30 Ekim 2015 Cuma

Smyrna Cafe, Cihangir

İstiklal Caddesi'ne yürüme mesafesinde olmasına rağmen, sakinliği - huzuru ile bambaşka bir şehre gitmişsiniz gibidir Cihangir... Sakinleri, sokakların enerjisi, hisler ve renkler bir başkadır burada. Bir de kafeleri pek meşhurdur ki, bunlardan birinden bahsedeceğim bugün.

Smyrna Cafe, Cihangir Meydanı'nda "kime sorsanız gösterirlik" bir konumda. Uzun zamandır aklımdaydı bu mekanla tanışmak, sonunda denk getirebildim bir iş çıkışı. Mekan nispeten ufakça, fakat kesinlikle gitmeye görmeye değer bir enerjisi var. Yalnız, akşam saatlerinde niyetiniz kafa dinlemekse pek iyi bir fikir olmayacaktır, zira oldukça neşeli-yüksek sesli bir kalabalığa ev sahipliği yapıyor bu saatlerde.


Loş ışığın eşlik ettiği, hoş dekorasyonlu bir ortam var. Duvarlar, mobilyalar, farklı sandalyeler, etrafı incelemeden duramıyor insan. Fotoğraf makinem yanımda olmadığı için telefonla çektim fotoğrafları, bu yüzden biraz acayip oldular. :) Burası giriş... 


İçerideki hemen hepsi birbirinden farklı mobilyalar, retro bir hava veriyor ortama. Özellikle dostlarla vakit geçirmek için hoş bir seçenek Smyrna Cafe.


Mekan Cihangir olunca fiyatlar da bir tık üst, fakat çok ekstrem de değil. Üstelik masanıza gelen tabak bu fiyatın hakkını veriyor bana kalırsa. Önce fanatiği olduğum bir rose alıyor, sonra dikkatle menüyü karıştırmaya başlıyorum.


Ana yemekler 27-35 TL sularında. Şarap kadehleri ise 20 TL + civarı. Diğer fiyatlara bir aşağıda göz atmanız ise pek mümkün...


Ben bir tavsiye sonucu "limonlu tavuğu" denedim. Gayet iyi bir tabak geldi masaya, sadece adından da belli olduğu gibi bunun ekşili bir yemek olduğunu anımsatmakta yarar var. Bu arada mekanda kahvaltı da yapabilirsiniz.

En kısa zamanda başka lezzetlerini de keşfetmek üzere, tavsiyelerimle...


*


29 Ekim 2015 Perşembe

"Çılgın" Hayallere Cesaret Etmek

2015'in sonuna gelirken, 23 yaşındayım. 

Dilediğiniz kadar "modern" yetiştirilmiş veya bizzat bu sıfatı kendinize yakıştırmış olun, Türkiye'de veya herhangi bir ülkede yaşamanın bir psikolojisi vardır. Siz istediğiniz kadar reddedin, bu koku, bu psikoloji sizin de içinize işlemiştir artık. Kendini "modern" olarak betimleyen çoğu kişi, "Türk gibi düşünmekten" yakınır yurt dışında, biyolojik ve psikolojik bir gerçek bu. Bu gerçeğin bir yan yolu olarak da, "çok başarılı" insanların Türklerden çıkmayacağı anlayışı sıkça kafamıza vuruluyor esasen. Ağzımız "Çıkar tabii canım, neden çıkmasın bizden de?" dese de, ruhumuzda bir yerde bir güvensizlik yatıyor çoğu zaman.


Üstelik Türkiye kültüründe kompleksli olmak var. Özgürlük ile derdi olmuş hep geçmişimizin, yönetilmekle, saygı ve kişisel mesafe ile dertlerimiz olmuş hep. Tüm bunlar da şekillendirmiş toplum psikolojisini, ve bugün buradayız, iyisiyle kötüsüyle...

Diyordum ki tüm bunlara paralel, hayal kurar mısınız? Ama böyle, "manyak şeylerden" bahsediyorum. Genelde iş, eğitim, fikir yaşamı için hani... Hani hiç "bir Türkün başardığını duymadığınız" türden hayaller. Ne güzel bir laftır o öyle, "Kurduğun hayaller seni korkutmuyorsa, yeterince büyük hayaller kurmuyorsun demektir." İşte öyle "manyak" hayallerden bahsediyorum ki, bunları manyak olarak betimlemem bile şu meşhur psikolojiden bir parça taşıyor olmamdandır. Lakin...

Henüz hayatımdaki çoğu şeyin oturmadığı, background olarak pek cılız olduğum bir anda, aklımı zorlayan büyüklükte hayallere cesaret ediyor kafamın içindeki deli. Bunu farkedince pek seviniyorum, başarmak için yeterince anormalim demek ki! En azından altyapı hazır, gelecekte neler olacağını ise o zaman göreceğiz. Bir diğer secret ki, hayallerimi buraya yazmayacağım. Siz siz olun, fazla dile getirmeyin hayallerinizi, daha yaşamadan ağzınızı alıştırıp ruhunuzu doyurmayın bu hayale. Belki bir gün bu hayalleri başardığımda, o zaman işte buydu demek en güzeli olur.

İşin özü sayın okur, küçük zihinli - cesaretsiz kimselerin sizi etkilemesine izin vermeyin. Önce ne yapmak istediğinizi, kim ve nerede olmak istediğinizi kalbinizi dinleyerek saptayın güzelce. Sonra buraya ulaşmak için hangi yollardan geçmek gerektiğini, eksiklerinizi ve şimdiden sahip olduklarınızı saptayın. Sonra... Koşun! Varana kadar, nefes almadan, keyifle koşun. Unutmayınız ki, ülkenizden o alanda pek başarılı insanlar çıkmamışsa, sizin parlamak için daha çok sebebiniz ve potansiyeliniz var demektir. 

Ne demiş güzel zihinler...

Hayal edebiliyorsanız, gerçekleştirebilirsiniz.

Durmayın, koşun.

Melis


*



27 Ekim 2015 Salı

Bu bebeği tanıdınız mı?


Ne tontilik, sevimli bir bebek, değil mi?

Geçen gün internette rastladım bu fotoğrafa. Masum, şaşkın, güzeller güzeli bir bebek sadece gördüğüm. 

Bu bebek, Adolf Hitler.

İçimde çok acayip düşünceler dönüyor şu fotoğrafa bakınca. Güzel yürekli Rakel Dink'in dediği gibi, "bir bebekten katil yaratan" kültürü, karanlığı mı sorgulamalı? Yoksa herkese verilmiş bir ruh vardır, aslında bu bebecik şimdiden suçlu mu demeli... Gerçekten bazen "çok güzel ailelerden" çok zor çocuklar çıkarken, "kötü ailelerden" çiçek gibi evlatlar yetişiyor. 

Doğrusu ben herkese özel bir ruh eklenip de doğduğuna inanıyorum insanların. Fakat bu güzel bebeğin maalesef sevgisiz büyüyeceğine, şefkati tanımayacağına şimdiden eminiz...

Her bebek, işlenmeyi bekleyen birer kıymetli maden. Ne kadar güzel işlenirse, şüphe yok ki o kadar güzel parlayacak gelecekte...

*



18 Ekim 2015 Pazar

İnstragram'da takipçi hilesinden nasıl kurtulurum?

Merhaba,

Aktif bir instagram kullanıcısıyım diyebilirim. Bence farklı dünyaları oturduğumuz yerden keşfetmek için müthiş bir kaynak burası... Fakat gelin görün ki, bir süredir artık hesabımı sildirme noktasına gelen bir problemle karşı karşıyaydım: İnstagram takipçi hilesi ile gelen, ana sayfamdaki onlarca tanımadığım isim!

9 Ekim 2015 Cuma

23. yaşımdan neler öğrendim?

9 Ekim... Tek sayıları ikinci plana atışım bugün için geçerli değil; müthiş tanıdık, sıcacık bir tarih bu içimde. Zira, 23 yıl önce bugün doğdum ben.

Son 2-3 yıldır doğum günlerimi neşeden çok melankoli içinde geçiriyorum. Gerçekten insanın hayatı 20'sine kadar çok yavaş ilerlerken, 20'den sonra tııırt uçuveriyormuş, çorap söküğü misali. 30'dan sonra daha da hızlanacak sanırım, öyle ki gitgide yapacak şey artarken zaman azalıyor sorumluluklarla. Ha hayat güzel mi, çok daha güzel, o açıdan mutluyum pek şükür.

Daha önce birkaç yazıda bahsetmiştim, her çocuk gibi benim de büyüme takıntım vardı. İşte o günler bu günlermiş diyorum, hızla boyut değiştiren bir özel hayat, tamamen biten bir okul hayatı, tam gaz giden bir iş hayatı... Hayat acayip, ne diyeyim. 

Derken, bugün 23. yaşım bitti. Annem 23 yaşında evlenmiş mesela. Öyle geçerken fikir olsun diye nişan yüzüklerine bakarken bizim sokakta, kuyumcu adamın bana "Aaaa kendinize mi baktınız? Ama siz daha küçük değil misiniz?!?!? Ben ablanıza falan baktınız sandım, size daha erken değil mi ya??!?!" diyeceğine o kadar inanmıştım ki sıkıntısı bile sarmıştı içimi. Ben bunu beklerken adam bana "Eeehm tabii siz kadınlar hep en iyisini istiyorsunuz hohoh." goygoyu yapmış, hayatımdan bir "doğru sandığımı" daha silmişti aniden.

Bu tarz biliyor sandıklarım, doğru sandıklarım vesaire bana birçok ders verince bu yaşımda, bir toparlamak istedim ben neler öğrendim 23. yaşımdan. Zira üniversitenin bitişi ve işe başlayışım psikolojik olarak da önemli kırılma noktaları olduğu ve hepsi bir yaşa sığdığı için, bu yaş çok şey öğretti bana. Kimine "Vay be, kız haklı." dedirtirken, kimine "Ah be çocuğum sen daha bunu yeni mi anladın?" dedirtecektir belki, ben yazayım...

1. Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Asla ama asla görünüşe aldanma.

Evet, klişe geliyor kulağa. Ama gerçekten değildir. Bunu çok iyi tecrübe ettim bu yaşımda. En tatlı görünen kadın içinde manyak çıkıyor, "tonton dede" dediğin adam bilmem ne çıkıyor, şeker dediğin insan ayağını kaydırmaya uğraşıyor. Net, hiç kimse göründüğü gibi değil.

2. Herkes manyak.

Bu en favori tespitlerimden biri. Evet arkadaşlar, bu dünyada herkes manyak! Herkes kafayı yemiş! Kimse ne yaptığını bilmiyor, daha kendinden emin olamayan aciz insan gidip başkasına öğretmenlik yapmaya kalkıyor, herkes bir girdabın içinde "iyiymiş gibi" yapmakla meşgul hayatta. O yüzden önerileri alıp harmanlayıp, yine bildiğini yapacaksın. Bari yaşayacağın manyaklık senin kendi manyaklığın olsun.

3. İnsanlar, hem melek hem şeytandır.

Kesinlikle. Hemen herkesin içinde bir iyi, bir çok kötü yan var. O tatlış kızlar biliyor iç dünyasını merak etmeyin, aldanmamak lazım. Herkesin zayıf noktaları var ve herkes aciz. İçindeki kötüyü bir insanın kendisi biliyor, çoğu zaman kendi kendine bile açmasa da bu konuyu... İnsanın kendi doğasını acılarıyla, sevinçleriyle kucaklaması gerektiğini de bu yaşımdan öğrendim böylece.

4. Kendinle iyi geçin. Sana senin gibisi yok.

Kendini artısıyla eksisiyle kabul et. Zira bir sensin seni daima affedecek olan, sarıp sarmalayacak olan, içindeki meleği de şeytanı da tutacak yönetecek olan, bir sensin. Seni bırakmayacak bir sensin. Kendine iyi davran...

5. Aile çok kıymetli; ama içsel olarak uzaklaşıldığı bir gerçek.

İnsanlar 50 yaşından sonra artık "geri gitmeye" başlıyor desek yeri. Aile daha çok önem kazandı gözümde, diğer yandan anlaşmak daha zorlaştı sanki. Herkesin bireysel hayatı olduğu için belki artık. Ama evet, aile çok önemli. Seviniz, kırmayınız mümkün olduğunca. 

6. Olacaksa oluyor, olmayacaksa olmuyor. Elinden geleni yapıp koltuğuna yaslan ve bekle, çok kasma çocuğum. Eğer olacağı varsa, her şeyin bir zamanı varmış. Olacaklar senin "doğru adımlarınla" %100 paralel değilmiş.

Bu ne demek? Bu şu demek sayın okur, siz her şeyi "doğru" da yapsanız, ne bileyim, her şey "olması gerektiği gibi" de olsa, bir şey olacaksa oluyor - olmayacaksa olmuyor. Sanırım buna en güzel tabir "doğru yer, doğru zaman" olayı. Bir yaratıcı olduğuna inanıyorsanız buna yorun, isterseniz doğaya yorun, ama kesinlikle her şeyin bir zamanı var. Zayıf bir örnek ama, bazen ömrü boyunca alkol almış bir adam 90 yaşında turp gibiyken, tek sigara içmemiş adam akciğer kanseri oluyor, gibi. Kötü insanlara şans gülerken, iyi yüreklilerin sürünmesi, gibi. Her şey tam zamanıyken, bir işin olmaması veya ortam "çok saçmayken" o işin pıt diye oluvermesi gibi. Sadece elden gelenin en iyisini yapmalı, gerisini evrene bırakmalı. Zira her şeyin bir yolu yordamı, zamanı var imiş.


7. Abuk subuk şeyleri kafanı takıp durma, başka işin mi yok?

Veee çok tatlı bir ders geliyor. Ya olm deli misin? Ergenlik diye bir şeyin neden olduğunu çözdüm, adamların o yaşta takacak derdi tasası olmadığı için zır zır her şeye mıymıntılanıyor (oy), sen koy onu hayat telaşına, görsün dünya kaç bucak sonra bakalım kolay kolay can sıkacak mı... Bir sakin olun, bir her şeyi panikle karşılamayın, her şey insanlar için zira, nefes alın bir. Ne olur en çok yahu? Evet söylemesi kolay, yapması da kolay bakma, yap olsun, kır duvarları, oldurt gitsin, uzun ettin şemsettin! Olmuşsa olmuş, neyse ne, işine baksana ya, allaşkına sayın okur, üç günlük dünyada abidik gubidik şeyleri takmayın hiç. Ne insanları, ne olayları. Zaten insanları takacak olunca 2. maddeye geri dönün, orada sorununuzun sebebi var. 

Evet, sanırım şu an yazacaklarım bunlar. Bu 7 maddeyi toplarsak sonuç olarak 23. yaşın dersi ne olur totalde? 

Bakınız şu olur:

Sallaaaa...

*




6 Ekim 2015 Salı

"Zor Şeyleri" Konuşmak

Çoğu zaman kaçıyoruz korkularımızdan.

Yüzleşmeyi erteliyoruz, olabildiği kadar uzaklaşmaya gayret ediyoruz, gittiği yere kadar kaçmaya çalışıyoruz çoğu kez. Oysa çok kolay bir yolu var şu korkulardan kurtulmanın.

Onları "korku" olarak görüp, bu gücü onların eline vermemek. Üstüne gide gide konuşmak, gözünün içine içine bakmak, en zor ihtimalleri de hesaba katmak, yokmuş gibi davranmamak ve fazla büyütmemek şu korku denen şeyleri... 

"Zihnin hikayelerle dolu." en sevdiğim laflardan biri... Aynen öyle, korkularımız da birer hikaye; bakış açısının getirdiği, belki hiç gerçekleşmeyecek olan kötü ihtimallerde kendimizi boğmamız sonucu bize miras kalan birer tortu hepsi. Sık sık sormalı kendimize şu meşhur Melerence sorusunu "Yahu, en kötü ne olur?", hayatı fazla ciddiye aldığımız bir gerçek zira. En kötüsü bile o kadar kötü değil inanın, insan her şeye alışıyor. Tüm bu korkular, endişelerle "şimdi" kaçıp gidiyor ellerimizden bir anda. Hayatı doya doya yaşamak için, bir anı bile kaçırmamak için, korkularınıza dikin gözünüzü bakın cesaretle, Osho'nun dediği gibi, siz baktıkça onlara, birer kar tanesi gibi erimeye başladıklarını görecek, birden yok oluşlarını izleyeceksiniz o korkuların. 


Tüm bunlara paralel, en sevdiğim şeylerden biri, ruhu bir anda özgürleştiren şeylerden biri "zor şeyleri konuşmak". 

Ayrılık mı var? O ana kadar hiçbir şey yokmuş gibi yapıp o an kopmaktan, dağılmış biçimde ayrılmaktansa, oturup konuşmalı. "Çok zor olacak, ağlamaktan gebereceğiz." denmeli. "Haberin olsun, ilk bir sene çok zor olacak, belki krizlere gireceğiz özlemden, bunu şimdiden bilip benimsiyorum." demeli. O zaman göreceksiniz ki, o ayrılık anı çok daha farkındalık dolu ve dingin geçecek. Bu kadar basit aslında bu iş.

Ölüm mü var? Konuşmalı. "Bak, ben de her insan gibi aniden ölebilirim, bunun yaşla ilgisi yok. Ben ölürsem hayatında şunları şunları yapmanı istiyorum, siyah valizi sen alırsın, bilgisayarımı satmayın, telefon annemde kalsın, isterse hattı kapattırabilir. A bu arada, beni İzmir'e gömün, valla öyle bir sistem varsa acayip mutlu olurdum." diyebilmeli. Karşındaki insan seni başını sallaya sallaya, hatta not ala ala dinleyebilmeli. Sonra bir gün ölüm gerçekten ani gelirse, siz birbirinizde hesabı kapatmış olur, geriye buruk da olsa dudağının kenarından gülümseyen birini bırakırsınız. 

Korkularınızı saklamayın. Onları konuşmak, üstüne üstüne gitmek, "Korkmuyorum senden aciz korku, beni ele geçiremeyeceksin, eriteceğim seni gözüne bakarak." diyebilmek, ruhunuzu özgürleştirmek, fani insan doğasından sıyrılmak için yapılabilecek en güzel şeylerden biri.

Zor şeyler, konuştukça kolaylaşıyor sayın okur. Konuşunuz, hislerinize, korkularınıza dokununuz. Zira en çok onların, korkuların ihtiyacı var şefkate.

Sevgilerle,

Melis



4 Ekim 2015 Pazar

Yunan Simidi "Koulouri" ve "Peinirli"

Yunanistan sokaklarında satış platformları bizden farklı da olsa, birçok simitçi görmek mümkün. Farklı olan, simitlerinin yapısı esasen. Bu alt kısımda yine daha "ton ton" simitler görüyorsunuz ama, sokaklarda satılan simitler genelde oldukça geniş ve ince oluyor. Simidin Yunancası'na gelirsek, "koulouri (κουλούρι)" yazılır, "kuluri" okunur efendim. :) Oldukça geleneksel bir tat olarak görülür Yunanistan'da.