26 Mayıs 2014 Pazartesi

Hollanda'nın Geleneksel Nane Şekeri

Nane şekerinin gelenekseli olur mu demeyin, oluyormuş. 

Hollandalı arkadaşım Nicole şöyle diyor: "Pazar günleri kiliseye gittiğimizde, dua okuma bölümü oldukça uzun sürüyor. Bu nedenle klasik bir sahne olarak herkes çantasından pepermunt çıkarıp yer ve duayı dinler."

Her ne kadar birçok ünlü marka da olsa, pepermunt ismiyle bilinen nane şekerlerinin, en meşhur olanı KING; 1920'li yılların başından beri varlığını sürdürüyor Hollanda'da. Aynı markanın hem normal, hem de 'strong' olarak hazırlanmış nane şekerleri var ve hemen her markette bulmak mümkün.

Fiyatı 0.80 cent civarı olan bu şekerler ile, "Hollanda'dan ne alınır?" sorusuna bir cevap daha vermiş olduk; üstelik tadı da pek güzel. :)




*


23 Mayıs 2014 Cuma

Ketili, Gürcülü, Yeşilli Günler!

Güneşli, bol kuş sesli, huzurlu Hollanda'dan hoi hoi!

Yazmak istediğim o kadar çok şey var ki! Bir yandan sınavlar da geliyor; vakit buldukça bilgisayar başındayım bakalım. Türkiye'den getirdiğim çaydanlığa çayımı koydum, o olana kadar size biraz Gürcüsel konulardan bahsedeyim diyorum.

Daha önce Gürcü Şarabı ve Kültürü yazısında bahsettiğim gibi, Hollanda'daki en tontilik arkadaşım Keti, Gürcistan Enerji Bakanlığı'nda çalışır, Türkçe konuşur, tatlı mı tatlıdır! Kendisi ile gelenekselleşen akşam yemeklerimizden birini hazırladık, Gürcü paralarını inceledik, bir de güzel bir Gürcü usulü makarna ile Melis usulü tavuk sote yaptık. Bir foto-post ile daha sizlerleyiz sevgili okur...

Hoogvliet, Hollanda'nın meşhur marketlerinden. 
Mantarımız ve tavuğumuz burada.


Soğanlarımız biberlerimiz ile güzelce pişer iken...


Pardon.


Taada! Kızarmış makarna anlamına gelen shemtsvari makaroni, makarna kaynadıktan sonra kızartılarak yapılıyor, cips gibi kıtır kıtır yeniyor. Hatta Keti'nin kardeşi en kızarmış-cips gibi olanları toplayıp onları yermiş. :)


Gerçekten Hollanda zaten çok güzel bir ülke; fakat hava da güzelse burası bir masal diyarına dönüşüyor. Doğa bile bir başka, daha taze kokuyor.

Arjantin'den bir Merlot'umuz vardı; fakat kadeh bir taneydi. Biz de böyle bir çözüm bulduk...


Yemekten sonra keyif kısmı geldi; Gürcü paralarını incelemeye başladım. Bizimki "lira" ya hani... Gürcü parası da "lari". Kuruşun karşılığı ise "tetri"

1 Euro, 2.40 Lari'ye denk geliyor. Aşağı yukarı aynışmış önceden lirayla; fakat şimdi bizimki fırladı tabii...

Kağıt paranın üzerindeki beyefendi ise İlia Chavchavadze. Edebiyatçı ve politikacı olan Chavchavadze, 19. yüzyılın en önemli kişilerindenmiş Gürcistan için.


1 Lari'yi bana verdi Keti, artık 1 Lari'm var! Olursa bu yaz Gürcistan'a gidince çikolata alırım.



Bu da Keti'nin cüzdanından çıkan kuaför kartı. Gürcistan'a yolunuz düşerse "Keti" deyin anlarlar. :P


Tot ziiiens!

*

22 Mayıs 2014 Perşembe

Hollanda: Huis van Europa Keşfi

Christelijke Hogeschool bünyesinde, her çarşamba günü Hollanda'daki bazı kurumları ziyaret ederek iletişim üzerine çalışmalar yapıyoruz. Geçtiğimiz çarşamba ise, bu 'case day'lerin benim için en heyecan verici olanı vardı; Avrupa Evi'ne ve Hollanda Parlamento'suna gittik, Hristiyan Partisi ile karşılıklı oturduk, sorduk, cevapladık. Aman sıkıcı görünmesin, adeta çok "heyecanlı" dakikalara ev sahipliği yaptı bu gün. 

Günün ilk durağı Huis van Europa, yani Avrupa Evi idi. Den Haag veya bizim aşikar olduğumuz adı ile Lahey'de bulunan bu kurum için, Avrupa Birliğini'nin Hollanda temsilcisi desek yerinde olur. Önce kurumun avukatlarından biri Avrupa Birliği'ni ayrıntılarıyla tanıtan bir sunum yaptı, ardından iletişimden sorumlu ekip çalışmalarını, sistemi anlattı. Konu Avrupa Birliği olunca, Türkiye'nin uzatmalı sevgilisi EU adaylığı dolayısıyla, salonda bir "Türk" olması (bendeniz) sunumu yapan kişi için de heyecan vericiydi.

*

Durun önce biraz geri saralım; Den Haag'a gitmek için Ede-Wageningen İstasyonu'ndan trene bindik, Utrecht'te yapılan aktarmanın ardından 1+ saat kadar yol gittik. Hava da güzelse, Hollanda tam bir cennet.



Trenin penceresinden görünen klasik bir manzara...


Den Haag İstasyonu'na vardık, bu şehri çok seviyorum; eski, yeni, ciddi, sıcak...



İstasyon önündeki klasik manzara...



Huis van Europa yürüme mesafesinde; meraklı gözlerle binaları izlerken su gibi geçiyor yol.


Leiden Üniversitesi'ne bağlı açık üniversite binası.


Yolun sonundan sola dönünce, artık varmış olacağız.


Karşıdaki yapı Hollanda Parlamentosu; sol tarafta görünen silindir şeklindeki kısım ise Başkan'ın odası.


Ve Huis van Europa...


Hollandaca bilmeye gerek olmadan anlaşılan slogan: Act. React. Impact.


Çay, kahve; daima!


Ve sunum başlar... En çok da benim için oldukça eğlenceli dakikalar gelecek az sonra.


Sunumda gösterdikleri ilk video bu idi; devlet işlerinde de mizah olursa, bu iş olur!

We are not sexy and we know it!




AB nedir, ne değildir'den sonrası: Kafalar karışmasın diye, don't mess up with...


AB'nin en önemli isimleri...


Sunumu yapan kişi AB'nin işleyişinden, ayrıntılarından bahsetti önce; hangi ülkeler kaç yılında AB üyesi oldu, kimler aday... 

Ardından "Mesela Morokko AB üyesi olmak için başvuru yapmıştı; fakat kabul edilmedi. Çünkü Avrupa'da değil." dedi.

E şimdi... Sordum: "Sizce Kıbrıs Avrupa'da mı?" 

Bir sessizlik...

Sonra güldü garibim. "Eh tabii politik faktörler de yok değil." dedi, ardından varılan sonuç şu idi: "Morokko AB'ye girmek için yeterince seksi bir ülke değil."


Aday ülkeler konuşulurken salonda bir Türk olduğunu öğrenince de adam bir heyecanlandı, adeta benim bir Türk olarak ne düşündüğümü merak ediyor, direkt sorular soruyordu. Henüz hazır olmadığımızı söyledim. İnsan hakları bu haldeyken, hapiste bu kadar gazeteci varken, polisler vatandaşı kafasından yaralar, öldürürken, bizim daha yiyecek çok fırın ekmeğimiz var.

Bunun yanında Türkiye'yi "Avrupalı" görüp görmediğimi sordu. Ne Asyalı ne Avrupalı, dedim... İki kültürün arasındayız. Fakat Türkiye'yi yakından tanıyan profesörlerden Ton'un eklediği gibi, "Türkiye'de ekonomi iyi; ayrıca çok parlak, açık fikirli gençler, Avrupa'daki birçok üniversite ile aynı seviyede eğitim veren üniversiteler var." Ton, "Aslında Türkiye çoktan Avrupalı oldu." dedi. Tartışılır... 

Türkiye'nin (en azından kağıt üzerinde) Müslüman bir ülke olmasının bir engel oluşturup oluşturmadığını sordum; 'bunun ana faktörlerden biri olmadığını' belirtti ve bunu Hristiyan Partisi'nden görüşeceğimiz kişiye de sormamı önerdi.

Esasen AB'yi en çok korkutan konunun Türkiye'nin nüfusu olacağını düşünüyorum. Çünkü AB'de koltuk sayısı nüfusa göre belirleniyor ve eğer Türkiye AB'ye girerse, Almanya ile Fransa'nın arasına yerleşerek ikinci sırayı alacak. Bu kadar büyük bir güç elde edilmesi de, diğer ülkelerce tereddütle yaklaşılmasına en büyük sebeplerden biri. 


Ardından kurumun medya-iletişim ekibi geldi sahneye. Çok tatlı, pozitif enerjili bir gruptu; genç insanların çoğunlukta olması ayrıca hoşuma gidiyor doğrusu... Bu ekip iletişim ile ilgili konuları ele alıyor, aynı zamanda kurumun sosyal medya hesaplarını yönetiyor. İnsanlara nasıl cevap verdiklerini, çok kritik bir konu olursa üstlerine danıştıklarını, daima mizah kullandıklarını anlattılar temelde. Bu mizah işini o kadar sevdim ki... Yani bu politika çok başarılı. Kurum zaten ciddi, bizdeki gibi hesapları da ciddi olursa insanlar uzak durma eğilimine giriyor. Fakat öyle güzel, hafif bir mizah kullanıyorlar ki; fotoğraflar, kampanyalar, devlet "büyüklerinin" video ile topluma neden oy vermeleri gerektiğini söyleyen komikçe videolar, başarıyla işlenen sıcak bir ciddilik var.


Avrupa Parlamentosu için hazırlanmış çalışmayı göstererek "bunu eleştirmemizi" istediler ardından. Sevdik; fakat "hate" kısmındaki tüfeği fazla sert bulduk.




Huis van Europa keşfinden sonra Parlamento'ya yürüdük, Hristiyan Partisi'nden bir yetkili ile görüştük. Türkiye'nin AB sürecindeki yerini anlattı, bana da bol bol soru sordu merakla. Hollanda'da Türk olmak iyi mi kötü mü bilmem ama, yeterince ekşınlı olduğu aşikar.

*

Parlamento'nun dört bir köşesini görmek, edindiğim tecrübelere ortak olmak için takipte kalınız, kalmayanları uyarınız. :)

Görüşmek üzere!

Melis




21 Mayıs 2014 Çarşamba

Belçika: Brugge Masalı

Orta Çağ'dan kalma bir masal kenti, Brugge... Melerence'de yazmakta, fotoğraf seçmekte en çok zorlandığım şehir aynı zamanda. Taş binalarla, kanallarla, sanatla çevrili eski bir hikaye burası.

Brugge, Belçika'nın kuzeyinde kısmında yer alan, İkinci Dünya Savaşı'nda zarar görmediği için Orta Çağ kimliğini tamamıyla koruyabilmiş, şehir olarak Unesco Dünya Mirası listesinde yerini almış, adeta büyülü bir kent. Taş sokaklarında yankılanan at arabası tıkırtıları, sokaklarını dolduran çikolata kokusuyla aşık olunacak bir şehir.

*

Sizlere bol fotoğraf, kısa yorumlardan oluşan, dolu dolu bir Brugge hikayesi hazırladım. Fotoğraf seçmek gerçekten zor oldu; fakat en güzellerini derledim, kenarlarına notlar iliştirdim. Bu yazıdan önce Brugge'a Gidiş yazısını okuyabileceğiniz gibi, bu yazının ardından Brugge'da yemek, alışveriş ve kanal turuna dair ayrıntılı bilgiye ulaşabilceğiniz metinleri okuyabilirsiniz. Haydi başlayalım...


19 Mayıs 2014 Pazartesi

Belçika: Brugge'a Gidiş

Yıllardır adeta 'hayalim' olan ve beklentilerimin çok çok üstünde bir güzelliğe sahip masal şehri, Brugge... Hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biri olarak yerini aldı kalbimde.

Esasen yazıyı bölmemeyi tercih ederdim; fakat Brugge'a varana dek, elediğim halde, fotoğraf sayısı yirmiyi geçince bir "gidiş" yazısı hazırlamak istedim. Biz kendi arabamızla gittik, bu nedenle Brugge'da park yeri konusuna dair de birçok yararlı öneri bulacaksınız. Fakat bunlar bir yana, tam anlamıyla büyülenmeye hazır olun...

*

İstikamet böyle; yaklaşık üç saate Brugge'a, bir masalın içine düşeceğiz.


Hollanda'da hemen herkesin arabasında bu cihazlardan var ve inanılmaz yararlı; kültürün bir parçası haline gelmiş desek yeridir.


12 Mayıs 2014 Pazartesi

Selanik'in Simgesi: Beyaz Kule

Efendiim... Bir Selanik yazısı ile daha birlikteyiz. :) Bu defa size, Selanik'in en önemli simgesi olan Leukos Pyrgos'tan, yani Beyaz Kule'den ve Kule'ye çıktığımda gördüklerimden, hissettiklerimden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle Beyaz Kule'nin Osmanlı Dönemi'nde yapıldığı biliniyor. Balkan Savaşları'nın ardından Yunanlar kuleyi beyaza boyadığı için bu ismi almış; fakat kulenin rengi zamanla eski haline dönmüş. Yunanca'da "Lefkos Pirgos" şeklinde telaffuz edilen Beyaz Kule, bugün müze olarak varlığını sürdürmekte.

*

Bu defa çok yağmur vardı Selanik'te, ki en büyük zevklerimden turistik bir yeri en darmaduman, en çıplak haliyle haliyle görmek. Biz Kule'ye çıkarken de saatlerce ağladıktan sonra sakinleşmiş bir çocuk gibi, nemli, kapalı, fakat taze bir hava vardı Selanik'te. Bizimkilerin evi sahile çok yakın, o yüzden Anagenniseos'tan boylu boyunca yürüdük Kule'ye doğru...

Deniz kenarında bir stand, isimleriniz kolyelere yazılır efendim; 5 Euro. Bu arada, standların başında duran insanlar genelde siyahi veya Pakistanlı idi.


Selanik sahilindeki önemli simgelerden bir diğeri ise kayıklar. Özellikle tam Kule'ye yakın bir kayık var ki, artık kaç yıldır orada bilemiyorum. Belki arada bir restore niyetine değiştiriyordur birileri; fakat aratın Selanik sahilini bakın, o kayığın olmadığı bir fotoğraf bulmak imkansız gibi. Bulutlar ise tablodan farksız...



Beyaz Kule önündeki Yunanca & İngilizce tablolarda, Kule'nin tarihinden bahsediliyor.


Taş duvarların arasından büyük bir kapıdan içeri giriyoruz, gişeden biletleri alıyoruz. 1 yetişkin, 3 Euro. Bu arada ben gişenin fotoğrafını çekiyorum, oradan bir baağyan Yunanca "Arkadaşlar neyi çekiyoruz, burası kişisel alan." falan diyor, he diyoruz, geçiyoruz. Çünküü.. Artık ben Yunan kardeşlerin fotoğraf çekmeye izin vermemekten zevk aldıklarını düşünmeye başladım. Arkadaşım sokakta fotoğraf çekiyordu, fotoğraf makinesi büyük olduğu için direkt "turist" oluverdik ki, adamın biri İngilizce olarak "Go go, don't, go!" falan diyor. Bizimki Yunanca cevap veriyor: "Ti go re file, ti go, esu go na poume!" Sonra biri beni yerlerden toplasın lütfen. :)


Ayasofya'nın merdivenlerini andıran; fakat daha derli toplu bir yoldan, döne döne yukarı çıkıyoruz. Bu esnada, göreceğim manzara ve kalbime değecek yeni hisler için çok heyecanlıyım...


Ara ara pencerelerden Selanik'e uzanıyor gözüm, gittikçe küçülüyor ağaçlar.


Hemen her katta müzeleştirilmiş odalar var, inerken ziyaret etmeniz tavsiye; çünkü içinizde manzaranın heyecanı ile dikkat vermek çok zor. :)


Ve burası, Galata Kulesi'nin en üst kısmını andıran manzaraya çıkış katı.



 Eiisai to kamari ths kardias mouu... Thessaloniki omorfh glukiia... 

Beklediğimden daha güzel bir manzara, garip bir hüzün veriyor burada olmak. Kule balkonu içinde birkaç tane bilgilendirme panosu var; fakat hepsi Yunanca. Bu gördüğünüzün kıyıya eskiden gemiler yanaşırmış, gözümü denize dikip hayal ediyorum irili ufaklı gemilerle dolu bir liman. Kimler geldi kim bilir, kimler geçti...


Biletlerin şekli şemali...


Beyaz Kule'nin giriş kapısının tam arkasında kalan kısımda bu gemiler var daima. Boğaz turu misali biniyorsunuz, Selanik'in güzel denizinde geziniyorsunuz; fakat hacıyatmazmışcasına sallanıyor bu meretler, yemek yemeden, hapınızı mapınızı alın da binin; deniz tutan kimseler bakmasın bile.



Gelelim şu konuyaa... Geçen sene geldiğimde bu arkadaşlar bu kadar parçası değildi sahilin; fakat şimdi, Selanik sahilinde ellerindeki Jamaika usulü bileklikleri zorla ama şakalı şekilde elinize takıp, İngilizce konuşan, "Kamon bro" falan diyen siyahi kardeşler var. İstemiyorsanız durup laf anlatmayınız, Taksim'deki "Anket yapmıyorum."cular misali, gülümseyip, iyi bir gün dileyip geçiniz, zira sizinle birlikte yürümeye meyilliler. Ama alın bence bir tane, ekmek parası. :)

Bu fotoğraf ne alakaydı şimdi diyebilirsiniz; yakın lens ile kulenin tepesinden çekildiği için burada yer buldu kendine.



Kule'ye çıktığımızda hava oldukça rüzgarlıydı. Ben de kafamı taşlara koymuş, üstümde üç kat giysi, üşümüş ama mutlu şekilde denizi izliyor iken çekilmiş bulundum. :)


Selanik'in meşhur televizyon kulesi.


Hey! Bu arkadaş biletsiz girmiş!



Selanik'in en eski bölgelerinden Kastra'ya bir bakış...





Türkiye'de de İstanbul için yazdığı şiirle tanınan (hani şu nereye gitsen arkandan gelecek olan şehir) Kavafis'in şiir kitabını aldım Selanik'ten. Kule'yi iyice keşfettikten sonra oturdum bir taşa, şiirleri karıştırdım, hissetmeye, hayatıma uydurmaya çalıştım. Bu arada benden habersiz, hayatımın en güzel fotoğraflarından biri çıktı ortaya.


İnme vakti şimdi... Geçmişi hayal ede ede, pencerelerden ruhumu uçurarak iniyorum...


Kule'ye girerken yeni yeni sakinleşmiş ağlayan çocuğun keyfi yerine gelmiş; güneşler bile açmış yüzünde. :) 


Ve indik bile...

Ne diyelim, dilerim canlanmıştır gözünüzde Beyaz Kule. 

Kesinlikle gitmeye, görmeye, hissetmeye, tepesinde hayaller kurmaya değer. Bol fotoğraf çekmeyi ihmal etmeyiniz, selamlar söyleyiniz, Selanik'in güzel insanlarıyla muhabbetler ediniz. Seviyorlar bizi. :) Biz de onları...

Görüşmek üzere,

Melis