29 Ocak 2014 Çarşamba

Ben mi? Evet...

Ben mi? Evet...

Bir gün çıkıp gideceğim,


Kapıları, evleri, dergileri, hüzünler bırakarak.


Bir çiçek 'merhaba' diyecek,


'Hoşgeldin' diyecek dağ,

 
Orman gülümseyecek.


Anımsayışların, bekleyişlerin, ümitlerin ya da ümitsizliklerin, 


Hırsların, yarışların, tasaların kalktığı yerde,

Tam anlatının, salt anlatının kaldığı yerde başlayacak şiir.

 
Hiç kimseye seslenmeyen, kendi kendine yeten sadece... 


Kendi mantığı,
 kendi güzelliği içinde tutarlı.


Ama halkın yaşantısı girecektir oraya, çünkü yaşayan büyük bir şeydir halk... 

Deniz ve ufuk girecek, karınca yuvaları, gökyüzü, kozalaklar 


Ve kopuk, ve artık hasetsiz bir aşk. 


Yani sevişmek denizle, koşulsuz, önyargısız, hesapsız... 


Yani uzanmak ve düşünmek binlerce yıl.


Doğan, ölen ve yaşayan şeyleri... 


Doğumu, ölümü ve yaşamayı...


Yani dingin ve büyük olan her şeyi anlatmak. 


Ben mi? Evet... Çıkıp gideceğim bir gün.


Tasasız, gözyaşsız, geride bir şey bırakmadan ve bir şey beklemeden ilerde.

 
Sadece yağmur sularından pırıl pırıl bir yürek,


Artık kendi kendinin anlamı ve nedeni olan bir yürekle...




Ataol Behramoğlu





26 Ocak 2014 Pazar

Yunanistan'dan ne alınır? - 2

Yunanistan'dan ne alınır? - 1 yazısının ardından, serinin ikinci postu ile devam ediyoruz.

Bu postta biraz daha bencesini, melerencesini bulacaksınız tavsiyelerin, özellikle beğendiğim ürünleri de listeye ekledim. Haydi başlayalım...

1. Zeytin Ezmesi

Daha önce Yunanistan zeytinlerinin güzelliğinden çok kez bahsetmiştik. Eğer zeytin ile aranız iyiyse, bu yöresel ürünü beğeneceğinizden eminim. Ben bunları sınırdan almıştım; fakat Yunanistan marketlerinde rastlamak da pek mümkün.




2. "Yunanistanlı" Ivır Zıvır

Yunanistanlı defterler, kalemler, el yapımı çerçeveler, hatta bir Selanikli yelpaze... Bunlar benim aldığım Yunanistanlı ıvır zıvırların birkaçı. Zor bir iş gününde masmavi, size onu aldığınız dakikalarda hissettiğiniz huzuru tekrar yaşatan bir küçük defterden daha iyi ne olabilir?



3. Damla Sakızlı Lokum

Marketlerde kolayca bulunacak, çok çok lezzetli bir ürün. Sakız likörü de bir diğer tavsiye.



4. Yunanistan Çikolatası 

Daha önce şurada ayrıca bahsettiğim gibi, neredeyse başlı başına Yunanistan'a gitme nedeni! Çok güzeller!





5. Susamlı Pasteli




6. Tsakiris Sticks

Tsakiris Sticks aslında bir çeşit cips ve çok güzel bir tadı var. Üzerinde de yazdığı gibi bol tuzlu, o yüzden tuz ile problemi olmayanlar için, mutlaka denenmeli.



7. Tanıdık Markaların "Yunancalısı"

Şurada da değindiğim gibi, bu durum ayrıca hoşuma gidiyor.


8. Geleneksel Yunan İçkileri

Dedik, aklımıza ilk gelen elbette ouzo oldu. Fakat bunun dışında, Yunanistan'da çokça tüketilen ve nispeten uygun fiyatlı içkiler de mevcut. İlk fotoğraf, damla sakızı aromalı ouzo, Xios'tan. İkincisi ise oldukça meşhur bir içki olan tsipouro. Bunun dışında retsina ve Yunan şarapları da tavsiye edilesi güzellikte.



9. Frappe Nescafe'si

Selanik yazısında bahsettiğim gibi, Frappe Yunanistan'ın vazgeçilmez (ciddi anlamda) içeceği. Her markette kolayca bulacağınız Frappe Nescafe ile bu soğuk ve meşhur tadı yanınızda götürmek mümkün.


10. Poşet, Fiş, Ambalaj, Broşür

En önemlilerden biri de bu. Sakın ola aldığınız ürünlerin poşetlerini, fişlerini veya yolda sokakta görüp aldığınız broşürleri atmayın. Selanik'ten bir hediyelik paket, çok sık göreceğiniz "geleneksel poşetler" ve bazı etkinlik broşürleri ile...




*

22 Ocak 2014 Çarşamba

Simdi Sakin Ol ve Hırsını Yere Bırak.

Bu sabah 05:55'te kalktım.

Oturabilmek için önce 5-6 durak geriye gidip metrobüse bindiğimde saat 06:30'du. Tüyap Durağı'ndan Nişantaşı'na, ofise gittim. Sabah 08:30'dan, akşam 18:30'a kadar çalıştım. İstanbul trafiğindeki günlük bir miktar ölüşümün ardından eve vardığımda, saat 21:00'i geçiyordu. Yarın sabah aynı saatte çıkacağımı söylememe gerek yok herhalde... Üstelik bu aralar, bazı yazıları okurken gözlerimi kısıp, refleks olarak kafamı geriye çekip okumaya başladım. 22 yaşımı henüz bitirmedim bile; 50 yaşında gibi hissediyorum. Özellikle akşam olup, nihayet eve vardığımda, pis ve takatsizim.

Aslında, ofisi ve yapılan işi seviyorum. Dünya'da tüm bunlara ve hatta daha beterlerine, nefret ettiği bir iş ile sadece yaşayabilmek için katlanan kaç insan var biliyor musunuz? 

ÇOK. Gerçekten çok.

Bir türlü hatırlayamıyorum kimin sözüydü bu... Şöyle diyordu;

Hayatınızın her günü, bir günün on saatini, masa başında çalışarak harcıyorsunuz. Sonuç? Yeni bir koltuk takımı.

Sahi... Ne yapıyoruz biz böyle? 

Birileri, bir zaman, "üniversite" denen bir şey çıkarıyor; en güzel, en genç yıllarımızı o küçücük kalbin taşıyamayacağı bir strese bulayıp, temelli misafirimiz olacak hasarlar yaratıyoruz ruhumuzda. Bir sonraki sabaha uyanacağımızdan bile emin değilken, çıldırmış gibi koşturuyoruz, planlar yapıyoruz, pisliğe bulanıyoruz, resmen delirmişiz! Hırstan, daha fazlasını istemekten, dizilerde gördüğümüz bizim evin tamamından büyük banyosu olan evlere içten içte özenmekten, sürüne sürüne bu hayatta darp edilmekten aklımızı yitirmişiz artık.

Bizim ruhumuzdan pis olmasın, şu pis giysileri, boş cepleriyle köşe bucak gezen, o andan başka bir şey düşünmeden yaşamı keşfeden güzel adamlara deli gözüyle bakarken biz, aslında kafayı yiyenin sirk maymunu gibi giyinmiş, şu aynada gördüğümüz soytarı olduğunu unutalı çok olmuş. "Organik" ürün bulunca sevinç çığlıkları atar hale gelmiş, ne olduğu belli olmayan 'plastik' meyve sebzelere kalmışız. Balkonumuza sıkıştırdığımız iki aptal saksıda mutluluk aramışız; yemyeşil dağlar, bahçeler dururken. Sahi... Biz kendimize ne yapmışız böyle?












İç geçirme... Harekete geç. 

Birileri dünyaya, yüzyıllar boyu, çok ağır yalanlar söylemiş... Bugün, bu yalanlar 'gerçeğe' dönüşmüş, yaşamımıza "kural" olmuş. Öyle ki, artık o eski, asıl doğruları söyleyenlere deli muamelesi yapılıyor. Biliyorum, çalışmadan, para kazanmadan yaşanmıyor. Çalışmadan ömür de geçmez, esasen, "üretmeden"... Sadece sor kendine, yılda alacağın 20 günlük izinde mi duyacak tazeliğin kokusunu ruhun... Bu mu hayatının değeri? Bu mu kelebek ömürlü hayatımızın hakettiği? Bilmiyorum ne, ama acilen bir şeyler yapmalı. Ben binlerce ihtimalin arasından doğdum; bu eşsiz hayatı "yaşamak" istiyorum, "harcamak" değil...
Şimdi sakin ol ve hırsını yere bırak.
Beklentilerini en aza indir, ve, başla...

*

20 Ocak 2014 Pazartesi

Ben bu aralar...

Sömestr tatili ile birlikte uzun zamandır beklediğim bir süreç başladı. Birkaç önemli başlık var şimdilerde. Her ne kadar pozitif baksam da hayata, bitmeyen ihtimaller denizi insanı düşündürüyor bir yandan. Fakat sürekli bir çaba ile her şeyin mümkün kılınacağında hala hemfikirim... Dilerim siz de hayal ettiğiniz hayatı yaşamak için gereken adımları  belirlemiş, vakit kaybetmeden yola çıkmışsınızdır.


Ben bu aralar...


Sevdiğim bir ajansta staj yapıyorum. Arada Greek Olives'ime bakıp mutlu oluyorum.




Şuna çok gülüyorum.




Oturma izni için print-sign-scan üçlüsü ile yaşıyorum. Gün sayıyorum.



Her ne kadar babam "Tamam güzel de, sen yine bildiğimiz şeyler yap." dese de, acayip tatlar deniyorum.



Hayın (-YI ile) komşuma gülüyorum.



Selanik'i, Frappe'yi, oradaki güzel insanlarımı ÇOK özlüyorum.



Flemenkçe çalışıyorum. Yunanca'da gırtlak var diyenleri, Flemenkçe'ye davet ediyorum. -GHH!



Şunu okuyup, düşünmeye davet ediyorum: klik

Hepsi birbirinden "armağan" bu üç insanın varlığı için minnet duyuyorum: klik

*


19 Ocak 2014 Pazar

"Su çatlagını buldu..." #BuradayızAhparig

19 Ocak 2007.

Öyle konular, öyle adamlar var ki... Bana yazacak bir şey kalmıyor.

Yüreğinizi açık bırakın, izleyin, dinleyin.

Bir de "Hrant" isimli kitabı mutlaka okuyun. 

Uzaktan bakarsanız, göremezsiniz...

Yakına gelin. 


#BuradayızAhparig



Yunanistan'dan ne alınır? - 1

Yunanistan'a ilk gidişim, aynı zamanda ilk kez ve yalnız olarak yurt dışına çıkışımdı. Bu yüzden olduğunu sanıyorum ki, eve döndükten sonra "Neden onu almadım ki?, Neden ondan iki tane daha seçmedim ki?, Onu niye geri bıraktım ki?" ve benzeri sorular biraz ah-vah ettirmişti. Bu yüzden bir sonraki gidişimde daha tecrübeliydim ve iyi bir plan yaptım. Çünkü gerçekten "Bir daha ne zaman geleceğim sanki!" diye, insan her şeyi almak istiyor.

Dolayısıyla sevgili okur, kendi aldıklarımı karıştırıp, bir "Yunanistan'dan ne alınır?" listesi çıkardım ve bu listeyi iki metne yaymaya karar verdim. Tıkır tıkır okunacak olsa da, inanın hazırlıkları oldukça uzun sürdü. :) Keyifli bir tatil, yararlı bir post diliyorum.


1. Magnet

Magnetler, en uygun fiyatlı, anlamlı, anılarınızı saklama gücü olan ürünler ve gerçekten çok fazla çeşit var.





2. Mastixa Xiou: Sakız Adası'nda Üretilen Damla Sakızı


Marketlerden büfelere, Yunanistan'da oldukça kolay bulabileceğiniz bu sakızlar, ufak ve özel bir ürün olduğundan, hediye edilmek için de birebir.


"ELMA" Mastixa Xiou damla sakızlarının en ünlüsü. Zamanında sakız adasına gidip, bu sakızlardan getiren bir tanıdığımın "Adı bile Elma, onu bile bizden almışlar hoyhoy." esprilerine karşılık veremediğime yanıyorum. Çünkü ELMA'nın Ellinika Mastixa (Yunan Damla Sakızı) 'nın kısaltması olduğunu ben de daha sonra öğrenmiştim.






3. Yunanca Kitap

Yunanca bilmeseniz de, gidilen her ülkeden, o ülkenin dilinde yazılmış bir kitap alma fikri daima güzel. Son gittiğimde bu romanı almıştım. (PS. İstanbul sahaflarında, biraz zor da olsa, Yunanca kitap bulmanız mümkün.)




4. Kartpostal (Tabii ki)


Bu fotoğrafı Kastra'da çekmiştim, malum, kartpostallar her yerde.



5. Kavala Kurabiyesi

Şiddet ve hiddet ile öneriyorum! Gerçekten hayatımda yediğim en güzel kurabiyeydi. Mavi olanı Kavala'dan, diğerini GR-Free Shop'tan almıştım ki, ikisi de şahaneydi.

PS.Kutunun sol üstündeki kemer, Kavala'nın meşhur yapısı. Sizce de çok "Çapa" değil mi?




6. Yunan Ayranı "Ariani"

Daha önce şurada da bahsettiğim gibi; bildiğimiz ayrandan daha soft, neredeyse sıfır tuzla yapılan Ariani, tadılmaya-taşımaya değer.



7. Meşhur Yunan Peyniri Feta




8. Yunanca Müzik CD'si

Tabii ki Gianniciğim.


9. Bardak - Kupa

Galiba milyonlarca kupa almışım. Güzel anıları yaşatan bir "mutlaka"...


10. Yunanistan Zeytini

Bir diğer "mutlaka". Yaklaşık 120 milyon zeytin ağacı bulunan Yunanistan, oldukça yakın bir coğrafya; ama zeytin ve deniz ürünleri bir başka, mutlaka tadılmalı.



*


18 Ocak 2014 Cumartesi

Gözümüz aydın, "Barbie" hamile!

E ama, bana "ayol" dedirteceksiniz...

Bu ne ayol?



Ben mi sığ bir insanım bilmiyorum; ama hayatımda bu kadar itici bir şey görmedim, üretilme amacına da akıl erdiremedim. Ne oluyor şimdi, hamile Barbie'nin göbeğindeki çıtçıtları çıtlatınca karnı çıkıveriyor ve içinden bebek mi geliyor? Tövbe yahu!

Bir kadının anne olmasından daha kutsal bir şey yok. Ama durduk yere, misal 5 yaşındaki kızıma hamile oyuncak bebeğin karnını çıtlatıp içinden bebek çıkarması için de "böyle bir şey" alacağımı sanmıyorum. 

Lütfen dehşete düşüren "bu şeyi" yavrucuklardan uzak tutun. Hamilelik kavramını öğrensin istiyorsanız da, güzel güzel alın karşınıza konuşun, daha "hayırlı" bence.

*

14 Ocak 2014 Salı

Orhan Bey ile Nermin Hanım

Orhan Bey, sanki bir İtalyan. 

Yıllar öncesinde bile şimdiki beylerden daha şık, tertemiz giyiniyor. Elde avuçta çok yok; fakat bir giydiğinin rengini, modelini, bir diğerine daima uyduruyor. Yaşadığı küçük kasabada, o dönemin ilk fotoğrafçısı. Aynı zamanda ressam... Zamanında Amerikalılar kasabaya geldiğinde onlara birçok tablo satmış; fakat bir zaman sonra satmaktan yana olmamış gönlü, evi adeta bir depo bugün. Her yerde yıllar öncesinden yağlı boya tablolar... Sonraları tahta yakma usulü ile çalışmış, bir süpürge ustasını betimlediği tahtada, süpürgelerin tellerini bir bir yakarak yapmış. Örgü saçlı kızın gözündeki bir damla yaşı, yine yakarak işlemiş tahtalara. Oldum olası bahçe işlerini, hayvanları, doğayı, kasabanın limanında vakit geçirmeyi çok severmiş. "Narin" isimde, bir de teknesi varmış...



Bir gün Orhan Bey, yakınlardaki kasabadan bir kızı sevmiş. Adı Nermin, masmavi gözleri var... Gülüşü de gülüş hani; öyle bir albeni ki, sormayın gitsin! Orhan Bey'in "Narin" adındaki teknesi, "Nermin" isminin de anlamı imiş aynı zamanda. Çoğu kez birlikte açılmışlar denize "Narin", Orhan ve Nermin...

Hem Orhan Bey, hem Nermin Hanım şiir yazarmış. Bir zaman sonra Nermin Hanım da yağlı boya tablolar çalışmış, ruh eşini bulmak tabirinin çizili hali oluvermişler... 


Evlenmişler. 



Tek katlı, bahçeli bir ev yapmak istemiş gönülleri; ama o kadar para nerede, ha deyince? Orhan Bey "O dönem 12 farklı kişiden borç alarak yaptık evimizi, çarşıdan geçmeye çekinirdik alacaklılar yüzünden." diyor. Yeter ki evinde huzuru olsun insanın, çalışıp ödemişler borçlarını zamanla. O ev, bugün 3 katlı.

Bahçeleri, üçüncü kata yetişen dut ağacı, gülleri, sebze-meyveleri ile ünlü olmuş yuvaları. Bazı mevsim, dut o kadar çok dökermiş ki, komşulardan kap isterler, mahalleye dağıtırlarmış. Kapının önündeki büyük incir ağacını da unutmayalım tabii...











Nermin Hanım'ın bir mercimekli kıymalı böreği, bir de Singer marka dikiş makinasında diktikleri pek meşhur. Hala her şey gelir elinden, nazar değmesin. Bir kızları, bir oğulları oluyor önce; sonra iki erkek bir kız torunları. En küçük, erkek toruna Nermin Hanım bakıyor çoğu zaman. Yaşı ilerlemiş, ne farkeder? En güzel şarkıları, en güzel oyunları, nezaketi, teşekkür etmeyi, "düzgünlüğü" Nermin Hanım'dan öğreniyor minik Kıvanç, emeği çok üzerinde babaannesinin.




Kız torun küçükken, Nermin Hanım yaptığı hemen her yemeğe bir ilginçlik ekliyor ki kızın hoşuna gitsin... Kız torun ise en çok patatesten yapılan civcivlerin havuçtan gagasını unutamıyor. 


Nermin Hanım, her bir araya gelişte eski şarkılardan söylüyor yemek sonrası çay sohbetlerinde. Kız torun, Dumlupınar şehitleri için yazdığı güzeller güzeli şiiri belki kırk kez okutsa da Nermin Hanım'a, hiç sıkılmadan, hisiyle, vurgusuyla okuyor Nermin Hanım. 


Kız torun, küçükken güzel resim çizmesiyle ünlü. Orhan Bey'in çekyatın altından çıkarıp verdiği kalem kağıtlarla, çoğunlukla şeker kızlar çiziyor, Orhan Bey'e kontrole götürüyor. Orhan Bey her seferinde aynı sitemle başlıyor eleştiriye: "Bu kızlar havada mı duruyor? Gel bak, ayaklarının altını hafifçe karalarsan gölge yaratmış olursun..." Kız torun ağzı açık izliyor. Her ne kadar bir dahaki sefere yine "havada bırakacak" olasa da çizdiği kızları, zamanla öğreniyor, hem kendi ayaklarını-hem çizdiklerininkini yere bastırmayı.


Bir de her gidişinde, bir iş peşinde bu ortanca, kız torun. Kilerlere giriyor, kitapların aralarına bakıyor, tavan arasındaki eski kıyafetleri didik didik ediyor. En son anneannesi ve dedesinin şiirlerini topladığı defterleri buluyor. Birinin içinde de, Nermin Hanım'ın el yazısıyla, henüz Orhan Bey'le nişanlıyken ona yazdığı mektubu...



Kız torun, Orhan Bey'den dut ağacı aşılamayı öğreniyor...



Kız torunun ismi Melis. O, benim.
Nermin Hanım onun anneannesi, Orhan Bey dedesi.

Kız torun, dedesinin yaptığı, en sevdiği tablo ile...



Eskiden, daha küçükken, bir nebze sıkıcı gelirdi bana o küçük kasaba. Şimdi orada, yere kadar uzanan pencerelerden gelen kuş sohbetleri ile uyanmak, arka bahçedeki meşhur lastikli salıncak, bahçeye inip dedemin bitkiler arasına paralel olarak hazırladığı toprak yollardan geçmek, kimi çiçekler bol açtıysa, bir iki tane çalıvermek, kitap aralarını doldurmak, dedemin anneannemi yağlı boyayla çizdiği tabloya dalmak, aşklarını anlamaya gayret etmek, hala nasıl bu kadar tatlı bir ilişkileri olduğunu düşünmek, dedemin belki on kere anlattığı gençlik hikayelerini en baştan anlatmasını istemek, dinlemek, avizesini bile anneannemin hazırladığı, iki-üç yaş doğum günlerimdeki fotoğraflarda önünde durduğum vitrinine dokunmak, dört bir yanı yağlı boya tablolar ve çiçeklerle dolu bir salon... Her şeyi seviyorum orada. Hala anlamasam da, daima açık olan televizyonun sesinin tamamen kısık olmasını bile seviyorum. Belki biraz da yaşlanıyorum... Ne mutlu bana. 

Nermin Hanım, Orhan Bey! Allah size uzun, sağlıklı ömürler versin. Aşkınız da, neşeniz de daim olsun.