30 Mayıs 2017 Salı

Küçük Bir İstanbul Günlüğü

Kısacık bir İstanbul'a gittim. Kendime sonradan okuyup mutlu olacağım birkaç not bırakmak istedim.

Aileme diğer hafta geleceğimi söyleyip sürpriz yaptım ama biraz yapmaz olaydım gibi oldu. :)) Zira uçağın iniş saatini trafik bitmiş olur diye akşam seçtim lakin + cuma olunca bir vapura binmediğim kaldı eve varmak için. Ama olsun, sonunda yaptım sürprizimi, birkaç güncük de olsa anneme biraz daha doydum, ruhsal şarjımı doldurdum geldim. Bir de tabii canım kızlarımı gördüm...

Önce Busem'le Büyükçekmece'ye gittik. Benim okuduğum lise ve eski oturduğumuz iki ev buralara yakın olduğu için bende hatırası vardır. Ayrıca sahilini, havasını çok beğeniyorum - başka ülkede olsa dibimiz düşerdi gibi gelir hep. Neyse efendim, aşırı mutlu olduğum bir kahvaltı ve sohbet seansı sonrası Aysu da katıldı.


23 Mayıs 2017 Salı

Hollanda Günlükleri - 13

8 ay bitiyor.
İş yerinde 4. ayıma girdim.
Hollandaca'yı iyiden iyiye anlamaya başladım. Lakin iş temposuna biraz daha alışıp ev konusunu halledince daha ciddi ilgilenme niyetindeyim. 

8. ayın sonunda özetim böyledir. İyi ki bu günlükleri yazıyorum kendime; tüm değişimi, gelişimi, hisleri not etmek ve bazen geri dönüp okumak değerli bir şey. Gelelim akılda kalanlara.

Hollanda'da Bagels & Beans'i pek seviyorum. Burada olduğu gibi hemen hemen tüm ülkede farklı farklı, aromatik, yüzlerce farklı kültürden çay bulmak meşhur bir durum. Hayatın, dışarıda yiyip içmenin bir parçası. Ben de tabii mis kokulu çaylardan birini deniyorum her seferinde. Genelde Uzak Doğu'a dair çok tat var.


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Girit: Thalassografia Restoran, Rethymno

Bugün size canım Girit'te, mis gibi Akdeniz'e karşı oturup leziz Girit yemekleri tattığım ve ziyadesiyle kalbimde yer etmiş bir mekandan bahsetmek, naçizane tavsiye etmek istiyorum. 

Öncelikle Giritliler arasında da oldukça revaçta olan bu mekanın ismi Thalassografia (Θαλασσογραφία). Türkçe'de "Resmo" olarak anılan Rethymno şehrinin belki de en güzel noktalarından birinde yer alıyor. Rethymno'nun tepesinde yer alan, Venediklilerin 16. yüzyılda inşa ettikleri, 1646 yılında Osmanlılara geçen Fortezza Kalesi'nin hemen yanında. Dolayısıyla önce bu üst şehirde gezinip sonra Thalassografia'da buz gibi bir Yunan birası içmek şahane fikir diyorum.

Şehrin tepesindeki kaleye yürüyerek çıkıyoruz. Aslında kalenin etrafına 20. yüzyılın başlarında ev yapılmaya başlanmış; ama bugün samimi bir uyum içinde, çok tatlı bir mahalle içinden geçerek yürüyorsunuz kaleye. Hafif yokuşlu bir yola da hazır olmalı haliyle.


7 Mayıs 2017 Pazar

Türk Aşçısı ile Brasserie De Wildhoeve, Hollanda

Özen'i Hollanda'da, tesadüfler zinciri sonucunda tanıdım. 

Mutfak Sanatları Akademisi'nde aşçılık eğitimi aldıktan ve bir süre İstanbul'da çalıştıktan sonra aşk getirmiş onu Hollanda'ya; yakışıklı bir oğlun, Kaplan'ın içi dışı bir annesi, Tim'in eşi. Benim de "Hollanda'da benden biri var" diyebilmemin bir sebebi.

Önce Amsterdam'da, üç Michelin yıldızlı De Leest'te çalışmış. Şimdi ise Hollanda'nın ünlü kamp alanı De Wildhoeve'nın restoranı olan Brasserie de Wildhoeve'nin mutfağında. İşine acayip bağlı, resmen başarı hikayesi yazıyor. Bizim de bugün yolumuz Özen'in restoranının yakınlarına düşünce, bir ziyaret edelim kendisini, güzel yemeklerini tadalım dedik. Üstelik menüde bizden bazı sürprizler de var! Ama önce, özellikle kampseverler için hızlı bir bakalım De Wildhoeve kamp alanı nasıl bir yermiş...


Öncelikle Hollanda'da yemyeşil, kocaman bir alan düşünün. İçi karavanlar, çadırlar dolu; özellikle yazın millet çoluğunu çocuğunu alıyor, berleşiyor bir köşeye, animasyonlar, parklar, havuz, etkinlikler, müthiş huzurlu bir yer.


4 Mayıs 2017 Perşembe

Notlar, 04.05.17

Çay tiryakisi derler ya, işte o benim. Sallama çay içmek psikolojik olarak beni yıpratır. Gel gör ki son zamanlarda koşturmalardan dolayı içtiğim çok oluyor; o yüzden bu akşam pencerenin yanındaki koltuğa yerleştim, çayımı efendi efendi demledim. Birkaç mum yandı, Fuat Saka şarkıya başladı.

Geçen sene tam da bugün, Ganita'da çok fena bir yağmur başladı.


Kimileri erirler sanıp içeri kaçtı, kimileri kıyıya daha da yanaştı. 


Yaşamda yine egolar konuştu. Su içerken yanlış yutkundun diye 10 saniyede ölebileceğin bir dünyada, yine herkes sustu - bir egolar konuştu. İtiraf geliyor; hayatı betimlemek için erken davranmışım. Öyle değiştim ki. Hislerim, dünyayı görüşüm öyle değişiyor ki her bir gün. 20 yaşından itibaren herkes usul usul (kimileri süratle) kafayı yemeye başlıyor hayatta bir defa, kaçın kurtarın kendinizi valla. Kimseye sırt yaslamayın, yalnız olduğunuz - yalnız olacağınız gerçeğini geçici örtülerle sarıp saklamayın. Sevdiklerinize kendi alanınızı korumak için, ufak sevimli yalanlar söyledikçe veya asıl sizi sakladıkça daha da yalnızlaşıp kendinizle başbaşa kaldığınız bir dünyada, en çok da kalabalık içinde yalnız olanların işi zor. Ben yalnızlık içinde efendi efendi yalnızım mesela, gurur sebebidir kusura bakmayın.

*

Geçen akşam koltukta uyuyakalmışım. Ne zamandır düşünüyorum, belki yorgunluktan hatırlamıyorum ama ben adeta aylardır rüya görmüyorum. İşte o koltukta uyuyakaldığım gün bir rüya gördüm; ertesi gün tatildi normalde ama rüyamda işe gitmişim. Ofiste bugün tatildi ben niye geldim diye ağlıyorum, kulaklığımı unutmuşum üzülüyorum gene ağlıyorum. Uyanınca dedim ulan kaç aydır rüya görmüyorum, göre göre bunu mu gördük. 

Sonra birkaç saat sonra, o gece gittim uyudum normal. Ve anneannemi gördüm rüyamda. Uyandığımda nasıl hissettiğimi anlatacak kelime yok, hiç uğraşmayayım. Ben hiç öyle garip gurup rüyalar görmem, gayet düz bir insanımdır. Ama gördüğüm rüya o kadar işaretlerle dolu, o kadar maneviyat yüklü bir rüyaydı ki, uyan işin yoksa gene ağla şimdi. Anneme anlattım, dedim hüzünlü kısımlarını sansürleyerek dedeme anlat da sevinir belki. Anlatmış, sonra dedem beni aratmış, telefonda diyor ki "Melis anneanneni rüyanda görmüşsün, gene anlatsana bir nasıldı??". Bir de ona gene ağla. Fotoğraf bul ağla, anneanneden kalan bir laf gelsin ağzına gene ağla. İnanmak hala çok zor, çok sancılı. Allah genç yaşta aniden sevdiklerini kaybedenlere on katı sabır versin.

*

Sınırları hiç sevmiyorum. Ben istediğimi yaparım arkadaş. Elbet var sorumluluklarımız, her istediğini kimse yapmıyor -yapamamak başka, yapmamayı seçmek başka- ama kalıplara girmeyi, isimlendirmeyi, başkasına bağlı olmayı sevmiyorum. Başkasından izin almaktan nefret ediyorum, ki bir ömür babamla bu kadar benzememize rağmen 20 yaşıma kadar aralıksız süren kavgalarımızın tek sebebidir. İnsanın doğasına direkt aykırı bir sıfat, "bağlı" olmak. Tek geldin tek gideceksin, bu kadar basit bir matematiği var. Etrafımda çok insan oldumu müthiş bunalıyorum, iş yerinde falan yemeklerimi yalnız yiyorum, büyük ihtimalle asosyal psikopat olarak görünüyorumdur ama onlar fazla sosyal bence, bir ara bahsetmiştik. Benim karakterime, yani o değiştiremeyeceğim öz karakterime, psikolojik ihtiyaçlarıma saygı duymayan, yargılayan insanlara karşı tahammülüm çok düşük artık. Görüyorsun işte, koşuşturmalar, stresler, ölümler, parça parça alıp götürüyor canımızdan. Bir de üstüne kendinden habersiz insanoğluna mı tahammül edeceksin? Varsa o kadar halin, boş zamanın, et valla. Benim yok.

*

Anne babanız, eşiniz, sevgiliniz, çocuğunuz, artık kime değer veriyorsanız. Alın karşınıza konuşun. Bakın bu çok önemli bir şey...  

İki şeyi ciddi biçimde konuşun: 

1. Aniden ölürsem neler istiyorum, ne bekliyorum?

2. Aniden ölürsen sen neler istiyorsun, ne bekliyorsun? 

Aşın duygusal sınırlarınızı ciddi ciddi konuşun. Allah gecinden versin ama sonradan çok üzülürsünüz. Bu konuyu açtığım insanlar önce bir geri tepiyor devamlı; sadece babam tepmez, o da benim gibi manyak olduğu için. En büyük tabumuz ölüm, ama en kesin gerçeklik aynı zamanda. Sorun ve anlatın, nereye gömülmek istiyorum, kişisel eşyaları ne yapalım, cenaze istiyor musun, verecek öğütün var mı, ne bileyim her şeyi sorun. Geçmişle, anılarla, içinizde kalan bir şeyle ilgili soracağınız varsa sorun, hesapları kapatın. Ölüm gelmeden önce ölümü düşünme akıllılığını yapın. Gelince öyle bir çarpıyor ki yüzünüze dünya kaç bucakmış anlıyorsunuz.

*

Ölüm demişken, geçen gün annemle anneannem için konuşuyorduk. İçimizde kalanları, mutlulukları, hisleri... Bu ara yine Osho'dan güzel bir kitap okuyorum, orada ölümle ilgili bir şey vardı, çok hoşuma gitmişti, onu söyledim anneme de hüzün için güldük baya. 

"Ölümden korkuyorum diyen aslında ölümden değil zamanın bitmesinden korkuyor. Ölümden korkamazsın, çünkü ne olduğunu bilmiyorsun! Ne olduğunu bilmediğin bir şeyden nasıl korkabilirsin? Ölüm, yaşamdan çok daha iyi bir şey olabilir."

Bu son cümle üzerine güldük baya. Düşünsene dedim, yaşam dediğin şey güzellikleri yanında türlü şey için strese girerek, zorluklarla geçiyor. Çok mutlu da olsan stres farklı şeyler için devamlı seninle. Belki de ölüm, ölümden sonra yaşanacak bir şey varsa - işte o şey, hayattan açık ara daha iyidir. Belki anneannem şu an bize üzülüyordur, "Vah yavrularım, hala ölemediler yazık." diye. 

Olur mu? Olur!

*