı bıraktım, kiminin baharatına kekik de dahil ettim. Dediğim gibi kullancağınız baharatlar tamamen keyfinize kalmış.


Ve üstleri kızarana dek pişirdiğim spiral patatesler böyle güzel bir görüntüye sahip oluyor. İster çubuktan çıkararak servis edin, ister böyle şişlerle tabağa yerleştirin. Ben patateslerim zaten ufak olduğu için, böyle fırfır kadar ince kesmedim spiralleri. Siz dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz biçimini.



"İyi güzel ama bu patatesleri nasıl böyle keseceğim, tam gözümde canlanmadı şimdi." diyenler için, aşağıdaki videodan pek basit kesim şeklini de görebilirsiniz. :)


* 

1 Kasım 2016 Salı

Çok Kolay, Yumuşacık, Mayasız Ekmek Yapımı

Mutfağınızda, fırının kapağı açıldığında dışarı salınan sıcacık kekik aromasından daha güzel ne var ki? Evde yapılabilen ve mutluluk garantili tariflerin başında geliyor bence ekmek yapımı. Bir de bu tarif gibi müthiş kolay ve bir o kadar yumuşacık ekmekler veren bir tarifse, mutluluk iki katına çıkar. 

Tarifi internette gezinirken Pınar'ın Rengi'nden buldum, sonra kendime göre yorumladım biraz. Bu tarifte pek sevdiğim kekik-siyah zeytinli, biberiyeli ve kuru üzümlü ekmekler göreceksiniz. Maya bile kullanmanıza, beklemenize gerek kalmadan şaşıracağınız yumuşaklıkta ekmekler elde edeceksiniz çok kısa sürede. Haydi başlayalım neler yapmışız.

Malzemeler

27 Ekim 2016 Perşembe

Girit: Agios Nikolaos'tan Notlar

Girit...

Hep adını duyduğum, hep "oradan göçenleri" tanıdığım, hem Yunanistan'ın bir parçası - hem kendi içinde ayrı bambaşka bir kültür, öylesi bir mavi memleket. 

"Bu yazıda ne bulacağız?" derseniz öncelikle... Girit'in hemen her şehrine gittik ve ilk adresimiz Agios Nikolaos idi. Bu yazıda bu bölgeden fotoğraflar, Giritlilerin bildiği turistik olmayan restoranlar, araç kiralama ve fiyat bilgisi, otel bilgisi ve konaklama önerisi, Girit'e dair kısmen Yunan bir çiftin gözünden izlenimleri bulacaksınız. Kendinizi yer yer Girit'te hissedeceksiniz bir de.

Sonunda gün geldi, yollar Girit'i gösterdi bize. Size de tavsiye edeceğim o ki, araba kiralayarak - gönlümüzün çektiği her yerde dura geze keşfettik bu cennet adayı. Birkaç yazıda anlatacağım Girit'e, ilk rotamız olan Agios Nikolaos'tan başlayalım.

Selanik'teydim son bir aydır, oradan geçtik Girit'e. Irakleio şehrinde bulunan ve ismini ünlü Yunan - Giritli yazar Nikos Kazancakis'ten alan havalimanına gitmek üzere yola koyulduk sabaha karşı. Selanik Makedonia Havalimanı oldukça küçük, ama free shop'u şahane tabii. Derken hiç uyunmamış bir gecenin ardından Selanik'ten Girit'e kadar 1 saat bayılıp uyumuşuz. Gözlerimi açtığımda sonsuz bir mavilik üzerinde süzülüyorduk.

Kahvaltılık Alternatif: Kolay Pizza Ekmek

Sanırım kahvaltı dünyanın en güzel şeylerinden biri ve gerçekten mutlulukla var bir ilgisi Cemal üstat. 

Sağlıkla olan alakası bir yana, duygusal olarak da şöyle taptaze bir sofrayla güne başlamak insanı pek mutlu ediyor. Ben de bu öğüne pek fazla önem verdiğim için arada alternatifler arıyorum, devamlı aynı şeyleri tüketmeyelim diye hani. İşte bu kolay ve pek lezzetli tarif de ara ara yaptıklarımdan biri.

Malzemeler de pek kolay:
İnce dilimlenmiş ekmek
Beyaz peynir
Sucuk
2 Yumurta
Kekik 

Önce fırını 180 dereceye ayarlayalım ki ısınmaya başlasın. 
Sonra beyaz peynirleri ister ufak ufak kesin, ister ufalayın, ikisi de olur.
Sucukları da küçük küçük kestikten sonra, iki yumurtayı üzerlerine kırıp iyice karıştırın.
Yağ eklemeyin, zira sucuklar pişince kendi yağını bırakacak karışıma. Ekstra tuz eklemeye de gerek yok, yine sucuk ve peynirin tuzu gayet yetiyor tat olarak.

 

Ardından ekmeklerin üzerine dağıtıyoruz bu harcı. Fırına atmadan önce de güzel kokulu birer tutam kekik üstlerine. Yumurta pişene, peynir eriyene dek, kısa bir süre fırında pişiriyoruz sonra. Klasik beyaz ekmeğe de ayrı yakışıyor bu tarif.


İşte bu kadar. :)
Müthiş lezzetli ve pek pratik ekmek pizzalarımız hazır.



* 

26 Ekim 2016 Çarşamba

Nikos Kazancakis Mezarı, Girit

Bugün Nikos Kazancakis'in ölüm yıl dönümü.

1883'ün Şubat'ında Girit'te doğuyor, derinlerde bir ömür yaşıyor, derin sorular soruyor, sorduruyor, ardından 26 Ekim 1957'de veda ediyor yaşama. Her ne kadar "Zorba" kitabı ile öne çıksa da Türkiye'de, başka birçok eseri var pek vurucu olan. Kitaplarında sorduğu soruları seviyorum en çok, kendi soruyor gibi yapıp senin alt üst eden, kendi içinde o soruyu günlerce tekrar etmene sebep olan bir üslup.

Birkaç hafta önce, Kazancakis'in Girit'teki mezarını ziyaret ettik. Bu, benim hayal listemdeki maddelerden biriydi doğrusu. Bugün de ölüm yıl dönümü olunca, özellikle bugüne hazırladım bu yazıyı. Yazı diyorum ama, aslında O'ndan sevdiğim parçalar ve bol fotoğraf görecek, siz de Kazancakis'i mezarında ziyaret etmiş gibi hissedeceksiniz dilerim.

Girit'te, İraklio şehrinde yer alan mezar, şehir merkezine oldukça yakın. Kısa süreyle arabayla tepeye doğru tırmanıp yürümeye koyuluyoruz önce. Dört yanda tabelalar yardım ediyor yolu bulmamıza; Kazancakis Giritliler için de oldukça önemli bir değer.


24 Ekim 2016 Pazartesi

Hollanda Günlükleri - 3

Abim Gökçeada'da doğmuş, ben Artvin'de. 

Güzelim Artvin'in Borçka'sında doğduktan sonra ben, Türkiye'nin birçok şehrinde yaşayarak geçti çocukluğum. Ardından lisenin ikinci yılında İstanbul'a döndük; lise bitti, üniversite, iş hayatı derken yıllar yılı İstanbul'daydı hayatım. Okulum Beyazıt'taydı, iş yerlerim Taksim - Etiler'deydi, yani hep insanüstü mesafeler gitmem gerekti evden okula-işe. Başta bu nedenle hafta sonlarımı genelde uyuyarak geçirmeyi tercih edenlerdendim, veya kısacası "evde kalarak" diyelim. Zaten çıksam nereye gidecektim, ne kadar zamanda gidecektim? Varana dek yorulup tüm süreçte aklımda dönüş yolunun huzursuzluğu olacaktı; en iyisi evde kalmaktı. 

İşte bu kafayla geçen yıllardan sonra, ben ki pek sıkı bir yeşil-mavi aşığıyım, buralar bana pek iyi geldi. Öyle ki, çok kısa sürede İstanbul'da hayal edemeyeceğim yerlere, üstelik insanlar akın etmemiş şekilde ulaşabiliyorum burada. Her şeyi boşverin, bu gerçekten bir lüks benim gibi yaşamış biri için. Toprağa ihtiyacım vardı yıllardır, ıslak yapraklara, ağaçlara, ağaç dalları arasından güneşin sızmasına ihtiyacım vardı.

Sıkıca giyindik, atladık bisikletlere. Gidip gelene, gezene kadar 10 kilometreden fazla sürdük tüm gün. 


21 Ekim 2016 Cuma

Hollanda Günlükleri - 2

Yağmurlu bir (oo çok enteresan) Hollanda akşamından merhaba,

Evet sayın okur, yaklaşık 5 gündür a-ra-lık-sız yağmur yağıyor. Yağsın, vallahi severim bak. Ama misal sabah 11'de salonda ışık açmak zorunda olmak da gri rengine karşı derin hisler beslettiriyor. Bir yerden sonra harbiden kasıyor yani. Bu paragrafımı "nöyö höp avropoyo övöyörsönöz" diyenlere armağan ediyorum. Fenalık basıyor karanlıktan, ama mumdu loş ışıktı güzelleştirmeye çalışıyoruz efendim. 

19 Ekim 2016 Çarşamba

Keşfetmelik Blog: Mommy's Food

Bugün size enteresan bir yaşam hikayesi anlatmak, pek güzel bir insan ve bloğuyla tanıştırmak istiyorum.

Son zamanlarda doğal yaşama, sade fotoğraflara, o çabasız ama özenli içeriğe sahip bloglara ayrı bir ilgi duymaya başladım. Hani girer okur, fotoğraflarına bakarsınız da içiniz ferahlar, okumanız bittiğinde ilham dolmuş hissedersiniz hayata karşı, tam o hesap. Bu yüzden herkesin yararlanabileceği, kaliteli içeriğe sahip adresleri anlatmak büyük keyif benim için

Mommy's Food da, özellikle sade ve değerli içerik isteyenler, anne-babalar, ek gıda, beslenme ve tarifler hakkında bilgi almak isteyenlerin atlamaması gereken bir blog.   Ama bundan önce, bu bloğun sahibi Ceren'den ve alışılmadık - güzel hikayesinden bahsedelim kısaca. Kendisi bloğunda daha ayrıntılı anlatmış ve okudukça film izler gibi hissediyorsunuz, zira...

Ceren 1981 doğumlu, pek güzel enerjili bir kadın. Küba'da tıp eğitimi alıyor, dünyanın dört bir yanında hayallerini takip ediyor. Eşi Rogelio ile bir de oğulları var: Mateo Kerem. 


Van'da da yaşamış Ceren, Ankara'da da, Havana'da da, Madrid ve Barcelona'da da. En son Norveç'e taşımışlar hayatlarını, yaşamları gibi rengarenk bir de bloğu var şimdi. Henüz bir çocuk sahibi olmasam da merakla okuyorum, her okuduğum yazısında bir şeyler öğreniyorum mutlaka. 

Gerçi bloğu sadece bebekler ile ilgili değil, misal kinoa sevenleri bekleyen güzel fikirler de var. Özellikle bu aralar farklı tariflere sarmış biri olarak, benim için daha da ilginç hale geliyor bu adres o yüzden. Hani yeni bir post eklediğinde heyecanlandığınız bloglar olur ya, tam o. ağıda paylaşımlarından bir renk görebilirsiniz. 


Kısacası sayın okur, bu aralar farklı blog önerileri, keşfetmelik yeni yaşamlar ve tecrübeler, ferah ve keyifli, kaliteli içerik arayanlara uğramalarını tavsiye ediyorum heyecanla. Son zamanların favori bloglarından biri benim için. Ayrıca Mommy's Food bu yazıyı okursa kendisinden ricam, arada doğa harikası Norveç'ten fotoğraflar da göstersin bize. :)


* 


 

18 Ekim 2016 Salı

Peynirli Taze Ispanak Salatası

Yemek yapmayı, özellikle de alışılmış şeylerin dışında  bir şeyler denemeyi çok seviyorum. Gerçekten "sanat" gibi geliyor bu bana, ruhumu besliyor adeta. Bir de yaptıklarım beğenilirse daha ne olsun zaten, çok garip bir mutluluk veriyor insana.

Ne mutlu ki çok zengin bir mutfağımız var; fakat genelde bilindik şeyler yapıp - bilindik çemberin içinde kalabiliyoruz. İşte bugün de böyle hissettim ve farklı bir salata yapayım istedim. Cumartesi günü Deventer pazarından aldığım tazecik bebek ıspanaklarım aklıma geldi, bir ıspanak salatası yapayım dedim öyleyse. Üstelik ıspanakları hiç pişirmediğimiz için vitamini de mis gibi kalıyor ve daha huzurlu yiyor insan doğrusu.

17 Ekim 2016 Pazartesi

Hollanda Günlükleri - 1

Yaklaşık 20 gün oldu; "Hollanda'da yaşıyor olma" hali artık daha tanıdık, daha benimsenmiş halde aklımda. Özellikle ilk günlerde Erasmus döneminde de burada olmamın ne büyük şans olduğunu düşündüm hep. Aksi takdirde sudan çıkmış balığa dönerdim diyorum, kolay bir psikoloji olmuyor zira. Yavaş yavaş benimseniyor evler, sistem, lisan, yaplar-yapmalar, normaller-anormaller, biraz daha şekillenmeye başladı her şey. 

Bu sabah çok erken kalkıp IND'ye gittik. Hollanda'ya sonradan gelen birinin ilk öğreneceği şey belki de IND; bu kelime hala çok garip gelse de "göçmenlik bürosu" gibi bir şey yani, adalet bakanlığının uzantısı bir oluşum. Oturma-çalışma izni vesaire için buraya geliyorsunuz. Biz de o yüzden geldik; Yunanistan'dan olan oturma kartım yüzünden vizesiz kalabiliyorum ama çalışamıyorum. Bugün de Hollanda'ya kayıt olmak üzere oturma ve çalışma iznine başvurduk; pek şükür ki işler düşündüğümüzden iyi gitti, çok yakında çalışma iznim de çıkmış olacak sanırım. Şu an kafamı kurcalayan en önemli başlıklardan biri iş mevzusu; nasıl yaparım, nerede yaparım, ne zaman yaparım? Bugün birkaç yere başvurdum ilk defa bakalım. Arada İstanbul'dan da başvurduğumda dahi arayan-dönen sıkça oluyordu, o yüzden çok pozitifim ama seveyim de istiyorum bulacağım işi. Her şey çok yeni hala, bakacağız durumlara, kısmet efendim. 

3 Ekim 2016 Pazartesi

Hollanda'ya taşındım.

Başlık yeterince net olduğuna göre, konuya girelim.


Blogda da –elbette- yazacağım şahane bir Girit tatilinin ardından, geçtiğimiz cuma günü, resmen ve fiilen, görünen o ki kalıcı olarak, Hollanda’ya taşındım. Beklediğim üzere hayatım oldukça ani bir biçimde, oldukça sert bir biçimde değişti. Ailemden uzağa gitmek, bir evi geçindirmek – idare etmek, ne bileyim sürekli yemek yapmak zorunda olmak gibi enteresan değişiklikler? Misal az önce fırından yemek çıkardım yazıya ara verip, gibi. 

18 Eylül 2016 Pazar

Türkiye'de Son Gece

Aslında yazının başlığını "Türkiye'de Son Gece ve Farkedilmeyen "Son Kez"ler" yapacaktım ama, en iyisi bunu yazının içine ekleyeyim dedim. Evet efendim, bugün benim Türkiye'deki son gecem. Yarın Selanik'e geçiyorum ki, geçiş o geçiş. Oradan önce kısa bir Girit'e, sonra artık "evim" olacak yere, Hollanda'ya.

Burada farkedilmeyen son "kez"ler kavramı benim için pek mühim. Zira uzun zamandır, sonunda bu gün vardığında, bunu dememek için çabaladım ama, gerek hayat gerek ertelemeler derken yine bunu söylerken buldum kendimi.

Galata'dan Sirkeci'ye son kez yürümüşüm, fark etmedim.
Tramvaya son kez binmişim, fark etmedim.
Bazı insanları son kez görmüşüm, fark etmedim.

Yok yahu, duygusallıktan yazmıyorum bunları. Garip bir donukluk ve şok hali var üzerimde. Hep söylüyordum "olayların yeteri kadar farkında olmadığımı kabul ediyorum" diye. İşte gün geldi, usul usul "fark etmeye" başlıyorum "başıma geleni". 

Bugün evimde de son gecem. 

Yaşamımdaki çok önemli bir kırılma noktasına varıyorum bugün. Düşünmediğim, düşünemediğim kadar derin değişiklikler oluyor şimdi hayatımda. Ne uzun ne kısa, 24 yıllık yaşamım boyunca alıştığım çoğu şey aynı anda değişiyor, tepetaklak. Lakin iyiye doğru sanırım, temennim o.

Ama, 

... gücüm yerinde, umudum yerinde, hevesim yerinde; güzel şeyler olması için - daima güzel günler için elimden geleni yapacağıma söz Melerence. Bazen işler hayattan veya senden dolayı "istediğin gibi" gitmezse, yılma. Kapı açılana kadar tekmelemek en önemli işlerinden artık. Yorulsan da koşmaya devam etmek, hayallerine koşmaya devam etmek kısacası, yapacağın en önemli şeylerden biri. Hayat seni iyiden iyiye yorduğunda kırılma. Hayata kırılma. Hep inandığın gibi, her şeyin doğru zamana ve yere baktığını unutma. Çalışanın karşılığını er ya da geç alacağını unutma. Yapacakların için yaptıklarını anımsa; şimdi gaza basma vakti işin özü, çalışan demir pas tutmayacak... Anımsa.

*

17 Eylül 2016 Cumartesi

Yunanistan Market Alışverişi ve Fiyatlar

Daha önce ayrıntılı bir "Yunanistan'dan ne alınır?" serisi yazmıştım. İlk burada, ikincisi ise burada. Bu yazıda belirttiklerim hala geçerliliğini koruyor; lakin bir de bu defa yaptığım Yunanistan alışverişini birkaç not ile paylaşmak istedim. 

Yunanistan'da yaptığım alışverişleri hemen her zaman yerel marketlerden yapıyorum ki, benim için ilk sırada Masoutis geliyor; en ünlü ve yaygın Yunan süpermarketlerinde biri zira. Bu ufak alışverişi de Selanik'teki Masoutis'ten yaptım, yine de bunların Yunanistan'daki hemen her markette bulabileceğiniz ürünler olduğunu hatırlatmakta fayda var. Sadece ne aldığımı göstermektense, ayrıntılı fiyatlarını ve ürünlere dair bilinmesi gereken notları - Yunan sosyokültüründe yer alan özelliklerini de yazmak istedim ki, Yunanistan'ı daha yakından tanımak isteyenlere yardımcı bir yazı olsun.