3 Aralık 2015 Perşembe

"Hastalıkta, sağlıkta, idimin ağır bastığı, idimi bastırabildiğim günlerde..."

Avusturyalı, 1939'da dünyadan ayrılan pek meşhur nörolog Freud benim için fikirleri dinlenmeye değer insanlardan biridir. Kimisine katılırken, kimisi yok artık dedirtir; fakat her fikrini incelerim mutlaka. İşte, kendisinin en heyecanla okuduğum çıkarımlarından biri, id - ego ve süperego mevzusu.

Önceleri bilinçaltı olarak genellenen insan zihni, bu açıklama az gelince Freud'un yaptığı bu çalışmayla iyice genişletilmiş. Zira ona göre zihnin üç katmanı var.

1. Ego: "Suyun en üst kısmındaki katman" desek yeri. Hislerimize mantıklı çözümler bulmaya gayret ediyor.

2. Süperego: Ahlak ve kısıtlamalarla dolu kısım. Toplumsal yaşamla tanışmamızın ardından gelen ahlaki kurallara, kısıtlamalara karşı duyarlı olan bölge de diyebiliriz.

3. İd: Ve bu yazının başrolü olan id... En ilkel, en vahşi, en bencil, net yanı zihnimizin. Cinsellik, açlık, saldırganlık gibi duyguların en yoğun yaşandığı, ahlaki ve "öyle gerekiyor" laflarına tahammül edemeyen, ısrarcı ve insan doğasının temeli kabul edilen bir kavram. Vurgulamak istediğim kısım tam da bu, insan doğasının temeli kabul ediliyor olması.
Kısacası süperegodan devamlı yasaklayıcı, ahlaki "yapma, etme"ler gelirken, id haz ilkesine dayalı çalışır. Tam bu esnada ise ego, bu iki baskı altında en uygun ve mantıklı çözümü arar.



Evet, mevzunun özeti bu. 

Gelelim başlığa: "Hastalıkta, sağlıkta, idimin ağır bastığı, idimi bastırabildiğim günlerde..."

Farklı başlıklarda da olsa, hepimiz hayatımızda idimizin bize uyguladığı baskıyı hissediyoruz. Bunlar o kadar bastırılmış duygular ki, çoğu insana "Ben herhalde kötü biriyim." hissi aşılıyor. Fakat "asıl problem", en başta dediğimiz gibi, bu özelliğin bizim temel insani dürtümüz olması.

Bebeklerde idin özellikleri çok net görülür. Sadece "isterler", nasılıyla nedeniyle ilgilenmezler. Ne yapmak isterlerse dinlemeden diretirler. Toplumun şartlarını gördükçe bu durum körelmeye başlar ve o doğuştan gelen dürtüler törpülenir; ama kaybolmaz. 

Bu esnada kendime gerçekten şu soruyu soruyorum ki, Tanrı veya doğa, neye inanıyorsanız, bize bunu neden yapıyor? Mesela insanlığın özü ego da olabilirdi; mantıklı, çözüm bulmaya çalışan, yapıcı... 

Fakat ego ve id öyle tersler; insan o kadar id ve yaşam o kadar ego ki! 
Ayağınız büyümeye devam ederken sizin demirden bir 36 numara ayakkabı içinde bulunmanız gibi. "Canım acıyor" diyor insan, yahu hissediyorum bu acıyı, Tanrı'dan aldığım bir his bu, ben üretmedim! Ama ayakkabı demir, kabullenmek zorundasın. Bana kalırsa da id kısıtlanmalı, öyle ki bu kısımda bulunuyor "vicdanlı olmama" yetisi de. Lakin yaratıcı, insanı neden bu ikilemin ortasına atıyor anlamak zor.

İnsan çok dandirik bir varlık sayın okur.
Bunun sebebi elbette beyin, zihin ve çalışma biçimi. Sebep olmayayım şimdi :p, hani rahatlatmış olmayayım ama, hissettiğimiz için yapıyoruz her şeyi. Frenledikçe o demir ayakkabı kırıyor ayak parmaklarımızı, acıdan kaçmak için yapıyoruz ne yaparsak. Benim derdim bu ikilemle işte. 

Her insanın manyak olduğunu daha önceleri de söylemiş idik. Herkes ruh hastası yani, bu net. İnsanların özellikle zor zamanlarında, tahammülsüzlük, ruhsal yorgunluk anlarında, yani idin gücüne güç kattığı anlarda, sevdiklerinizin sizi anlaması ve size tahammül etmesi olası mı dersiniz? Sorunun cevabını bilmiyorum. Etmeli mi, onu da bilmiyorum. Ben de cevabın peşindeyim. İşte bu cevap olmadığı için, daha önce "Her insanın yalnız bir tarafı vardır." demiştim... Çünkü her insanın içeriden onu yiyen bir idi vardır.

Hayat nispeten güzel gidiyorsa, o zaman kendini pek hatırlatmıyor id. Dert aramıyor insan, üzerini kapatıyor hislerinin diğer güzel olaylarla. Fakat eğer hayatınız kötü gidiyorsa, daha doğrusu psikolojiniz; işte o zaman "Heh!" diyor idiniz, "İşte tam zamanı, saldır!". Zira psikolojisi çok iyi olmayan insanların tahammül seviyesi düşüktür, kaybedecek şeyleri olmadıklarına inanırlar, bu da zaten dünden razı oldukları, daha doğrusu onları devamlı içeriden acıtan idlerini serbest bırakmaları ile sonuçlanabilir.

Bu tarz bir psikolojik işkence için bir insanı suçlamak çok zor. Bunlar his! Canın acıyor, kaçınmaya çalışıyorsun. Fakat, müsaade etmek, susmak da zor. Zira başkalarının özgürlük alanını kısıtlayan dürtüler saklı burada. İşte böylesi iki ucu boklu değnek bir durumda, karşınızdaki insana nasıl davranmanız gerektiği konusunda cevapsız sorular edinmemek elde değil.

Bu konuyu derin düşününce, şu evlilik yeminlerini "Hastalıkta, sağlıkta, idimin ağır bastığı, idimi bastırabildiğim günlerde..." şeklinde değiştirmek çok mantıklı olurdu. Hayat güzel, hayaller, pembeler, maviler; fakat sadece bu değil. İnsanın ilkel doğası çok vahşi zira, üstelik şimdiki benliğimizden çok uzakta da değil, içeride bir yerde uyku ilacı verip duruyoruz o uyandıkça. 

Herhalde birbirinin ego ve süperegosu dışında, idini de kabullenebilen, anlayabilen insanlar, efsane hakiki ilişkiler yaşayabilirdi.

Mümkün mü? Hiç sanmam.

Hayırlısı sayın okur.

*



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder