28 Temmuz 2016 Perşembe

Kırılma Noktaları

Son zamanlarda düşünüyorum da, yaşamımda bir 'background müziği' olsa, bu olurdu sanırım. O yüzden bunu dinleyerek yazıyorum...


Yine son zamanlarda, yaşam üzerine daha fazla ve daha farklı düşünüyorum. Yaşamdaki, yaşamı aniden değiştiren kırılma noktalarını düşünüyorum sıkça. Belki bir statü değişikliği, bir ayrılık, bir mutluluk, bir mutsuzluk, bir ölüm, bir doğum... Yine son zamanlarda, hemen hemen hiç kimseyle anlaşamadığımı, 'insanlar için olmadığımı' sıkça hissediyorum. Sık sık, misal, Xios'a tek başıma gidip kimsenin beni tanımadığı bir köyde sıfırdan başlasam, pek mutlu olacakmışım gibi geliyor, sonra geçiyor. İş hayatı pata küte dalınca tabir-i caizse, insanın tahammülü iyice azalıyor başkalarına. Lakin bu biçimde daha deli, daha gerçek yaşıyorsunuz, o yüzden şikayet etmeyeceğim. 

Nereye gidip bir süre kalsam, sanki hep orada yaşamışım gibi hissediyorum. Sanki iki gün önce geldiğim yeri unutmuşum, nasıl koktuğunu - nasıl hissettirdiğini anımsamıyormuşum gibi geliyor. Söylemek isteyip takatsizlikten sustuğum pek çok şey var ki, sanırım bu bana özel bir şey değil. Bir süre sonra bu his de, arkamda bıraktığım şehirler gibi 'hiç yokmuş' gibi oluyor zaten. 

Sanırım pek yakın, lakin pek pek yakın bir zamanda, hayatımda kuvvetli bir kırılma noktasına varacağım. Her şeyi değiştirecek, arkamda bıraktığım şehirleri ve kişileri hafızamdan daha da uzaklaştıracak, beni bambaşka bir insana dönüştürecek, çatırt! diye hayatımı ortadan ikiye bölecek bir şey bahsettiğim. Ürküyorum, umut doluyum, merak ediyorum, aşk ve şefkat taşıyor ruhumdan, kafam karışık, hepsi birden, bir garip hal. Lakin gözlemlemekten büyük mutluluk duyuyorum. 'Ölümü bu kadar ciddiye alıp, yarına bu kadar plan yapan bir ben miyim?' diye sorasım geliyor ama, cevap ile ilgilenmediğim için sormayacağım. Tek dileğim, yaşam müthiş bir hızla ilerliyor ve dilerim, hayatımıza daima güzel yürekli insanlar misafir olur. Kırılma noktaları, o kırıldıkları yerden güzellikler saçarak gelir hayatımıza dilerim... Göreceğiz.

*


26 Temmuz 2016 Salı

Pantelis Zografos'tan "Cennetsel" Yunanistan Tasvirleri

Evet kelime tam da bu, cennetsel!

Sol tarafta görmekte olduğunuz, 1949 yılında doğan Pantelis Zografos, sanatçı bir ailenin çocuğu olarak Atina'da doğan bir ressam. Öyle ki, soyismi dahi "ressam" anlamına geliyor. 

Zografos, 1971'de askerliğini bitirdikten sonra Amerika'ya göçmüş. Burada bir yandan Wisconsin Üniversitesi'nde eğitim görürken, diğer yandan da manzara resimleri çizmeye ağırlık vermiş. Bu sevgisi devam edince de bu işi profesyonel olarak sürdürme kararı almış. Çalışmalarında -ki orijinal fotoğraflar üzerinden çalıştığı da biliniyor- aşağıda göreceğiniz üzere, en büyük tutkusu olan Yunanistan'daki mavi yeşil manzaraları, çoğu zaman sulu boya ile resmediyor. Özellikle adaları, efsaneleşmiş görüntüleri, Ege'nin o pırıl pırıl denizini ve mavinin binbir tonunu öyle güzel yorumluyor ki, hayran olmamak elde değil. 

24 Temmuz 2016 Pazar

Sakız Adası'ndan ne alınır?

Merhaba,

Kısa süre önce Sakız Adası'nda geçirdiğim masalsı günleri yazmıştım şurada. Bugün ise adaya gidecek hemen herkesin merak edeceği bir soruya dair yazmak istiyorum, mavili beyazlı fotoğraflar ile elbet. Kalktınız gittiniz Sakız'a; peki ne almalı buralardan da o güzel ruhu evlerimize taşımalı? Ne almasak ayıp olur, neysiz olmaz, Sakız'ın geleneksel ürünleri nedir? Tüm cevaplar alt satırlarda. :) 


Bu arada yazının en alt kısmına hediyelik eşya dükkanlarında veya genel olarak Yunanistan seyahatiniz boyunca kullanabileceğiniz birkaç Yunanca tabir de ekliyorum. Zira pek seviniyorlar Yunanca konuşmaya çabalayanları görünce. :)


Sakız Adası'nın o güzel limanında birçok hediyelik eşya dükkanı bulunuyor, görmemek imkansız zaten. Adaya özellikle Türkler bolca gittiği için bazı dükkan camlarında Türkçe yazılar - hatta Türkçe bilen çalışanlar görüp duymanız da olası. Gelin bir bakalım şimdi neler almalı damla sakızı kokulu Sakız'dan...

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Tavsiyeler: Hollanda'ya Taşınmak

Merhaba,

Esasen 'ne acıdır ki' bu yazıyı yazma sebebim, tahminen ülkenin gündemi sebebiyle yurt dışında yaşamak isteyenlerin artması ve mailime birçok Hollanda'da yaşam maili almamdır. Daha önce Hollanda ile ilgili birçok yazı yazıp bildiklerimi anlattım; fakat genelde aynı soruları tekrar aldığım için, cevapları bir yazı halinde toplamak istedim.

17 Temmuz 2016 Pazar

Bir Sakız Adası Masalı

İlkokula İzmir’de başladım. Benim için her zaman özel bir şehir oldu burası; babaannem İzmirli, çocukluğumun belki en güzel yılları Evka 2’de geçti. Mahallede büyümek nedir burada öğrendim, aklımda ufak film kareleri olarak kalan en güzel çocukluk anılarımı burada edindim.

O dönem Çeşme ‘şimdiki gibi’ değildi, gerçekten çok güzeldi. Çok daha sakin, daha hakiki bir yerdi. Halam yaz-kış Çeşme’de yaşar, çarşının girişinde bir dükkan işletirdi o dönem. Hemen her hafta sonu onun yanına gider, kuzenlerimle Dalyanköy’ün en saf hallerinde yaşardık çocukluğumuzu. İşte tam o zamanlar, Çeşme Sahili’nden karşıda parıldayan ışıklara bakardım. Şimdi düşünüyorum da 8-10 yaşında bile ‘düşünceli’ bir tipmişim demek ki, kulağımda Yunanca konuşan radyo kanalı, karşı kıyıya bakıp evleri, içinde yaşayanları hayal ederdim. O zamandan beri içimdeydi buranın ‘hem çok yakın, hem çok uzak’ olduğu fikri… İşte o karşı kıyı, Sakız Adası’ydı.


Bu yazıyı aşağıdaki geleneksel Sakız Adası şarkısı ile okumanız tavsiyesiyle...



14 Temmuz 2016 Perşembe

"Bayram Sonrası Depresyon" değil onun adı...

Uzunca bir bayram tatilinden döneli birkaç gün oluyor.

Bayramda İzmir Çiçekliköy'e, Çeşme kıyılarına ve benim için en önemli olanı Sakız Adası'na (Xios) gitme fırsatı buldum. Aslında evde olacaktım ama son anda planlar değişti ve rotamız bu yöne döndü. İyi de oldu. Hem güzel zaman geçirebildim iş hayatının koşturması içinde, hem de 'unuttuğum' çok önemli bir şeyi hatırladım bu sayede. Bu yazıda da ondan bahsetmek, aranızda unutanlar varsa size de hatırlatmak istiyorum. Zira bu çok, ama çok önemli bir şey.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Sakız Adası: Nereye gitsem "evim" gibi hissediyorum.

Nereye gitsem 'evim' gibi hissediyorum, ve bu beni korkutuyor.

Birkaç gün önce Çeşme'nin tam karşısına düşen Xios, Chios veya bildiğimiz ismiyle Sakız Adası'ndaydım. Elbette pek güzel fotoğraflarla donatılmış masmavi bir yazı gelecek bunun için ama, biraz yazıp rahatlamak istedim o zamana dek.




Çok garip şey. Aidiyet duygum zayıf. Belki çocukluğumdan beri gittiğim 'köyüm' diyebileceğim bir yer tam olarak olmadığından, belki 5 senede 3 okul ve 3 şehir değiştirerek büyümüş olduğumdan. Bazen bu aidiyet hissinden yoksun olma durumu bana çok iyi geliyor; lakin bazen insan bir şeylere ait olmayı da arzuluyor. Azıcık elektriğimin tuttuğu, isteyerek gittiğim yerlere genelde çok kolay alışıp "evim" gibi, "oralıymışım" gibi hissetmeye başlıyorum. Hoşuma gidiyor bu tatlı his. İhtiyaç duyuyorum, mutlu oluyorum, iyi geliyor ruhuma işte. 




Xios'ta da öyle oldu. 

Adaya yaklaştıkça anlamsız biçimde dolan gözlerim, ilk defa gittiğim halde ayağımı bastığım anda hissettiğim "İşte geri geldim!" duygusu, sokaklarda yürürken içimde hissettiğim garip aidiyet hissi... Konuşurken elimi bırakmayan Maria Teyze sanki üst kat komşummuş, dünya güzeli torunu minik Yorgo sanki kardeşimin oğluymuş; otel bulmama yardım eden mavi gözlü genç garson eski bir arkadaşımın dostuymuş gibi hep. Eh, ruhum olayları böyle algılayınca elbette "gitmek" de olması gerekenden daha ağır hale geliyor.


Sonrası zaten ufak çaplı bir depresyon. Ada'da herkes o kadar mutlu ki; sanki her konuştuğum insanla birbirimizi öyle sevdik ki, her ayrıldığım insan öyle üzüldü ki, o kadar mutluyduk ki birbirimize sahip olduğumuz anlar için. Tüm bunları bırakıp "İstanbul'a" dönmek kadar gerizekalıca bir şey yok. 

Sakız ağaçlarının yapraklarını koklamaktan başımın döndüğü Patrika Köyü'nü ne çabuk "köyüm" gibi hissettim oysa. Şimdi geri dönünce, aptal bir sızı kaldı içimde, köyümü bırakıp gurbetteki keyifsiz hayatıma geri dönmüşüm gibi. Bolca Fransızın ev satın aldığı dar, taş sokaklı köy evlerinin arasında gezerken ne çok hissettim köşeden dönünce tanıdık birine selam vereceğimi. Ne çok hikaye dinledim İzmir'den göçen dedelere dair, ne çok acı hissettim 1949 Xios Depremi'nin anılarını dinlerken. Agia Markella'nın mucizelerini gözü dolu anlatan yaşlı teyzenin ellerini daha da sıkı tuttum, benim de gözlerim doldu, dinledim, sorular sordum. "Benim insanım" oluverdiler birden; "onların insanı" oluverdim turistik olmayan saklı bir Sakız köyünde. Ne duvarsız insanlardı hepsi de, ne çabuk - ne büyük istekle aralarına kattılar beni. Herkes yardım etmeye, daha güzel vakit geçirtmeye çalıştı, Patrika Köyü'ndeki boncuk gözlü Maria Teyze illa bizde kal diye tutturdukça nasıl mutlu ve mahçup oldum. Önceleri korsanların pek sık dadandığı bu köylerdeki korsan gözetleme kulelerini izlerken nasıl heyecanlandım, köyün kilisesini cebinden çıkardığı anahtarla açan gence nasıl teşekkür ettim... Akşam kendimce bir yarışma yaptığım ve çalan tüm şarkıları bilmemle kazandığım taverna akşamında, geleneksel Sakız Adası "Xiotika" dansını öğretmeye çalışan çocuklara ne çok güldüm; yanıma gelip gül satmaya çalışan bozuk Türkçeli minik kıza ne sıkı sarıldım. "Oyna" dedikçe, "Utanıyorum" dedim. "Utanma kalk" dedikçe nasıl güldüm, nasıl öptüm miniği. 

Bankaya girdiğimde bir an duraksayınca arkamdan gelen teyzenin "Haydi önce sen sıra fişi al, sen benden önce geldin." diye sırtımı sıvazlayışı, tüm sohbetin sonunda "Atinalı mısınız?" diye soran adama Türk olduğumu söylediğimde yüzünde beliren şaşkınlık ve sevinç, sırf futbol takımı AEK'in memleketinden geliyorum diye müze girişi için benden para almayı reddeden görevli, İstanbul'a gönderilen selamlar, utanarak sorulan "Nasıl yani Türk müsün şimdi? Annen baban da mı Türk mesela? Yunanca'yı nasıl öğrendin?" soruları ve ardından gelen pek keyifli sohbetler, ortak noktalar, içten gülümseyişler, sıcacık yüz ifadeleri, Ada'nın mucizeleri ve azizlerini anlatan canım Patrikalı köylüler...

Var olduğun yerin içine sinmemesi çok zor şey işin özü. Ben bu aralar ruhuma kadar Sakızlı oldum. Daha doğrusu Sakızlılar beni Sakızlı yaptı... Bu aralar Agios İsidoros'u aklımdan çıkaramadım, arkamda bıraktıklarımda biraz daha yarım kaldım. Nereye gitsem evim gibi hissediyorum, ve bu beni korkutuyor... Canım Sakız'da kaldı, ben geldim.

*


4 Temmuz 2016 Pazartesi

A'dan Z'ye "Arkeofili"

Son zamanlarda özellikle Twitter üzerinde pek revaçta olan bir hesap var. Benim de kişisel olarak sıkı takipçisi olduğum, sohbeti açıldığında hemen her arkadaşımın haberi olduğunu gördüğüm bir hesap: Arkeofili.

2014 yılının Kasım ayında bir grup üniversiteli genç tarafından kurulan Arkeofili, Türkiye'den ve dünyadan arkeoloji haberlerini okuyucularıyla buluşturuyor. Bu genç arkadaşların en büyük hedefi ise arkeoloji kavramını daha çok insana ulaştırmak ve insanları tarihi eser algısı konusunda bilinçlendirmek.

Her ne kadar internet üzerinde benzer hesaplar olsa da, Arkeofili'yi diğerlerinden ayıran farklı bir enerji var bana kalırsa. Seçtikleri konulardan konsepte kadar gerçekten okurlarında merak ve ilgi uyandırıyor. Aynı zamanda gönüllülük esasına dayanan bu çalışmanın arka planındaki isimlere karşı da merak besletiyor yaptıkları işler. İşte tam da bu yüzden, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü'nden Ali Can Eren, Arkeofili ekibinin kurucu üyelerinden Ayşenur Bursalı ile pek güzel bir sohbet gerçekleştirdi. Bana da bu sohbeti heyecanla ve yüzümde bir gülümseme ile okuyup sizlere iletmek kaldı. Gelin Arkeofili'yi ve sahne arkasındaki ekibi yakından tanıyalım...

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Yunanca neden 'zor' bir dil?

Birkaç gündür bu yazıyı yazmak vardı aklımda, ama önce hızlıca hikayenin başına dönelim.

Daha önce uzun uzun şurada anlattığım gibi, küçük yaştan beri Yunan rembetika şarkılarını pek sevdiğimden, o dönemki merakımdan yavaş yavaş Yunanca öğrenmeye başladığımdan, liseden mezun olduğumda akıcı konuşacak kadar bu lisana aşık büyüdüğümden yeri geldikçe bahsediyorum. Yunanca konuşmak, anlamak gerçekten çok "güzel" bir şey. Güzelliği hiç geçmeyen, alışılmayan bir şey. Öyle ki bir lisan konuşmak aynı zamanda sizi o kültürün içine de davet eder, ki bu dünyanın en güzel şeylerinden biri sanırım. Yunanistan'ın turistlerden uzak bir köyüne gidip, zeytinyağı üreten-köy şarabı yapan 70 yaşında bir adamla yaşam üzerine sohbet edebilirsiniz misal. Birbirinden farklı geleneklerle tanışabilir, her gün bir yaşınıza daha girersiniz tanıştıkça. 

1 Temmuz 2016 Cuma

Bugün 1 yıl olmuş.


Bu fotoğrafı geçen yılın 1 Temmuz'unda çekmiştik. Bugün tam 1 yıl olmuş yani. 

Düşününce hep 'çabuk geçmiş' derler ya, bana tam tersi 1 yıldan daha uzun geldi bu süre. O kadar çok şey değişti ki hayatımda; tüm bunların tek 1 yıl içinde olmuş olması enteresan geliyor. Zaten mezun olup iş hayatına girmek veya 'artık öğrenci sıfatını taşımamak', hayatını/geleceğini kurmak zorunda olmak gibi büyük değişiklikler sonucu insanın 'aynı' kalması da zor şey malum. Bu koca 1 yıl, benim hayatta eeeeen fazla büyüdüğüm, yaşlandığım, öğrendiğim, yaralandığım, 'anladığım', anlattığım, keşfettiğim yıl oldu sanırım ömrümde.

Üniversiteye girdiğim günden beri dilimden düşmeyen 'mezun olalım bir an önce' isteğine ulaşmış, hayatının nereye gideceğinden habersiz bir küçük Melis görüyorum bu fotoğrafa bakınca. Bugünden o güne konuşup endişelerini giderebilseydim keşke; her şey iyi gidecek Melisciğim! Tamam her şey değil ama, sonucu güzel yerlere varacak sıkıntıların. Bu lafımı unutma! Film olacak şeyler yaşayacak, bazen şaşırıp çok üzüleceksin. Lakin biraz sabredersen, tüm bu zor günler seni hayatının bu yaşına kadar olan en güzel insanlarına, en güzel noktalarına getirecek. Bu heyecanını hiç kaybetmez, hep anormal kalırsın umarım. 

Bakalım seneye bugün ömrünün neresinde olacaksın?

*