27 Temmuz 2015 Pazartesi

Yazın çay içmek mi?

"Çay harareti alır!" mı? 

Yoksa Türkiye'nin en yoğun ürettiği ürünlerden biri olan çay, yaz sıcaklarında içilmeyecek diye ortaya atılan bir marketing projesi mi?

Açıkçası uzun yıllardır profesyonel çay içiciyim, ama bu sorunun cevabını hala bulamadım. Tek söyleyebileceğim "Vallahi aldı harareti." diye hiç hissetmediğim ama 40 derecede bir elimde kağıttan yelpaze, çay içmeye devam ettiğim.


Yunanistan'da çay kültürü pek yoktur; içildiğinde de sallama çay içilir. Yunanistan'ın olayı kahvedir, zaten yaz aylarının bir numaralı içeceği de buzlu frappe malum. 

Bir defa Yunanistan'dayken çay içmek isteyince şunu duymuştum: "Neden, grip mi oldun?" (??!)

Bir diğer sefer de, Yunan bir arkadaşımla bir yaz İstanbul'da otururken, ben farketmeden "Ay çok sıcak!" diye diye, bir elimde çay, kendimi zorlaya zorlaya kupayı götürüyorum. Bizimki hayretler içinde; gözünü dikmiş bana bakıyor. Zaten çay sipariş edince de açılmıştı bir gözleri, anlam veremiyor çocuğum. Ben de öyle farkettim "biraz garip olduğumuzu" bu konuda. "Yazın çay içilir mi?!" dedi, "Bir yandan da sıcaktan bayılıyorsun!"

Bizim iş bu karikatür gibi olmuş; bir yandan ağlarken sıcaktan, diğer yandan çaya devam. J


Ben üniversite sınavı döneminde alıştım çay işine, sonra da duygusal bir bağımız oluştu malum. Bugün de hava İstanbul'da ÇOK sıcak, yine bu yazıyı elimde bir koca kupa çayla yazıyorum. Aslında demirim oldukça düşük benim, çayın besinlerdeki demiri bağladığı malum. "Azaltsam" iyi olacak ama, gerçekten özellikle sabah erkenden ve akşam şöyle bir oturunca çay içmezsem, garip bir eksiklik oluyor içimde. 

İşte bugün de böyle çılgın bir sıcak var İstanbul'da dediğim gibi, kendimi yine çay içerken bulunca "çayın harareti alma" işine kızdım galiba rahatlamak için, oradan buralara geldik. Kısacası, farketmesek de toplum olarak baya abartmışız bu işi. Bir okumak lazım ama, demire dikkat ettikçe, seviyorsanız için bence. J

*



21 Temmuz 2015 Salı

Suruç ve Gerisi

Farkettim de, Türkiye'nin pek tanınmayan bölgelerini yapılan katliamlardan, zalimliklerden, önlem alınmadığı için yiten cananlar, şefkat ve ahlak yoksunu ağır darbelerden öğrenmeye başlamışız... Suruç. İstemezdim böyle tanışmayı...

Duramıyorum yazmadan. Dün izledim patlama anını. Öyle bir saniyelik... Şehirlerinden kalkıp kilometrelerce yol aşmış, aynı amaç için buluşmuş güzel gülüşlü çocuklar var önce. Sonra uçuşan saçlar, savrulan bedenler, parlayan bir ateş...

Bir de kendimi küfür etmemek için zor tuttuğum "insanlar" var... Hala "ama" diyen, hala ırklardan bahseden, hala bu kadar iğrenç bir yüreğe sahip olan bir ton mahlukat...

Saldırıyı malum grup üstlenmiş dediler bir. Bilmiyorum doğru mu sonuçta; fakat bildiğim şey, son yıllarda artık İstanbul'dan da Türkiye'den de korkar olduğum. Taksim'de çalışıyorum, her gün İstanbul'un kalbinde yürüyorum, metroya biniyorum ve "Neden şimdi olmasın?" diyorum içimden. O güzel çocuklar hayal eder miydi, bir gün sonra tüm Türkiye'nin acıyla onları konuşacağını... Ne büyük acı Allah'ım... Dün işten çıktım, daha her şey yeni duyulmuş. İstiklal'de bir topluluk yürüyor bağıra bağıra, gözlerim doldu... Ne hale geldi bu ülke, bu insanlar, nasıl bir bölünme bu birbirimizden nefret eder olduk... Malum parti yandaşı tanıdıklarım hiçbir şey paylaşmıyor sosyal medyada... Ne alakası var siyasi görüşünüzle bunun, konuşsanıza diye bağırmak istiyorum... Ne iğrençlik Allah'ım... Söz bitiyor, yarına inanç bitiyor; korku başlıyor, çekinme, acı, oracıkta yanıveren insanların üzerinden yapılan ahmak yorumlar başlıyor... İnsan nasıl dayanır buna, kendi ülkesinde bunlara şahit olmaya? Kendi insanını bu kadar aşağılık görmeye nasıl dayanır?

Hangi akım, hangi lider, hangi parti sizi insanlığınızdan çıkacak, bu kadar zehir dolu mahlukatlara dönüştürecek kadar yönetiyor... Neden herkesin sesi çıkmıyor? Neden herkes ayaklanmıyor? Toplumuna inancı kalmamış, şefkatini kaybetmiş bir topluma yarın çocuklarımızı nasıl emanet edeceğiz, nasıl okula gönderip arkamızı döneceğiz diyor insan... O kadar karmaşık ki duygular, o kadar acı ki her şey. Sosyal medyada gördüğüm birkaç "eleştiri" hele, Allah aşkına neye eleştiriniz? İnsanlar parçalanmış, neyin eleştirisi?! Nasıl kalpsizsiniz, nasıl kapkara ruhunuz; bir de "dindar" takılan insanlar... Merhametsiz insan Allah'tan boşuna merhamet beklemesin! Allah ıslah etsin hepinizi.

Bir yanda o güzel insanlar, güzel amaçları, güzel düşünceleri, kardeşlik tınıları, rengarenk ruhları, yardım eli uzatan bedenleri olan güzel gençler ve ablalar, ağabeyler... Diğer yanda bir türlü birilerinin köpeği olmaktan başka hiçbir şey olamayan, yönetilmeden rahat edemeyen, kendi kanatlarıyla uçmaktan korkan, zalim, cehalette boğulan, merhametsiz, karşısındakini dinlemeyen, saldırmaktan başka şey bilmeyen mahlukatlar... Lanet ettiğim şeylerden birini, "acı karşılaştırmayı" pek seven, canı yanmış birine "Şu öldüğünde de öyle dedin mi??" diyecek kadar şeref yoksunu olan mahlukatlar.

Son 10 yıldır hızla değişen, zalimleşen, ayrışan, nefretle dolan, şefkatini "ırka, dine, görüşe göre" kullanan bir ülke, zalim bir toplum olduk. Çocukluğumdaki Türkiye mükemmel olmasa da, hiçbir iz kalmadı artık o dünyadan. Korku dolu her yer. Çocuklarımızı emanet edemeyeceğimiz kadar nefret dolu bu topraklar. 

Ama ne mutlu ki biliyorum, hala iyi insanlar var... "Oyuncak götürmüşler yani." deyip, başka amaçla gitseler ölmeyi hakederlerdi mantığını kuran ahmaklar da olsa, hala bu topraklarda umut var. Kimseye beddua etmeyeceğim, tek dileğim bu güzel çocukların bedenlerini parçalayanlara, bu yüreğe, bu zihniyete ve bu düzene ses çıkarmayanlara, müstahakları ne ise o verilsin. Bu dünya üç günlük, bunu da unutmasınlar.

Affedin çocuklar...



20 Temmuz 2015 Pazartesi

Hollanda'da yaşamak ister misiniz?

"Yazı, 2017 Ocak ayında güncellenmiştir."
 

"Hollanda'da yaşamak istiyorum!"

Her gün bu başlık altında onlarca mail alıyorum. Hollanda'ya taşınmak istiyorum, nasıl giderim, süreç nedir, iş bulur muyum, Hollandaca şart mı, ne yapmam lazım...


O kadar çok kişiye aşağı yukarı aynı cevabı ve tavsiyeleri verdim ki, artık bununla ilgili bir yazı yazmanın vakti geldi sanırım. Fakat her şeyden önce şunu belirteyim, ben uzman değilim ve bu sürece dair her şeyi bilmiyorum. Size bildiğim, ülkeyi ve sistemini tanıdığım kadarıyla bilgi ve öneri vereceğim. Özellikle sosyal anlamda önerilerim daha çok yaşanmışlığa dayanırken, sistem anlamında artısı eksisi olabilir, resmi makamlardan kesin bilgi almanızı da öneriyorum. Bildiğim ne varsa, bu yazıda sizinle paylaşacağım.


1) "Hollanda'da çalışmak istiyorum, haydi ben gittim!"

Öyle olmuyor. Bu yukarıdaki cümleyi sadece AB vatandaşları söyleyebiliyor. Siz Türkiye'den kafanıza göre çıkıp ülkeye yerleşemiyorsunuz, bazı gereklilikleri var bu sürecin.

2) Hollanda'yla bir geçmişi olmayan, ortalama bir Türkiyeli insanı ele alalım. Hollanda'da çalışabilmek için, Hollanda'da bir firmanın sizi ülkeye davet etmesi, yani "oturma ve çalışma izninizi" üstlenmesi gerekiyor. Çoğu Türk direkt Türkiye'den başvuru yapıp, işlerinin onaylanması sonucu izin sürecine başlıyor. Bu izni ya oradan firma hallediyor, ya da firmanın konsolosluğu bilgilendirmesiyle siz buradan hallediyorsunuz. Yani "Ben bir gideyim de iş ararım." diye bir şey olmuyor. Önce bir gerekçe göstermeniz gerekiyor, iş gibi, Hollanda'da yaşayan biriyle evlilik veya ilişki beyanı gibi.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

İstanbul'da "Yapılmaması Gerekenler"

Aslında bu yazıyı uzun zamandır yazmak istiyordum. Zira, bu koca şehirde koşturup dururken yaşadığım şeyler hep bu yazı için "birer madde" olarak yer etti zihnimde. Daha sonra aklıma gelen veya yaşayacağım yeni maddeler olursa editlerim diyorum... 

Öncelikle şunu söyleyelim, Türkiye'nin büyük-küçük birçok şehrini yeterince tanımış biri olarak söyleyebilirim ki, İstanbul gibi "bir şey" yok. Ne iyi, ne kötü anlamda... Bu nedenle bu şehirdeki "pek farklı yazısız sosyal kuralları" bilmeniz size yardımcı olacaktır. Maddelerin bazılarında mizah da olsa, genelde ciddiyim. işte İstanbul turistlerine tavsiyeler, yap'lar, yapma'lar...

10 Temmuz 2015 Cuma

Hollanda, Arnhem Openlucht Müzesi - II

Selamlar,

Arnhem Openlucht Müzesi'nin bol fotoğraflı ilk yazısını şurada yazmıştım. Serinin ikinci yazısına, az yazı, bol fotoğraf ile devam edelim şimdi.

Burası Hollanda'nın açık hava müzesi ilk yazıda bahsettiğim gibi. Dört bir yanda, yıllar öncesine-orijinaline göre düzenlenmiş objeler bulunuyor. 
Bu köşede ise bir posta kutusu, alt kısmında seyyar pazar arabası, bir altta daha ise direğe yapıştırılmış eski reklam-duyuru posterleri var.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

"Bana ne yapamayacağımı söyleme."

Bazen iyi, bazen kötü sonuçlar doğursa da, Anadolu kültüründe çocuklarımızı gereğinden fazla kurallar içine koyduğumuz bir gerçek. Aynı biçimde birçok şeyi "onların yerine" yaptığımız, düşüp öğrenecek iken oluşacak yaralarına kıyamayıp düşmeden onu tutmaya kalkmamız ve daha nice benzer hareket. Henüz bir ebeveyn değilken dahi, "başarılı bir ebeveyn" olmanın zorluğunu anlayabiliyorum az çok, -ki hayal ettiğimin katlarca fazlası olduğuna da eminim...

2 Temmuz 2015 Perşembe

Mezuniyet, Hisler, Soru İşaretleri, Mutluluk

Ortaokuldayken, elbette hızla büyümek istediğim zamanlardı, kendimce "kabul ederdim" henüz küçük olduğumu ve bazı hesaplar yapardım. Küçüklüğümü kabul etmek olgunluk gibi gelirdi, "Lise 1'de de küçük olacağım tamam ama, lise 2'de artık okula da alışmış olurum, büyümüş sayılırım." dedim önce. Lise 2 oldu, baktım hala saçmalıyorum, hesap tutmadı. Bundan sonraki hedefim ise lise son sınıf oldu, "Artık üniversiteye gideceğim, tabii ki büyümüş olurum o zaman." dedim, yine tutmadı. Kişiliğimin, görünüşümün şekillenmeye başladığını hissettiğim kadar, henüz "sistemin" yeterince oturmadığını da hissediyordum. Sonra üniversite başladı, ilk yıl gerçekten insana geleceğe dair ciddi hayalleri arttırdığı için "artı bir büyüme" katıyordu, ama yetersizdi. Üniversite 2'nin sonlarında ise bu hesabı yapmayı farketmeden bıraktığımı gördüm; sanırım sorumun cevabına en yakın olduğum an buydu.