31 Aralık 2015 Perşembe

2016'ya...

2015 benim için çok hızlı geçen bir yıl oldu.

Özellikle yılın ikinci yarısında hayatım, şartlarım çok değişti, ben çok değiştim. Bu nedenle önemli de bir yıldı benim için. Geçen yılbaşında 2016'ye girerken okumak üzere bir mektup yazmıştım kendime. Ne mutlu ki, şöyle bir bakınca Melis'e öğütlediğim çoğu şeyi gerçekleştirebildim sanırım. İstanbul'daki bu karlı, masalsı havada bir mektup daha yazacağım şimdi, diğer yıla. Bu yıl hayatta her şeyin insanlar için olduğunu daha iyi anladım ki, bunu da yazacağım.

Dilerim 2016, ruha huzur veren insanlarla, umut dolu, masmavi geçer. Şunun şurasında iki aya Mart, bahar başlar... 

Sıkıca sarılalım yine sevdiklerimize, hayatın üç gün olduğunu unutmadan. Ayaklarımıza bağladığımız ağırlıklardan kurtulalım bu yıl, elimizde olanın sadece "şu an" olduğunu anımsayıp ona göre yaşayalım, aldığımız nefesleri dinleyelim, biraz da deli ve umursamaz olalım dilerim... 

Dilerim daima iyi insanlarla, doğru zamanda, doğru yerde karşılaşırsınız.
Akşama uygun, pek sevdiğim bir şarkı ile...
İyi yıllar olsun.


*


24 Aralık 2015 Perşembe

"Sen benimsin!"

Geçen gün yakın bir arkadaşımla sohbet ederken güzel bir nokta yakaladık bizim kültüre dair. Olur ya, tam ortasında bulunduğunuz için farketmekte zorlandığınız şeyler, işte onlardan biriydi bu da.

Şöyle ki, arkadaşımın Güney Amerika'dan bir erkek arkadaşı var, pek sevimli bir çocuk. Kuzey Avrupalılar gibi nispeten soğukça da değiller, meşhurdur ya zaten bizim gibi sıcak oldukları, o hesap. Neyse efendim, kültürel farklılıklardan bahsediyorduk. Arkadaşım önce şunu anlattı:

Akşam İspanya'da bir mekanda, bizimki hafif uzaktayken bir kız gelmiş çocuğun yanına. Bir şeyler söylemiş, konuşmuşlar bir dakika, gitmiş sonra. Tabii bizimki fırlamış gitmiş hemen "N'oluyor ya, ne iş canım?" diye. :)) Çocuk da "Bir şey yok ki, benden ona bir içki ısmarlamamı istedi, reddedince de gitti işte." demiş. Bu tarz hikayeler çoktur ya, güldük üzerine çok da şaşırmadan. Amaa...

Yine aynı mekanda çocuk bir arkadaşının yanına gitmişken, bizim kızın yanına bir İspanyol geliyor, bir şeyler söylüyor işte konuşmaya çalışıyor. O sıra bizim çocuk bunları görüyor. Eliyle "Her şey yolunda mı?" işareti yapıyor, arkadaşım da sorun yok diyor başıyla. Sonra? Sonra çocuk kafasını dönüp muhabbete devam! Kızın yanında tipin biri konuşmaya çalışırken, mekanda! Eeeee kültürünüze deee modernliğinize deeee, derken, bir şey farkettik biz.

Yahu, adam doğru bir şey yapıyor!

Biz de olsa zaten yalnız bırakmazlar bir kızı masada, haydi ola ki bıraktılar, uzaktan hiç öyle "Her şey yolunda mı?" falan demeden böyle kolları öne uzatıp uçarak çocuğun üzerine atlanır, tabir-i caizse "dalınır". 

Çünkü bizdeki anlayış, kültür şunun üzerine kurulu ilişkilerde:

Sen benimsin! Artık senden ben sorumluyum, bana aitsin! Tabii ki kendi fikirlerin olur; fakat bana uydurmak zorundasın onları. Neden? E, benimsin!

Peki bize bu pek ters gelen hareketle, aslında bu adam ne yapıyor?

1. Dönüp bir sorun var mı, diye soruyor. Burada gerekli sorumluluk yerine getiriliyor aslında.

2. Kız o sırada, "Ya salak mısın tabii ki sorun var gelip kurtarsana, kıskansana beni salak!!" demek isterken, cool görüneyim diye kasıp "Yok yea her şey iyi nolcak." hareketi yapıyor, ama elin Latin Amerikalısı ne anlar senin Türk tribinden! Adam "E peki." diyor, dönüyor arkasını, ne de olsa bir sorun olsa söylerdin! Dimi ama?

3. Burada adamın "aslında" doğru yaptığı şey, çift olsanız bile "senin her şeyden önce kendi başına bir birey olduğunu" bilmesi ve kendi başına çözebileceğin bir sorunun ortasına dalarak "sana el koymaması". Sordu mu sorun var mı diye? E sordu. Yok mu dedin? E yok dedin. Adam üstüne düşeni yapıyor yani, gerisi onda diyor. Çocuk mu var karşımda hani gidip olaya el atayım? Kendisi gerekeni söyler. Ne de olsa "bana ait" değil bu kız, kendisi ayrı bir insanoğlu.

Biz, istediğimiz kadar "modern" olduğumuzu söyleyelim, Türkiye kafasıyla büyümüş insanların hemen hepsinde bu anlayış var: Aidiyet seviyoruz, sürü kafasına bayılıyoruz, bireysellik - kişisel mesafe olayları falan zaten lügatımızda yok. Ben böyle "artist artist konuşuyorum" da, ben farklı mıyım? E tabii ki değilim. Her ne kadar ilişkilerde çabalasak da, hamurumuzda yok ne yapalım. :)) Sadece bu konuşma sonucunda "E çüş artık, ne demek arkasını döndü, ne demek sormadı??" gibi soruların, aslında bizim sorunlu oluşumuzdan kaynaklandığını anladık. Hoşumuza gitmese de, her insan bir bireydir her şeyden önce. Her insan en önce kendisi sorumludur yaşadıklarından, biraz zaman - mesafe sağlamak lazım. 

Yunanca bir şarkıdan alıntıyla bitirelim: Kimse kimsenin değildir, Allah şahidimdir! :p

Haydi devam darlamalara. :))

Melocan





16 Aralık 2015 Çarşamba

Anlatınca Komik Olmayan Komik Şeyler 2

Evet, sizin büyük ihtimalle ifadesiz okuduğunuz - benim yaşarken gülmekten öldüğüm, "aslında" komik olan olayların ikinci serisinde sizlerleyiz. :p Eh, amacım anı toplayıcılığına devam edebilmek en nihayetinde. Ayrıca ben buna gerçekten çok güldüm.

İstiklal'de bir büfe var, bizim ajansın tam karşısına düşüyor. Her sabah oradan kahvaltı için bir şeyler alırım. Bu sabah sıra beklerken, böyle "dayı" demelik orta yaşlı bir adam sandviç alıyordu. Satıcı da içinde neler olsun diye sordu, "Jalapeno olsun mu abi?" dedi. Adam çılgın bir sitem içinde şu cevabı verince ben öldüm:

- YAV NE JELEBONU, BEN NE EDEYİM JELEBON, OLMASIN JELEBON!

Adam da "Abi jelibon değil jalapeno diyom!" diye çıkışınca artık kaşkoluma saklanmam gerekti gülmekten. :))

Klasik sonu da basalım:

İşte yaşarken çok komikti de anlatınca olmadı. Dimi?

*

14 Aralık 2015 Pazartesi

2015'ten kalanlar...

Yıl sonu yazılarını pek seviyorum... Her şeyi gözden geçirmeme, kendime dönmeme yardım ettiği gibi, ileride dönüp o yıldaki kafamı görmek - okumak hoşuma gidiyor. Fakat bir o kadar da zorlayıcı bu yıl sonları... 

Öncelikle şu an durumlar soldaki gibi. Koca bir yılı düşünmek, yorumlamak, pek sayın okurlara karşı hiçbir sorumluluk hissetmeden olduğu gibi aktarmak pek kolay iş değil. İşte, şu an art arda Madeleine Peyroux dinleme sebebim tam da bu. Ben de yazarken dalacağım 2015 yılımın derinliklerine, bakalım...

2015'e benim için iyi ya da kötü demek zor; hem çok zor şeyler yaşadım, hem çok güzel dönüm noktalarıma ev sahipliği yaptı bu yıl. Ama en önemlisi, üniversitenin bitişi ve iş hayatının başlayışı sebebiyle (iyi anlamda) tepetaklak olan yaşamım ve kendisine adapte olmaya gayret ederken tanıştığım "yeni Melis" oldu. Yine her haltı bildiğimi iddia ettiğim dönemlerde, içimde yaşadığını hiç farketmediğim bir kız tanıdım. Meğer 'gerçek hayat' ile karşılaşmayı bekliyormuş kendini göstermek için. Geldi, tanıştık, dövüştük, seviştik; kalktı en iyi arkadaşım oldu sonra. Hala benimle, artık gideceğini sanmıyorum. Bir çeşit 'büyümek' sanırım bu. 

Üstelik insanı kimsenin tam anlamıyla anlamayacağından, anlasa bile yargılamaktan paçayı kurtaramayacağı için bir türlü "insan insana" konuşamayacaklarından emin oldum. Bu nedenle kendime daha çok ısındım.

Bir de, insanların sadece konuşmak için, sadece amaçsızca birinin sesini duymak için, sadece yan yana oturup konuşmadan öylece durmak için, sadece birinin ona sarılmasına ihtiyaç duyabileceğini daha iyi gördüm. Sarılmak, bu arada, acayip bir ilaç. Sarılın.

*

2015 yılında...

Tüm ömrümü etkileyecek derin değişiklikler yaşadım.

Şu hayatta hiçbir şey bilmediğimi tekrar tekrar, mutlulukla kabul ettim.

Pek az sevdiğim insanoğlunu daha da az sevdim. Kendime daha çok döndüm.

İnsanları üzdüm, insanları sevindirdim. 

Güzel bakışlı insanlar tanıdım. Hayatımı değiştiren insanlar tanıdım.

Kimsenin kimseye ait olmadığını, olmaması gerektiğini, kimseye ait olmadığımı, olmaman gerektiğini gördüm.

Şarap kardeş ile aramı daha sıkı tuttum.

Dengesiz bir insan olduğumu kabul ettim. Terazi burcu olmam suçlu olabilir.

Zayıflıklarımı farkettim, sevdim.

İnsanlara ve şeylere olan tahammülüm azaldı, yine kendime döndüm.

Bu yıla dek alışık olmadığım sanatçılar dinlemeye başladım.

Suskunlaştım.

'Gerizekalı' lafını daha çok sevdim.

Çok cılız kalacak ama, 'bir müzik aleti' aldım, ki çok daha fazlası benim için. Çalışıyorum her gün, bazı hayallerim var üzerine... İsmini sevdiğim.

Sevdiğim işi yaparak, pek içime sinen bir ajansta çalışmaya başladım.

Ben 2015 yılında kendimi çok daha iyi tanıdım, zorluklar çatır çatır yüzüme gelmeye başladığı için daha fazla zayıflık keşfettim kendimde, bir bir sevdim hepsini. Nefeslerimi, adımlarımı izledim; hareket eden yapraklara bakarken, düşenlere dokundum. Ben ne hissettiysem onu yaşamaya gayret ettim. En iyi arkadaşım ise, yeni tanıştığım Melis oldu; zira beni sadece o yargılamıyor.

Dilerim 2016, ki hayatımda tahminen DEVASA değişiklikler yapacak bir yıl, çok daha huzurlu ve gerçek olur. Şefkatten delireceğimiz insanlarla birlikte, hakiki duygularla çevrili, öylesi güzel bir 12 ay olur... Umudum var.

Bir de, ne olur etrafınızı daha çok izleyin. Mutlu olun hemen her şeyle, ışıltısız görünen şeylerdeki mucizeleri keşfedin, derin nefesler alın kendinizi dinleyerek, hayat 3 gün zira.

Görüşürüz. :)

Melis


10 Aralık 2015 Perşembe

Notlar, 10 Aralık

İş gittikçe daha yoğun bir hal oluyor; fakat ne mutlu ki seviyorum çalıştığım yeri. Şimdi dev bir marka aldık, belli kategorilerinden ben sorumlu olacağım ve daha markanın kendisi gelmeden dalgası geldi, çok çalışmak lazım. Bir de çocukluğumda hayal ettiğim tipte işler yapıyorum galiba, bunun için ekstra şükür & teşekkür.

Son zamanlarda çok sık Ahmet Kaya dinlemeye başladım. İşin enteresan yanı üst sekmelerimde hep bir "Mozart, Ahmet Kaya, Bach" isimlerini yan yana görmem. Zira bu aralar modum pek tutarsız. Aslında bu aralar her şey tutarsız.

Keşke ölüm hiç aklımdan çıkmasaydı. O zaman daha deli (aslında akıllı) ve özgür davranabilirdim. Bazen, yaklaşık üç saniye için şiddetli bir farkındalık dalgası vuruyor yüzüme, bir anlık ferahlık... Sonra geçiyor. Geçmemesi için ne yapmam gerektiğini henüz çözemedim.

"Hiçbir şey bilmiyor oluşumun" verdiği hafiflik ve durmak bilmeyen salaklıklarımın verdiği ağırlık ile devam ediyorum yola. Hayatımda önemli değişiklikler oluyor; önemli insanlar tanıyor, önemli anlar yaşıyor, önemli hisler hissediyor, sonuçta elde sıfırla yerime oturmanın kahkahasına kapılıp hayattan keyif alıyorum.

Aklım ile kalbimin aynı bedende var olup bu kadar çatışmasının tek sonucu benim arada kalmam; gidin başka yerde tartışın Allah aşkına. İnsan, içinde, derinlerde bir yerde, acı çekmekten kesinlikle hoşlanıyor. Besleniyor. Sadece bu.

*


9 Aralık 2015 Çarşamba

Kavuşamadığımız "Pembe Hayatlar" vs. Gerçekler

Geçen gün pek sevdiğim bir arkadaşımla sohbet ederken, uzun zamandır farkettiğim ama ilk kez dile getirdiğim bir şey oldu. O günden beri de üzerine düşünüyorum bunun. 

Hem üniversitede okuduğumuz bölüm, hem de yaptığımız meslek olarak "medya etkisi" tabiri hayatta bir demirbaş oldu artık, biraz da cıvık bir tabir haline geldi aramızda haliyle. İşte şimdi bahsedeceğim mevzuyu, biz temelde tırnak içinde, "medya etkisi" olarak açıkladık. Şöyle ki,


Özellikle çocukken hayatı görüşü insanın, dizilerde, filmlerde izlediği mükemmel aşklar, mükemmel ilişkiler, kusursuz hayatlar, film olduğunu bilsen de bir çıta haline geliyor psikolojide. Sadece filme diziye vurmayacağım bunu, insanlar da öyle. Herkes şahane aşkların, kusursuz hayatların peşinde koştuğu için, "doğrusu" da bu hale gelmiş zihnimizde artık, özellikle bizim kültürümüzde.

Bu demek ki sayın okur, mükemmel ilişkiler ararken insanların nankör ve aciz varlıklar olduğuna gözümüzü kapattık, kapattırıldık; bu yüzden çok kolay mutsuz olduk, çok kolay "bu değil" dedik. O müthiş başarılı, "tertemiz" hayat hikayelerinde "tahammül etmek" öğretilmedi ki hiç, tahammül edilmesi gereken şeyler baştan "hatalı" kabul edildi. Şu dünyada bir tane sorunsuz çift yokken, aşkla evlenen insanların yüzden bilmem kaçı kavgalarla ayakta durmaya çalışırken, sevgili kızlarımız hala prens bekliyor; hala gelinlerin tatlı telaşı. Afedersiniz ama "erkek" dediğin nedir arkadaş? Neyin prensini bekliyorsun sen hala? Aynı şeyi kadınlar için de söylüyorum, kadın kadar komplike ne var başka şu dünyada? "Bir şeylere tahammül edeceğinizi" bilerek bekleyin, seçin eşlerinizi bence o yüzden.

Derken, bireyselliği, özgürlüğü "sorun" olarak gösterdiler bize, yalnızlığı seveni ise "sorunlu". Bütün bu sahte ilişkiler bu yüzden geçti yükselişe, gerçeklere gözümüzü kulağımızı kapattığımızdan. Sadece aşktan bahsetmeyelim zaten, tüm yaşama, iş hayatına, her yere yerleştirdiler bu politikayı. Başarısız hissetmek o kadar kolay ki bu sisteme göre! Üniversite denen bir saçmalık ilk çıtası olmuş her şeyin misal, tüm bu saçmalıklar insan doğasına fazlaca aykırı... Fazlaca! Alıştırıldığımız doğrular ile insan doğası iki ayrı uçta zira.

İnsan dediğin nedir ki?

Sevgiye aç, aciz, nankör, pek de tek eşli bir yapısı olmayan, meraklı, rahatın pek kolay battığı, kesinlikle doyumsuz, içerisinde bulunduğu sistemi anlayamayan, gelgitler içinde boğulan, psikolojisi bozuk bir mahlukat. 

Senin elinde malzeme buyken, nasıl oluyor da tek gösterdiğin o pembe hayatlar, aşklar, kişilikler olabiliyor? 

Kurulan düzen, insan doğasına aykırı işin özü. 

En "açık görüşlü" olduğunu savunan insan bile içine düştü bu genellemelerin, içine doğdu direkt. Bir insanı anlamayı, bazı sorunların "aslında" sorun olmadığını farkına varmayı, şayet değiyorsa katlanmayı, yaralarından öpebilmeyi, hakikati çekici bulmadı sistem kısacası. 

Orhan Pamuk Benim Adım Kırmızı'sında der ki, sadece aptallar masumdur. O yüzden o masum aşkların, aşıkların, hayatların, başarıların %95'ini çöpe atın, kendi hayatınızın "sorunlu" olmadığını farkedin, "sorunlar" yaşıyorsanız her şeyin normal olduğunu anlayın yeter. 

Fazla büyüttüler insanı.

*


Anlatınca Komik Olmayan Komik Şeyler 1

Gerzek gerzek gülerek anlatılma suretiyle zar zor anlaşılan, karşındakinin tepkisiz suratı sebebiyle aniden toparlanıp, "Tabii şimdi anlatınca komik olmadı da o zaman çok komikti." denen anlar... Heh işte, durup durup kendi kendime hatırlayıp güldüğüm, fakat "Kimse beni anlamıyor!!" edasıyla birine anlatmaktan çekindiğim, aynı komikliği yakalamayacak şeyleri yazmaya karar verdim. En azından ifadesiz yüzünüzü görmem; ama belki arada kafamı hissedip sırıtan kıymetli zatlar çıkar.

Büyük ihtimalle genelde gülmeyeceksiniz. 
Ama vallahi o zaman çok komikti.



08.12.15

Serin bir akşam vakti, Melis, Aysu, Busem kuvvetli bir dertleşme sonrası evlerine dönmektedir. Melis başka dünyalarda olma suretiyle gelen arabayı görmez, milim farkla yola atlar. Busem Melis'i tutar, geri çekerek kendisini hayata döndürürken bağırır: HEY!!!!!

Melis şoking sonrası Aysu'yla birleşip "HEY!!!!" tepkisi için Busem'le dalga geçmeye başlar. Sonra Melis: "Bir yeri acıyınca da OUCH diyordur bu." der.

Sonra sekiz saat gülünür. 
Tabii şimdi böyle anlatınca komik olmadı ama o zaman çok komikti.

*

6 Aralık 2015 Pazar

Geriye gittikçe şaşırıyorum...

Küçükken şehirler arası yolculuk yaptığımda hep şunu düşünürdüm: "Bu tarihte, bu saatteki otobüs içindeki 50 kişi, tesadüfen bir araya gelmiş olmamalı."

Bambaşka şehirlerde yaşayan, bambaşka korkuları, zayıflıkları, mutlulukları olan 50 bambaşka insan, ayın bilmem kaçının şu saatinde şans eseri aynı otobüste bulunamaz! Hele ki yanımda oturan kişi; mümkün değil...

5 Aralık 2015 Cumartesi

Vee... Çağıl evlenir. :)

Çağıl üniversiteden arkadaşım.
Gerçi, "arkadaş" demek çok cılız kalsa da, betimlemeye davranmayayım şimdi... Çok kıymetlidir benim için. Üniversiteden sonra Ankara'ya döndü, çok görüşemez olduk. Fakat mesafeler aptal bir sayı efendim. :) Geçen hafta tüm Evreka Ankara'daydık... Çünkü, yıllardır hayatı birlikte keşfettiği adam ile hayatlarını birleştirme kararı aldılar, evlendiler. Bizim için müthiş heyecanlı, keyifli, son zamanlar en şahane etkinliği oldu bu. Üstelik yuvadan uçan ilk kuş da o oldu. :)

Bu yazıyı sadece Çağıl ve Ertan'a ayırmak istiyorum. Belki yıllar sonra bakıp, okuyup gülümseyecekleri bir kaynak olur ileride. Daha sonra Ankara'dan da bahsederiz yazılarda... Haydi başlayalım.

Yağmurlu bir İstanbul sabahında yollara düştüm Ankara için. Havalimanlarını, uçakları, biletleri, pasaportları, "gitmeyi" pek seviyorum... Bu yüzden telaşlı ama çok mutlu bir sabahtı benim için.

 

3 Aralık 2015 Perşembe

"Her sabah yeni birisi gelir..."

Mevlana'nın Misafirhane isimli şiiri çıktı bugün karşıma.
Tekrar anlıyorum ki, zamandan bağımsızdır insan ruhu; içerisinde gerekli şefkat var ve 'hamuru' müsait ise şayet.
Her bir kelimesi tekrar tekrar okunmalı derim...

*

İnsan kısmı bir misafirhane, 
Her sabah yeni birisi gelir. 

Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik, 
Aniden farkına varmak bir şeyin, 
Hepsi beklenmedik misafir. 

Hepsini karşılayıp eyle! 
Evini vahşetle süpürüp, 
Bütün mobilyalarını boşaltan 
Bir kederler kalabalığı bile gelse. 

Her geleni alnının akıyla misafir et. 
Olur ki yeni bir zevk getirmek için 
Boşalttılar evini. 

Karanlık düşünce, utanç ve garez, 
Hepsini gülerek karşıla kapıda 
Ve buyur et içeri. 

Minnettar ol her gelene 
Kim gelirse gelsin. 
Çünkü bunların her birisi 
Öte taraftan bir kılavuz 
Olarak gönderildi. 


Mevlana


"Hastalıkta, sağlıkta, idimin ağır bastığı, idimi bastırabildiğim günlerde..."

Avusturyalı, 1939'da dünyadan ayrılan pek meşhur nörolog Freud benim için fikirleri dinlenmeye değer insanlardan biridir. Kimisine katılırken, kimisi yok artık dedirtir; fakat her fikrini incelerim mutlaka. İşte, kendisinin en heyecanla okuduğum çıkarımlarından biri, id - ego ve süperego mevzusu.

Önceleri bilinçaltı olarak genellenen insan zihni, bu açıklama az gelince Freud'un yaptığı bu çalışmayla iyice genişletilmiş. Zira ona göre zihnin üç katmanı var.

1. Ego: "Suyun en üst kısmındaki katman" desek yeri. Hislerimize mantıklı çözümler bulmaya gayret ediyor.

2. Süperego: Ahlak ve kısıtlamalarla dolu kısım. Toplumsal yaşamla tanışmamızın ardından gelen ahlaki kurallara, kısıtlamalara karşı duyarlı olan bölge de diyebiliriz.

3. İd: Ve bu yazının başrolü olan id... En ilkel, en vahşi, en bencil, net yanı zihnimizin. Cinsellik, açlık, saldırganlık gibi duyguların en yoğun yaşandığı, ahlaki ve "öyle gerekiyor" laflarına tahammül edemeyen, ısrarcı ve insan doğasının temeli kabul edilen bir kavram. Vurgulamak istediğim kısım tam da bu, insan doğasının temeli kabul ediliyor olması.