26 Kasım 2016 Cumartesi

Yunan Bir Anne "Memleketten" Ne Getirir?

Bu yazıyı yazmaya karar verdiğim andan beri kafamda her şeyi yazıp hazırladım, fotoğrafları açılarına kadar hayal ettim ve sonunda tatlı bir heyecan ile başlıyorum. Nedense bu yazının konusu ekstra hoşuma gidiyor, özellikle Yunanistan'a ilgi duyan kimseler için okumasının çok keyifli olacağını düşünüyorum; zira size oldukça lokal, hakiki ve sevimli bir hikaye anlatacağım. 

Özellikle yurt dışında yaşayanlar çok iyi bilir, hatta ailenizden farklı bir şehirde dahi yaşıyorsanız özellikle anneniz sizi ziyarete geldiğinde bir sürü şey taşır valizinde. "Memlekete dair" ne varsa getirir, hele bir de köyünüzden geliyorsa. İşte bu durum, yurt dışında yaşayanların ailelerinde daha da güçlü oluyor, zira başka ülkelerde alıştığınız her şeyi bulamıyorsunuz. Pekiii, bu defa size Yunan bir annenin memleketten, yani Yunanistan'dan kalkıp yurt dışında yaşayan çocuğuna neler getirdiğini anlatsam? Biz Sofia mamaya hiçbir şey demedik, kendi aklına gelenleri getirmiş sağolsun. O yüzden bu başlığı uygun buldum, Yunan bir annenin çocuğuna götürmek için aklına ilk gelenler var bu yazıda kısacası. Haydi başlayalım, bakalım listede neler var. :)

1. Frape Kahvesi
Bu, Türk bir annenin başka bir ülkede yaşayan çocuğuna çay götürmesi gibi bir şey. Çok mühim! O yüzden birinci sıraya aldım özellikle. Yunanistan yazılarımın hemen hepsinde bahsettiğim üzere, frape Yunanlar için hayati önem taşıyor. Yazın buz gibi soğuk yapıldığı gibi, kışın da sıcak kahve olarak tüketiliyor.



23 Kasım 2016 Çarşamba

Hollanda Günlükleri - 6

Neredeyse iki aydır "yeni evim" Hollanda, lakin bana sorarsanız şöyle bir 5-6 ay geçmiş gibi geliyor. 2 ay ne ki? Sanki 100 tane hafta sonu gelip gitti gibi histe. Her gün biraz daha alışıyorum, bir şeyler daha öğreniyorum, biraz daha özlüyorum, biraz daha kendimi tanıyorum. Tam bir "yuvarlanarak gidiyoruz" durumu kısacası.

Tam bu yuvarlanmaların üzerine, geçen cuma İstanbul'dan şekerim Aysu geldi. "Eski hayatımdan" birinin, "yeni hayatıma" dokunması, tam anlamıyla aşinalık saçtı eve. Erkek arkadaşı ile Aysu'yu buradaki evimde görmek, "Uzak ama aslında çok yakın." dedirtti aklıma, bu histen pek hoşlandım. Ama özlemim daha çok arttı sevdiklerime karşı. Neyse, zaten ben alıştıkça büyüyen bir özlem yumağı var içimde, çok da şey değil yani.

Önce yaşadığımız şehrin cumartesi pazarına gidip meşhur Hollanda pişmemiş balığı, kafaya dikilerek hüpletilen haring'den yedik. Alt fotoğrafın alt karesinde de kuşlar için hazırlanmış yemlikler var, öyle enteresan gelen şeyler arasında gezindik, her zamanki köşesinde satılan rengarenk çiçeklere bakınıp üşüdük.

 

22 Kasım 2016 Salı

Portakallı Stick Çay?

Başlığa bakınca tam olarak anlaması zor olabilir ama, Hollanda'nın en büyük marketlerinden biri PLUS'te rastladığım ürün tam olarak buydu,"portakallı stick çay". 

Alışık olmadığım veya daha önce hiç görmediğim ürünleri kurcalamayı, yeterince anlayabiliyorsam alıp denemeyi ve elbette buraya yazmayı pek seviyorum. Öyle çok büyük bir icattan bahsetmeyeceğim sizlere bugün, ama yine de bu stick çay beni gereğinden fazla etkiledi. :) Bir de mis gibi portakal kokusu olunca, bloğa da yazmak istedim.

Olay bu aslında. Bildiğimiz sallama çaylara bir alternatif getirmiş adamlar, stick çay yapmış. Hollandaca "sinaasappel" kelimesinden anladığımız üzere, bir de kalkmış bunu portakallı yapmış. Bence ortada yeterince mutluluk sebebi mevcut sayın okur.

16 Kasım 2016 Çarşamba

Yunanca öğrendim de ne oldu?

Arada yeri gelince bahsediyorum, bloğu takip edenler zaten biliyordur; Yunanca ve  Yunanistan'la aramda özel bir olay var. Uzun yıllardır Yunanca konuşuyorum, bir dönem bir Selanik gazetesine turizm yazıları yazmışlığım var, arada blog yazıyorum, Hollanda'ya taşınana dek Yunanca özel ders veriyordum, her açıdan yaşamımın içinde yani bu lisan. Son bir haftadır bununla ilgili çok e-mail alıyorum, o yüzden önce kısa bir hikayemi anlatayım, sonra "Yunanca öğrendim de ne oldu?" sorusuna cevap vereyim, hem de sohbet etmiş oluruz.

Efendim, öncelikle ben Yunanca ile ilgilenmeye 12 yaşında başladım. O dönem bir tanıdığımızın Yunan bir arkadaşı vardı, Nektarios. Onunla sohbet etmeye çalışırken kendisine "Yunan müzikleri çok güzel, çok mutlu şarkılar." dediğimi anımsıyorum ama hala düşünürüm, nereden biliyordum o yaşta buzuki tınılarının güzelliğini diye. Derken, özellikle Nektarios ile konuştuktan sonra, babamın verdiği bir kaset vardı bana "Akdeniz Rüzgarı", onu her gün ama HER GÜN dinlemeye başladığımı hatırlıyorum. Sözlerini anlamadığımı ama hepsini ezbere söylediğimi de hatırlıyorum. Babamın "e yeter kıs artık şunu" falan dediğini de hatırlıyorum, baya kafayı yemişim demek ki o dönem. O kasetteki şarkılar yüzünden 12 yaşında Stratos Dionisiou gibi baba isimler dinleyen bir çocuk olmuştum ki, aynı şarkıları şimdi dinlesem direkt 12 yaşıma ışınlandığımı hissederim.


Sonra 2004 yılında, tam bu ilgim ve ağır Greek music yaşantımın üzerine Yabancı Damat dizisi gelir; orada alt yazıda çıkan Yunanca kelimeleri deftere not aldığımı, dizinin Yunanistan'a gidilen bölümlerinde mutluluktan öldüğümü, belgesel izler gibi takip ettiğimi falan hatırlıyorum. Bu zamanlarda Yunanca gramer kitabı bulma imkanı falan pek yoktu ve internet de ulaşması çok kolay bir şey değildi (ay çok yaşlı hissettim), dolayısıyla internetten bulduğum kısıtlı kaynak ile kağıt üzerinde de dili öğrenmeye başlamıştım. Sonra bir "turist rehberi" kitabı aldım, şu an köpek saldırmış gibi o kitap afedersiniz. Her ne kadar bir gramer kitabı olmasa da benim Yunanca'daki asıl sıçrayışım o kitapla olmuştur, zira devamlı Türkçe açıklaması ile karşılaştırarak "demek ki şu bu demekmiş" diye çıkara çıkara öğrendim ilk öğrendiklerimi. Bu arada Yunanca şarkılar tam gaz devam, asıl lisanı öğrenme istediğimi daima o müziklerden aldım ben zaten. Bu kadar güzel bir dil, bu kadar güzel ezgiler, ne dediğini mutlaka anlamalıydım kısacası. Bir de bir sözlüğüm vardı, ondan da çok çalışırdım, işte yeni kelimeler çıkarırdım, alt kısımda verdiği örnek cümleleri çözümlemeye çalışırdım, yazardım devamlı vesaire. Mesela aklımda bir sahne var, bir yaz tatilinde babaanneme gitmiştim, kendisi İzmir Çiçekliköylüdür, hala orada yaşar. İşte günler boş boş geçer iken, neyse çok sallandım ben sözlükten biraz geçmiş zaman formatı çıkarayım diye ütü masasını önüme çekip kitaplar önümde çalıştığımı hatırlıyorum. Baya keyif ala ala, mutluluktan öle öle kafamın etrafı kitap çevrili çalıştığım çok olmuştur. Sanırım bana "zorlandım" gibi gelmemesinin en büyük sebebi de bu isteğim ve acele etmeyişimdi, daima keyfini çıkarıyordum işte. 

O dönem babam falan bu halimden biraz tırsmış olacak ki, "Bıraksana bu boş işleri kızım, haydi git İngilizce çalış, sana bu mu lazım olacak sanki önce İngilizce'yi hallet" gibi dürtüklemeler yapıyordu ara ara. Tabii ben daha çok gaza gelip her yere kelime defteri elimde gidiyordum, acayip bir keyif veriyordu bana süreç. Her anladığım, öğrendiğim yeni şey beni daha da motive ediyordu. Mesela düşününce özellikle lisedeki hangi arkadaşıma sorsanız, Melis ve Yunanca der. Kotsiras'a o zamandan beri aşıktım, Kotsiras'ı herkes bilir mesela, elimde, defter köşemde hep bir Yunanca yazı görmüşlerdir, lise yıllığımda herkes Yunanca konuşan bıdı bıdı yazmıştır falan gibi. Böyle toparlayınca biraz sayko duruyor ama ben hiç "çabalamadım" o dönem, sadece hissettiğim gibi yaşadım, hoşuma giden fiilin peşinden gittim, hepsi o. Ardından interneti çok kullandım ilerleyen dönemlerde, Yunanistan'dan insanlarla yazışıyordum, sesli konuştuklarıma aklımdakileri soruyordum, aa en önemlisi devamlı radyo dinliyordum, Yunan televizyonu ERT'deki konuşmaları açıp işime devam ediyordum. Bugün Yunanca konuşurken yabancı olduğumu anlamamalarının en büyük yardımcısı bu oldu bence. Bazı th, g gibi harflerin tonu zamanla oturdu ama, zihne taklit edebileceğini bir ses kaynağı vermeniz lazım önce ki iyi konuşabilin. 

Derken, liseden mezun olurken akıcı konuşuyordum kısacası Yunanca'yı. Peki gelelim, sadece 15 milyondan az bir nüfusa sahip bir ülkenin dilini öğrendim de, Yunanca öğrendim de ne oldu?

Her şeyden önce düşünce yapım, kafamın çalışma biçimi, olaylara bakışımı etkiledi bu. Yunanca çok derin bir dil, çok kıymetli - köklü bir geçmişi var ve aslında bazı bazı Yunanca bildiğiniz için Türkçe'yi de daha iyi anladığınız çok oluyor. Birçok kelimenin nereden geldiğini anlıyorsunuz; lisede biyoloji derslerinde bilmediğim terimler olduğu halde çok soru yapmışlığım vardır Yunanca bildiğim için.

Sonra, üniversitenin son yılında sanırım özel ders vermeye başladım. Hem bana "hocam" diyen çok güzel arkadaşlarım oldu, hem kendimi geliştirme fırsatım. Ayrıca bu sayede kendi ayaklarımın üzerinde durmaya nispeten erken başladım; bu işin duygusal yani ruhumu doyuran en büyük etkenlerdendir hep bende.

Yunanistan'a gittiğimde hep bir başka gezdim, yaşadım. Yaşlı bir amcayla kendi lisanında sohbet edebildim, Türkiye'yi anlatabildim, İstanbul hasretini bir nebze giderebildim, ülkemi daha iyi açıklayabildim; bilinmeyen restoranları yerli halka sorup öğrenebildim, çok güzel sohbetler ettim. Bir sürü yeni gelenek edindim bu kültürden, düşünme yetim hep daha çok gelişti bu sayede.

Bir Yunan gazetesine yazılar yazdım, o yazıyı okuyup bana mail atan kişilerle Selanik'te tanışıp frape içtim, hala görüştüğüm dostlar edindim. Ki hakikaten paha biçilemez şeyler. A ondan sonra Yunan alfabesiyle Türkçe yazarak kimsenin anlamadığı şeyleri apaçık bir yerlere yazabildim. :)) Üniversitede bazen kopya çekmek için de kullanmış olabilir ama şu an tam hatırlayamıyorum, daha diplomayı almaya gitmedim lütfen. :D

Tarihi Yunanca kaynaklardan da okuyabildiğim, mesela bizim "Kıbrıs Barış Harekatı" dediğimiz şeye Yunanca'da "işgal" dendiğini öğrendim, bu sayede iki kez düşündüm, üç kez okudum, dört kez araştırdım. Bana bir ömrü tek bir dille yaşamanın eksik kalmak olduğunu gösterdi Yunanca. Belki ülke birkaç milyon, ama özellikle Türkiye'de ve hatta tüm dünyada, biraz da Bizans ve Antik Yunan kültürü yüzünden hiç bitmeyecek bir edebiyattır bu lisan. Temeldir, kıymetlidir, keşfedilesidir.

İş hayatımda görüşmelere çağrılmamın en büyük sebeplerinden biri hep özgeçmişimde yazan "Yunanca - çok iyi" ibaresi oldu. Her iş görüşmesinde bunun muhabbeti geçti, insanların belki daha çok aklında kaldım. Bazen biraz garip gelse de sırf Yunanca konuştuğum için benimle sohbet etmek isteyen insanlar oldu hep, tanıştığım, bir şeyler öğrenmek isteyen, benim bir şeyler öğrendiğim, memnun olduğum, muhabbet ettiğim bir sürü insan... Daha çok paylaştım kısacası Yunanca sayesinde. Dışarıdan nasıl göründüğünü bilmiyorum artık, o kadar alıştım ki dilim karışıyor çoğu zaman, Yunanca rüyalar görüyorum, anneme Yunanca konuşup sonradan fark ediyorum vesaire; sanırım birçok insan için biraz "inanılmaz" ve "cool" bir şey olarak görünüyor, lakin ben hiç böyle hissetmiyorum. Öğrenirken "hemen bitirip konuşmalıyım" falan demediğim ve bir anda kendimi "artık konuşuyorum galiba" gibi bulduğum için sanırım, "normal" geliyor sadece bana.

Kısacası önceden diliyle, geleneğiyle, insanıyla, tarihiyle bir vatanım daha oldu Yunanca sayesinde. Beni değiştirdi, düşünme yapımı değiştirdi, büyük ihtimalle kafamı da daha çok çalıştırmıştır o gramerle. :)) Uzun lafın kısası, özellikle şu an bu lisanı öğrenme sürecinde olan arkadaşlara diyeceğim, Yunanca'ya devam edin. Bu çok özel bir dil, öğreneceğiniz herhangi bir dile göre çok özel bir lisan. Size tahmin edemeyeceğiniz kadar çok şey katacak, biraz sabır ve gayret istiyor sadece. Bu metni "orada kriz var dili öğrenip napcan" falan diyen arkadaşlara iletebilirsiniz

Onlara dersiniz ki,

Yunanca öğrenip, 2 lisanla 3 insan olacağım.

Sevgiler, selamlar.

Melis

14 Kasım 2016 Pazartesi

Hollanda Günlükleri - 5

Geçenlerde oldukça önemsiz görünen, lakin çok önemli olan bir olay yaşadım. Bu olayı unutmamak için 5. günlük yazısını yazmaya karar verdim. Esasen bazı yazıların aksine, günlük yazılarını "karar vererek" yazmıyorum. Bir şeyler birikiyor, kendimce 'önemli' şeyler oluyor yaşantımda, güzel fotoğraflar çıkıyor güzel anlardan, hah diyorum şimdi kendi kendine "zamanı geldi" yeni bir günlük sayfası açmanın. Bu da öyle, ama diğerlerinden biraz daha önemli sanırım.

3 gün önce evde yalnızken kapı çaldı. Sanırım ilk günlük yazısında bahsettiğim kırmızı giysili - sarı kafalı adamlardan biri vardı kapıda. Genelde ev ofisleri tarafından görevlendirilen ve yollandıkları evdeki bir şeyi onarmak için gelen kişiler diyebiliriz bu insanlara. Derken, bizim bir kısmı cam olan kapıdan adamı görünce gerildim biraz, yine pata küte Hollandaca konuşmaya başlayacak ve ben "dur dur dur dur anlamıyoom" diye çıkışacaktım. Neyse efendim, açtım kapıyı. Açar açmaz İngilizce "Hollandaca'm süper değil." dedim, hani peşin peşin söylüyorum bak dayıcım. Adam sanırım İngilizce bilmeyen nadir Hollandalılardan olacak ki, çat çat Hollandac konuşmaya başlayıp devam etti. Amaaa... Burada not almak istediğim şey başlıyor işte. Çünkü anladım. :OOO Yani olay şöyle cereyan etti ki, adam uzunca bir cümle kurup kapı için geldiklerini söyledi, ben de iki adam daha önce gelip kapıyı yaptı - bir sorunumuz yok kapıyla dedim. Bizim adresi söyleyip doğru değil mi dedi, doğru ama sorunumuz yok kapıyla dedim. A tamam o zaman falan dedi, ben de "Şey, ben ilk kez Hollandaca konuşuyorum da kusura bakmayın." dedim. :D Şimdi düşününce ne saçma cümleymiş len o. Adam deli midir nedir demiştir. Neyse efendim, olay şu ki ben adama dediğim üzere, ilk kez iletişim amaçlı - baya baya Hollandaca konuşmuş oldum. Bu dandirik olaydan sonra bana bir şey oldu, böyle her yerde laf atıyorum artık, bir arsız oldum. "Oooo günaydın hanımefendi! Ranch sos var mı? Bu ne kadar, ay çok pahalı şekerim." gibi çıkışlar yapıyorum ve sanırım birçoğunu konuşmuş olmak için söylüyorum. :D Ama bu hissiyat ile lisan öğreniminde önemli bir engelden atlayıp geçtim gibi geliyor. Bundan sonra herkese benden laf! Mooi he?

10 Kasım 2016 Perşembe

Hollanda Günlükleri - 4

Bu aralar Borçka'yı çok düşünüyorum. Çantamı sırtıma atıp Doğu Karadeniz'e gittiğim dönemin yazılarını sık sık okuyorum dönüp, bu bloğu yazma amaçlarımdan biri de buydu zaten, kendime notlar bırakmak. 

Hollanda'ya temelli gelişimin ikinci ayına doğru koşarken, alışkanlıklardan uzakta olmanın hemen her evresini yaşıyorum sanırım. Benim için bunlardan biri de "çocukluğuna saldırmak" galiba. İyi anlamda saldırmak yani, geçmişinden gelen ne varsa hayatında tutmaya çalışmak, bu olgudan garip bir haz almak. Bunu psikolojik bir bulgu olarak yazıyorum bu arada, doğru veya yanlış olduğuna inandığımdan değil, emin değilim zira. Karadeniz'deyken ufak bir defterim vardı, zaten dışarıya - bilhassa uzun yola defter kalemsiz çıkmam, bir de bu seyahat benim için ekstra önemli ve özel bir güzergahtı. Sebepleri, amacı, her şeyi pek özeldi. Bu nedenle bu "Karadeniz defterime" aldığım notları sık sık açıp okuyorum, özellikle alışıldık bir şeyler aradığım anlarda ilaç gibi geliyor. Geçenlerde, yine çayımı alıp köşeme geçtiğim bir akşamüstü aldım elime defteri, sayfalar arasında gezindim, aşağıda görünen sayfada duraksadım.

8 Kasım 2016 Salı

Hiç böyle bir brokoli gördünüz mü?

Ben bu bitkiyle ilk kez Hollanda'da tanıştım.

Görüntüsü ve "Romanesco Brokolisi" adıyla anılması sebebiyle ben daha çok brokoliye benzetiyorum, lakin Türkçe'de "piramit karnabahar" da deniyor. Hollandaca ismi ise Romanesco bloemkool. 

16. yüzyılda İtalya'da yaygınlaşmış bu sebzenin baktıkça hayran kalınan bir yapısı var ve okuduğum bir metinde tepeden başlayarak aşağı doğru dönen spirallerinin matematik olarak da orantılı olduğunu okudum. Tüm bu sebeplerin bir araya gelmesiyle, bu bitki bana hiç "yenebilecek" bir şey gibi gelmiyordu ısrarla. :) Brokoliye göre biraz daha tatlı ve haafif bir tadı varmış, lakin aşağı yukarı aynı kıvamda-tatta olurmuş.

Aşağıdaki fotoğrafı Hollanda'da bir halk pazarında çekmiştim; marketlerde de oldukça kolay bulunuyor ve çok sıkı bir yapısı, pırıl pırıl yeşil bir rengi var. 

Bir Girit Tavernası: Faros

Girit serisinin ilk yazısında bahsettiğim, Agios Nikolaos'un meşhur tavernası Faros'u yazmak istiyorum bugün. Tam önünde, karşısında mora çalan dağlarıyla ufak bir plaj bulunan Faros'ta neler yedik, hangileri Girit'in geleneksel yemekleriydi, fiyatlar nasıldı, neler öneririm, hepsi alt satırlarda sizleri bekliyor.

Öncelikle Faros, Agios Nikolaos bölgesinin en bilinen mekanlarından biri ve merkeze oldukça yakın, zaten ufak bir sahil kasabası burası. Yunanistan'ın çoğu bölgesinde olduğu gibi, bir o kadar da sade olan bu tavernayı bulmak da oldukça kolay. Bu arada daha önce bahsettiğim üzere, burada "taverna" kelimesi bizim anladığımız gibi tabaklar kırılsın mekanı demek değil; bizdeki "restoran"a karşılık geliyor desek doğru olur.


4 Kasım 2016 Cuma

Fırında Spiral Patates

Patatesin hemen her halini çok seviyorum; birçok role girebilen, hem ana yemek hem garnitür olarak çok lezzetli olan bir besin. Hollanda'da bebek patatesler de klasik patatesler kadar sık tüketiliyor, incecik kabuğu sayesinde kabuklu biçimde kızartabiliyorsunuz. Benim de aklıma, bu bebek patateslerle ne zamandır yapmak istediğim bir tarifi hazırlamak geldi. Aslında "tarif" demek ne kadar doğru bilmiyorum, siz karar verin. :) Karşınızdaaa, fırında spiral patates.

Patatesleriniz ne kadar iri olursa o kadar ince spiraller çevirmelisiniz. Böylece fırında çok daha kolay pişecek, bir o kadar da güzel görünecek. Ben birkaç bebek patatesi aşağıdaki gibi kestim öncelikle. Fırını 180 dereceye ayarladım diğer yandan.


Bu kısım tamamen zevkinize kalmış; ben biraz zeytinyağı, kırmızı pul biber, karabiber, tuz ekledim çevire çevire. Kiminin üzerine ufacık bir parça tereyağı bıraktım, kiminin baharatına kekik de dahil ettim. Dediğim gibi kullancağınız baharatlar tamamen keyfinize kalmış.


Ve üstleri kızarana dek pişirdiğim spiral patatesler böyle güzel bir görüntüye sahip oluyor. İster çubuktan çıkararak servis edin, ister böyle şişlerle tabağa yerleştirin. Ben patateslerim zaten ufak olduğu için, böyle fırfır kadar ince kesmedim spiralleri. Siz dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz biçimini.



"İyi güzel ama bu patatesleri nasıl böyle keseceğim, tam gözümde canlanmadı şimdi." diyenler için, aşağıdaki videodan pek basit kesim şeklini de görebilirsiniz. :)


* 

1 Kasım 2016 Salı

Çok Kolay, Yumuşacık, Mayasız Ekmek Yapımı

Mutfağınızda, fırının kapağı açıldığında dışarı salınan sıcacık kekik aromasından daha güzel ne var ki? Evde yapılabilen ve mutluluk garantili tariflerin başında geliyor bence ekmek yapımı. Bir de bu tarif gibi müthiş kolay ve bir o kadar yumuşacık ekmekler veren bir tarifse, mutluluk iki katına çıkar. 

Tarifi internette gezinirken Pınar'ın Rengi'nden buldum, sonra kendime göre yorumladım biraz. Bu tarifte pek sevdiğim kekik-siyah zeytinli, biberiyeli ve kuru üzümlü ekmekler göreceksiniz. Maya bile kullanmanıza, beklemenize gerek kalmadan şaşıracağınız yumuşaklıkta ekmekler elde edeceksiniz çok kısa sürede. Haydi başlayalım neler yapmışız.

Malzemeler