31 Aralık 2013 Salı

Iyi Hisler

İyi hisler var içimde.

İki saatten az kaldı "01.01" ile selamlaşmaya. Tarih gibi, her şeyin sıfırlanacağı, en güzel, en pozitif duyguların ruhu dolduracağı, mutluluk dolu bir yıl olsun dilerim. İyi hisler var içimde...

Gerçekten, "ölüvermek" çok kolay. Başkalarının fikirlerini alsanız da, yalnızca kendi yüreğinizle karar verin dilerim; ruhunuzda, içinizde hissettiğinizi yapın. Hataysa, yeni bir şey öğretecek demektir hayat; değilse, daha ne olsun. :) 

Dileklerimizin, hayallerimizin yolunda güzel adımlar atmayı, çok çalışmayı, hak etmeyi, ruhumuzda çizili resimler içinde yaşayabilmeyi diliyorum. Zaman çok hızlı geçiyor, bunu her daim akılda tutarak, her bir saniyenin hakkını vererek yaşamayı diliyorum. Yetmiş yaşına geldiğinizde "Ne de güzel bir ömür yaşadım, dilediğim gibi..." diyebilmenizi diliyorum. Bugün, yarınlarınız için hayal ettiğiniz yaşama yakışır şekilde hareket etmenizi diliyorum. 

Ailenin kıymetini her an hatırlamanızı, iyi insanlarla dolu, şefkatli bir ömür geçirmenizi, çok sevmenizi diliyorum.

2014 tüm dünyaya şefkat getirsin, mutlu yıllar!

29 Aralık 2013 Pazar

Çocukluk Yılları ve Aklımdaki Kareler

Öncelikle sosyal mesajı verelim: Siz siz olun, "Yaşı küçük, hatırlamaz ilerde." demeyin, çocukların yanında laflarınıza, hareketlerinize özen gösterin. İnanın, hatırlanıyor. Bu bazen iyi, bazen sevimsiz durumlara neden olabiliyor tabii; ama ben memnun oluyorum. Akrabalarınızın, arkadaşlarınızın size nasıl davrandığını, yaşadıklarınız karşısında misal 5 yaşındayken ne hissettiğinizi hatırlamak güzel, garip bir his.

Küçük yaşlardan hatırlananlar genelde "küçük karelerden" ibaret... Malum, bilincin çok kuvvetli olmadığı, yıllar öncesi dönemlerden bahsediyoruz. Ben de aklımda yer etmiş birkaç sahne anımsadım. Bakalım neler kazınmış "o küçük çocuğun" aklına. :)

*7-8 yaşlarında annem her günkü gibi (ilk değildi yani) işe gitmişti. Neden özellikle neden o sabah bilmiyorum; ama gittikten sonra annemi çok özleyip, dolabındaki tiril tiril-soğuk bir bluzundan kokusunu koklayıp ağlamıştım. Akşama gelecekti yani, ama.

*Karşı komşuya emanetken, evimizin en alt katındaki pet shop'un önünde, kafeste duran hemstır elimi ısırıp kanatmıştı. Komşumuz da deli gibi panik olup pansuman yapıp bir sprey falan sıkmıştı parmağıma. O paniğini hatırlıyorum.

*Bir kurban bayramında evin önünde koca bir inek kesmişlerdi. Kafasına yakından baktığımda gözlerinin hala hareket ettiğini görmüştüm. Uzak tutun çocukları şu olaydan...


*6-7 yaşındayken, nereden bulduysam, ayak tırnaklarıma lacivert oje sürmüştüm. Akşam babam "O ne öyle, siyah oje mi sürülürmüş?" deyince, ben çok ciddi, "Siyah değil baba, lacivert o." dedim. Karşı koltuktan annemin kıkırdayışını hatırlıyorum. :)

*Babaannem ile dışarı çıkmıştık. Yine baya küçüğüm... Sanırım ilk kez iskender kebap yiyecektim, çünkü ne olduğunu bilmediğimi hatırlıyorum. Nedense babaannem yememişti, sadece "çocuğu doyurayım" gibi bana istemiştik. Sonra ben herhalde biraz hızlı-kaba yemişim ki :)) babaannem "Yavaş ye çocuğum, hiç mi restauranta falan gitmiyorsunuz siz?!" demişti. Unutmam babaanne.

*İzmir'de Kipa'dan çıkmıştık. İkili paketti sanırım, poğaça almıştık. Ben de yürürken açmaya çalışıyordum, annem de iki adım önden gidiyor. "Servise binince açarsın, düşüreceksin şimdi!" dedi. Dediği anda paket aniden açılıp poğaçalar yer ile buluştu. Annelerin sözü dinlenir!

*İlkokul 1'e giderken, alt katımızda Gülçin diye bir kız oturuyordu. Neden böyle bir akım başlattık bilmiyorum ama sürekli birbirimize hediye götürüyorduk; hediyenin özelliği içinde küçük ve çok saçma bir şey olması (bir adet domates gibi) ve o "hediyeyi" böyle sekiz on kat gazeteye sarıp açmasını zorlaştırmaktı. Başka işimiz yokmuş demek ki.

*Ağabeyimin "Action Man"i vardı; erkek barbie'si yani. :) Biraz da eskimişti... Ona uzun bir ip bağlayıp balkondan aşağı sarkıtıp arabaların önüne falan denk getirmeye çalışıyorduk. Of.

*Hahaha... Ay hala gülüyorum buna. :)) Benim salak ağabeyim bir ara balık tutmaya sarınca, babam şu uzun sopalı oltalardan almıştı. O dönem hemen her hafta sonu, halamın da yaşadığı Çeşme'ye gidiyor, balık tutuyorduk. Sonra bir hafta içi evdeyken, benim zeki çocuğum sıkıldığı için balkondan aşağı sallıyor oltayı, balık tutmuş gibi çekiyor sonra. Tekrar atıyor, tekrar çekiyor... Sonra bir attı, misinanın ucundaki kanca karşıdaki elektrik teline takıldı. Ben de başladım gülmeye. "Ne salaksın, kesmek zorunda kaldın misinanı şimdi." dedim. Sonra bu akıllı kopar kendiliğinden deyip çat diye oltaya asılınca trafo patladı. :D Hahahaha... Baya elektrik telleri koptu, kıvılcımlar falan çıktı, polisler geldi. :D Aaaa işin en güzel yanı, akşama da milli maç vardı ve tüm sitenin elektrikleri kesildi o gün. :)) Oradan da gözümde şey kaldı, ev 2. kattaydı ve polisleri izliyordum ben arka pencereden. Bir tanesiyle göz göze geldik, "Sen mi yaptın bunu?" diye seslendi cama, ben de içeri kaçtım. 

*İzmir'de bir evimiz tam tren yolunun önündeydi. Tren geçerkenki tangırtıya alıştığımı hatırlıyorum.

*Yine İzmir'de babaannemle ilk kez dolmuşa binecektik. Yani, ben herhalde ilk kez binecektim veya adını ilk kez duymuştum. Babaannem "dolmuş bekliyoruz" deyince, ben donmuş anlayıp, ne acaba bu ya diye tavanındaki buzlardan sular damlayan bir araç hayal etmiştim. Realite yıktı beni tabii.

*Evka-2'de mahallede tiyatro organize edip yukarıdaki düğün salonundan sandalye ödünç alıp onları taşıyorduk. Basket sahasındaki potanın altını da çarşafla çevirerek kabin haline getirip, makyaj falan... Neyse.

*Yine İzmir, yine babaanem, yine bir "ilk kez" vakası. 7-8 yaşındayım en çok. İlk kez trene binecektik. Treni beklerken, ben oradaki görevliye "Hiç buraya atlayıp intihar eden oldu mu?" diye sormuştum. Belli bir manyaklık var tabii DNA'da.

*Güneşin geceleri aya dönüştüğünü düşünüyordum. Akşam vakti hem aydınlık olur, hem de silik olarak ay çıkar ya, yıkıldığım an.

*Kadıköy'deki apartmanımızın çıkışında mavi-yeşil kağıt 250 bin lira bulmuştum. Kafamda gazetede "Yerde 250 bin lira bulan küçük kız loto oynadı, yaşamı değişti." haberlerini hayal ederek gibi loto oynamıştım. Çıkmadı bir şey.

*Kadıköy'deki evde doğum günüm için arkadaşlarım eve gelmişti. Canan diye benden daha küçük bir kız, saçımın simli olduğunu görünce "ben de isterim" dedi, bir yandan sürerken diğer elimde sim şişesi açık kalmış, o elimi de bükmüşüm. Kızın kafası sim doldu dağ şeklinde. Sonra ben yeni banyo yaptım diye ağlayarak evine gitti. Ama beni en çok kıran, giderken getirdiği hediyeyi de geri almış olmasıydı.

*Çok sıkı bir Leonardo DiCaprio hayranı olan ben, dergide "Starların Adresleri" başlığında verilen yazıda, Leonardo'ya mektup yazmak için 7 yaş İngilizce'mi kasıyordum. Yazılan ama gönderilmeyen mektuplar; sen hiç duymadın ama ben yazdım Leo.

*Geceleri yıldızlara bakarak "Allah'ım ne olur, yarın sabah benim de sihirli güçlerim olsun." diye dua ediyordum. Ya sisteme aykırıydı, ya da gitmedi sesim.

*İlkokulda Furkan diye bir çocuk vardı. Sürekli "Ben büyüyünce küpe takacağım, saçımı da uzatacağım." diyordu. İki yıl önce gördüm, çocuk baya "hacı" olmuştu. Evdeki hesap...


*Henüz Çeşme çok ünlü-magazinsel bir yer değilken, hemen her haftasonunu orada geçirirdik. Halam orada yaşıyordu, bir de (hala anlamıyorum neden) genelde kışlık eşyalar satan bir mağazası vardı. Bir de takı tasarımı yapardı, şimdi ultra profesyonel oldu tabii. Neyse, ben de bir anahtarlık yapmıştım onun malzemelerinden. Öğlen uyumayanın akşam mağazaya gidemediği günlerden birinde yine, anahtarlığı cam tezgahın içine bıraktım. Dışarda otururken, halam az sonra yanıma gelip elime 12 lira (Unutmam!) verdi ve "Az önce bir turist anahtarlığını almak istedi." dedi. Bu arada yıl 2000 falan, 12 lira ne demek?! O anki mutluluğumu anlatacak kelime yoktur.

*Ağabeyim, kuzenim, ben Çeşme çarşısında sıra sıra bindiğimiz bisiklet turları, çarşıdaki taşların tırtırıtırıtır eden zorlu yolları.

*Çeşme Sahil'de özellikle geceleri parıl parıl parlayan Sakız Adası'na bakıp dev sarı kulaklıktan Yunanca radyoları dinlediğim huzurlu dakikalar.

*İzmir'de Fedon'a sarmıştık. Ben 3-4 yaşındaydım, bak hatırlıyorum. O kadar çok dinliyorduk ki babaannem kasedi alıp "Attım bak attım yeter yok." diye kasedi saklamaya çalışınca biz Ali Can ile saldırıyorduk.

*Çeşme'deki mağazanın önünde "ucuzcu sepetine" ben bakıyordum. 7-8 yaşındayım. Bir turist kızcağız geldi, "How much?" dedi. Tamam, güzel, onu anladık. 13 lira demem lazım. Sepetin altından parmaklarımla "One, two..." diye sayıyorum ki 13'e kadar gidip hatırlayayım. Kız yüzüme bakıyor. O baktıkça ben panik olup baştan başlıyorum. Öyle üç kere en baştan one, two başlayınca içimden, kız herhalde ne bakıyor yüzüme bu deli diye gitti. Sonra içeri koştum anneme sordum, söyledi. Az sonra kız oradan geçiyordu, al ya da alma ben söyleyeceğim edasıyla elimi sallayıp "Thirteeen, thirteeen!" diye bağırdım. Ama gelmedi geri...

*Karşıyaka'da okuldayken acayip bir yağmur yağmıştı bir gün. Ben de romantik ruhlu bir çocukcağız olarak yağmurda bahçede dönmüş, oynamış ve sırılsıklam olarak sınıfa gitmiştim. Öğretmen baktı üstüme, hasta olursun eve git, dedi. O dönem de babamın ofisinde çalışan bir kız alıyordu beni okuldan, 7 yaşındaydım. Yolu biliyorum ama yolun yarısında teknik bir aksaklık çıktı. Koca bir cadde, karşıya geçmem mümkün değil. Baktım, baktım, geçer miyim, geçemez miyim... Ağlamaya başladım ben de. Sonra bir adam "Neler ağlıyorsun bakayıım?" dedi. "Karşıya geçemiyorum." dedim. :)) Sonra sağolsun karşıya geçirdi beni, sonrası kolay.

Derken, uzadıkça uzuyor bunlar, ne çok şey varmış aklımda! Bu arada bir kez daha farkettim ki annemi çok seviyorum ve İzmir'de yaşadığım çocukluk hayatımın en güzel günleriymiş. Ben çok keyif aldım ve gülümseyerek yazdım hepsini, gözleri bu satırlara dek ulaşan herkese teşekkürler. :)

Çocukları önemseyin...

Sevgiyle.





26 Aralık 2013 Perşembe

O nasıl para? O nasıl yürek?

Melerence'yi para ve metrobüs konularıyla kirletmemek üzere kendime sözüm vardı; ama bu konuyu konuşmamız lazım.

Malum, gündemde bazı sıkıntılı olaylar var günlerdir. Konu zaten çirkindi, para pul gerçekleri ortaya serildikçe daha da çirkinleşti. Bugün haberleri okurken, malum iş adamının Nazmi Ziya'nın bir tablosunu açık arttırmadan 1 milyon 50 bin liraya aldığını okudum. Dur şimdi, yaşlılar tayfasından sayılırım artık iyi açıklayalım: 1 trilyon 50 milyar eski parayla.

Birkaç gün önce ise camları kırık bir evde ölen küçücük bir Ayaz bebek. Tablodur, sanattır, değerlidir falan filan. O 1 trilyon 50 milyar paranın 100 lirası Ayaz'ın annesinin elinde olsaydı da, yakacak bir şeyler alsaydı, hem Ayaz bebek ölmezdi hastalıktan, hem umut doğardı hayatlarına, senin ağız bükeceğin 100 lirayla. O nasıl para? O nasıl yürek?

Ne zengin bir ailem var, ne zengin olacak halim. Belki diyorum o yüzden, anlamıyor muyum o psikolojiyi? Ama yok... Akıl var. Yürek var. İşim gereği bir moda dergisini raporlamam gerekiyordu, kıyafetler aksesuarlar... Bir bluza sırf etiketindeki marka yüzünden 2000 Euro verilir mi? O nasıl para, o nasıl yürek? Eğer senin giydiğin gömlekle 10 çocuk okutuluyorsa, omuzlarında o çocuğun geleceğini de taşıyorsun...

O nasıl para? O nasıl yürek?

Yunan Çikolata Tanrıçası: Lacta

Bugüne dek duyduğunuz Alman, Belçika Çikolatası efsanelerini unutun.

Lacta, Yunanistan'ın en ünlü çikolata markası -ki devamlı valize depolayıp Türkiye'ye getirdiğim halde iki güne bitiveriyor. Yunanistan'dan ne almalı? sorusuna da bir diğer cevabımızı bulmuş oluyoruz böylece. Gün olur da tatma fırsatı bulursanız, beni daha iyi anlayacaksınız.

En az Lacta kadar ünlü olan bir diğer marka ise Soko-Freta. Aslında bu bir gofret markası ve Türkiye'deki şu kırmızı "çikolatalı gofret"in sahip olduğu imaj ile eşleştiriyorum bunu. Misal, ilkokuldaki çocukların en çok sevdiği, ailelerin çocuklara en sık aldığı, eski-klasik gofretlerden. "Gofret alır mısın?" demiyor çocuklar, "Soko-Freta alır mısın?" diyor. O denli köklü ve kabul görmüş bir marka. Tadı biraz daha sert, o yüzden şahsen Lacta'yı tercih ederim. Karşı kıyıya geçerseniz, Lacta ve Soko-Freta deponuzu iyiice doldurun derim!




18 Aralık 2013 Çarşamba

Dolunaylı Bir Selanik Aksamı

Akşamüstü, Selanik'in uzun balkonlu güzel evlerini izleyerek dar sokaklardan geçtik, Anastasia kapıda bizi bekliyor; dolunaylı bir Selanik akşamına davetliyiz...

Kenarında çiçekleri, uzunca bir balkon; etrafı lego gibi saran ve içime garip bir huzur veren Selanik evlerini izlerken, karşı tepede dalgalanan bir mavi beyaz bayrağa takılıyor gözüm. Nedendir bilinmez, dakikalarca izledim onu. 

Lafımı unutmayayım, yıllar önce, İstanbul Yunanistan Konsolosluğu'nda yanılmıyorsam, 2. Dünya Savaşı'na dair bir sergideydim. Dikkatimi çekti bir metin, "Kahraman Yunan Ordusu şöyle böyle korudu vatanını" diye anlatıyor... Nasıl garip geldi bana! Bir an kafam karıştı, yahu bu "standart" Kahraman Türk Ordusu değil miydi? Veya içinde "Yunan" geçen çoğu tarihi cümle genelde pek hayra yorulmazdı, ama? Çok şükür, ırksal tabulardan oldukça uzak yaşayan biri olmama rağmen, bilinçaltıma nasıl işlediyse o tabir, biraz daha ayılmama yardım etti o gün o metin. Herkesin kendi küçük dünyası var işte dedim, ne mutlu çıkabilene. Aynı bunun gibi, Yunanistan'da dalgalanan Yunan bayrakları görünce de bir an için garip hissederdim önceleri, komik de bir his aslında. O kadar alışmış ki gözüm kırmızı bir bayrak görmeye, bu yüzden şöyle bir sarsıveriyor insanı başka kültürlere uzanmak. Tam da bu yüzden uzanmalı ya, biz konuya dönelim.

O gün o bayrağa bakarak, karşıda gördüğüm evlerin içinde yaşayanları, onların nelere inandığını, hayatlarını, nelerden korktuklarını, yüreklerini hayal ederken hissettiğim duyguları hala hatırlıyorum. Bazı şeyler farklı olsa da, size iyi haber, mangal bildiğimiz mangal! Hamurunda var bu ülkenin o güzel mezeler, tıpkı Türk Mutfağı gibi, elinde tat var insanların. O bir yana, bu etlerin pişmesi çok mu uzun sürdü, bana mı öyle geliyor?!



Mezelerden...



Aşağıdaki "caciki", susuz yapılıyor. Et ile de şahane yakışıyor!


Alttaki meze mangalın üstünde demlendi de demlendi, tam yiyecekken Anastasia'nın annesi "Prosexe kaftero einai" dedi, yani dikkat et, acıdır, sıcaktır diye uyardı sağolsun. Anladım ki hakikaten kafteroymuş, ama çok çaktırmadım.


Bu da meşhur Yunan Birası...


Çiçekler tatlı kızım Giannoula'nın elinden.


Ve akşam çöktükçe, adım adım yaklaşıyor dolunayın ışığı...
Mia magikh nuxta...




Derken güzel anlar, güzel anılar oluyor ve bu güzel gece de bitiyor nihayetinde... Ama o güzel dolunayın, yine gecelerimizi güzelleştireceği günler yakın, o zamana dek sabır, sevgi, selam...

*



12 Aralık 2013 Perşembe

Spreek je Nederlands?

Yakın coğrafyalarda, misal Yunanistan gibi, bazı kültürel-geleneksel farklılıkları ilgi ve heyecan ile öğrenirken, bir yandan da mesela bir İskandinav ülkesindeki kültürü hayal ederdim. Gelenekler, inançlar, yaşayış, yemekler, her şey, adeta başka bir gezegen gibi gelirdi bize herhalde. 


Şimdi, bu gibi bir durumun içinde buldum kendimi ve çok daha iyi anlıyorum. Son zamanlarda hem gereklilikten, hem de severek Flemenkçe öğreniyorum. (Esasen, Belçika'da konuşulan dile Flamanca, dilin Hollanda'daki aksanına Hollandaca; bu ikisine ise genel olarak Flemenkçe deniyor.) 

Yeni bir dil öğrenmek, koskoca bir kültürü de karşınıza koyup alışmaya başlamak demek, -ki Hollandalılar gerçekten enteresan ve bizden çok farklı insanlar. Yabancı lisanlardaki gırtlaktan konuşma işini oldum olası sevmişimdir; fakat bu Hollandaca aksanının maşallahı var hakikaten, tam bir İngilizce, Almanca, Fransızca karışımı. Aslında gramer olarak İngilizce'ye çok benziyor ve Yunanca'dan sonra gerçekten çok kolay geliyor kavramak. Bir süre sonra da neredeyse bütün lisanların birbirine benzediğini görüyorsunuz.
Örneğin, Türk Mutfağı gibi bu denli zengin bir mutfaktan sonra, Hollanda Mutfağı hem komik geliyor bana, hem de "Yazık yahu adamlara!" diyorum içinden. Bir ülkenin en ünlü "yemeği" üzerine soğan kesilmiş patates kızartması olur mu yahu? Neyse ki hemen her şehirde Türk marketlerine rastlayabiliyorsunuz ve biraz daha kolaylaşıyor durum. Mesela aşağıdaki "çorba" en ünlü yemeklerinden biri: çiğ sucuk batırılmış bezelye püresi çorbası.



Hakikaten başka bir gezegene gitmişsiniz gibi, her şeyi baştan öğrenmek, kuralcılığının altında yatan "düzgünlük ve güven" kavramlarına şaşırmak, sahip oldukları planlı olma dürtüsünü aşırı bulsanız da sağladığı yararı gözlemlemek, farkı gözlemlemek, güzel şeyler, güzel bir doğa, güzel insanlar görmek. Bakalım neler olacak yakın gelecekte... 

Ne yapın edin, İngilizce'nin dışında yeni bir dil öğrenin derim... Tot ziens voor nu. :)


7 Aralık 2013 Cumartesi

Selanik'te Souvlaki: Spata

Selanik'te, souvlakinin en iyi adresinde, Spata'dayız.


Önce bir içeri girip keşif yapmak istedim, Selanikli oğlan da yanımda, rehberlik görevine hazır. İçeride, ne olduğunu tahmin edemediğim enteresanlıkta ve çeşitte bir sürü meze var, eğer souvlakinizi döner gibi lavaş içerisinde yerseniz, seçtiğiniz mezelerden de koyuyorlar içine. Yani, "öyle yeniyor".



Burada dönercilerde çoğunlukla dana eti olmuyor, domuz eti ve  tavuk eti bulunuyor genelde. Menüde olanları bir araştırma görevlisi edasıyla inceledikten sonra, geçen sefer de lavaş ve meze ile yenilen souvlakiden tattığım için, bu defa çöp şiş olanı denemek istedim. İlk gelen, pide ekmeği ve içecekler oldu. Altı üstü yemek yiyeceğiz, değil mi? Mesela yıllardır aşina olduğunuz markaların altında Türkçe dışında bir lisan yazması bile, garip bir his yaratıyor bende. Sanki, "Burada da hayat var." diyor insan. 




HAPPY ENDING!

Souvlakilerimiz hala ne olduğunu bilmediğim bir meze ile birlikte geliyor. Hayatımın en güzel tatlarından biriydi yine, şiddetle tavsiye! :)


Bu arada tüm bunlar 9.80 Euro tuttu ve iyiice doyduk. Bir de, garson kız souvlakiyi getirdikten sonra, bir bant yapıştırdığı fişi masanın kenarına yapıştırıp giderek enteresan bakışlarımın hedefi oldu. Fiş hala bende, kenarında bandıyla. :)

Gidiniz, yiyiniz, yazınız, mümkünse kalınız. 

Sevgi ve selamlar, na eiste kala!