29 Eylül 2015 Salı

Selanik: Kapani Çarşısı

Selanik'teki olmazsa olmaz adreslerimizden biri de Kapani Çarşısı.

Yıllar önce bu çarşıya ilk gelişimde kendimi Tahta Kale'den Mısır Çarşısı'na uzanır gibi hissetmiştim, Selanik'in içindeki küçük İstanbul gibi geliyor bana burası. Ne satılır Kapani'de derseniz, her şey derim. Şarküteriden tutun baharatlara, demet demet aromatik otlara, taze balıklara, çantadan ayakkabıya, kutu kutu baklavaya cezveye kadar hemen her şey...

28 Eylül 2015 Pazartesi

Önce kahve, sonra 5 dikiş!

Evet, bugün hayatımın en enteresan ve alem günlerinden birini geçirdim sanırım.

Öğlenleri işten çıkınca çok acıkmamışsam, bir şey yemek yerine yürüyorum Cihangir'e doğru. Hoşuma gidiyor semt olarak, tam merkezi hariç huzurlu geliyor ruhuma. Yürümek de iyi geliyor, şöyle bir kendime geliyorum günün devamı için... Derken, bugün yine Cihangir'e uzandım, mutlu mutlu yürüdüm. Hava da kapalıydı İstanbul'da, yaşlanıyor olacağım ki huzur veriyordu bana bu Hollanda havası. Brew Lab Cihangir'de yumuşacık bir kahve içtim sonra, bolca yazdım, yağmuru ve çalan hoş müzikleri dinledim. Gerçekten ruhum dinlendi bir saat içinde, mutlaka tekrar gideceğim de bir yer... Derken,

Saat geldi, ajansa doğru yola koyuldum. Kalktıktan 2 dakika sonra falan, neden bilmiyorum, yolun kenarındaki elektrik kutusu gibi bir demir kutuya çarptım kolumun üst kısmını. Artık virajı mı alamadım, ağzım açık mı yürüyordum bilmiyorum, baya geçiriverdim kolumu köşeye. 

Neyse efendiim, ilk 1-2 dakika baya acıdı, bir de düz yolda yürüyemeyen kız olarak bir an önce sokaktan kaçmaya çalışıyordum o esnada tabii. Biraz ileride ay bir kolumu ovuşturayım dedim, baktım gömlek yırtılmış. Daha dikkatli baktım kan var. E biraz daha dikkatli baktım baya kolum yarılmış diyeyim. :)) Yani ilk 2 dakikadan sonra o kadar "acımıyordu" ki, öyle bir yara görmeyi hiç beklemiyordum. Açıkçası o andan beri de sızı dışında hiç ağrımadı. Neyse, koluma bir on dakika baktım herhalde sırıtarak "Yahu ne alaka şimdi, acımıyor ki?" diye. Sonra ajansa haber verip hastaneye geçtim. Dikiş atılacağı barizdi zaten, baya açılmıştı yara çünkü. 

Sonra pek kibar bir doktor amca sağolsun ayaküstü 5 dikiş attı. Ben hala şoktayım ne oldu, ne ara 5 dikişlik yaram oldu, hala acımıyor diye. :)) Aman acımasın tabii de... Bu arada ilaçlar, iki hafta boyunca her gün hastaneye gidip pansuman yaptırmaca ve tetanos aşısı da cabası. Gerçi iyi oldu tetanos olduğum bu vesileyle ama, düz yolda yürüme dersleri almaya karar verdim sonuç olarak.

Hayatımda sadece 8-9 yaşında atılmış bir dikişim vardı, ikincisi de böyle olacakmış demek ki. :) Siz siz olun bastığınız, geçtiğiniz yere dikkat edin, zira görünen o ki 2 saniyelik dikkatsizlik 5 dikişten başlıyor.

*




26 Eylül 2015 Cumartesi

Selanik'te Geleneksel Girit Ürünleri

Girit'in doğası, müzikleri, delikanlıları, manileri gibi, elbette mutfağı da pek meşhur. Tüm bunlardandır ki, "Yunanistan içinde ayrı bir ülkedir Girit." derler. İnsanları pek cana yakındır, daha köylü damarı olan bir halktır, pek içtendir kültürleri. Bir de dünyanın en güzel coğrafi konumlarından birinde yer alınca, mutfağının da cennetten çıkma olmasına şaşırmıyor insan. İşte tüm bu sebeplerin bir araya gelmesinden herhalde, Girit'e karşı sevgim büyük.

Geçtiğimiz günlerde Selanik sokaklarında yürürken rastladığım bu geleneksel Girit ürünleri satan, kasada duran adamın bile klasik Giritli tipli - aksanlı bir adam olduğu, bu minik dükkanı yazmak istiyorum bugün. Neler varmış, ne kadarmış, biz neler almışız bir bakalım...

9 Eylül 2015 Çarşamba

"Bir gün tekrar buluşacağız, ve..."

Tasos Leivatidis, pek meşhur Yunan şairlerden biri.

Birkaç gündür devamlı şiirlerini okuyorum. Duyguları somutlaştırma, betimleme yetisi o kadar etkiliyor ki beni... Yunanca zaten çok güzel bir dil, bir de bu kadar anlamlı - derin sözlerle ifade edilince yaşam, ürpermemek mümkün olmuyor. Sırf şarkıları, şiirleri anlamak için dahi bu lisan öğrenilirdi sanırım... 

Bugün size bahsetmek istediğim değerli şair, Tasos Leivatidis, 1922 yılında Atina'da doğdu ve 1988 yılında yine Atina'da dünya yaşamından ayrıldı. Zamanında politik görüşleri ve eserleri nedeniyle sürgünler yaşamış; bunun yanında yaşama ve aşka dair de müthiş eserler bırakmış dünyaya. Öyle güzel, derin bir ruhu var ki, bazı mısralarını okuduktan sonra sesli olarak "Oha yaa..." oluyor ağzımdan tek çıkan. Dilerseniz sevdiğim bir şiirinden birkaç mısra çevireyim şimdi...

Soldaki görselde diyor ki...

"Bir gün tekrar buluşacağız. Ve o zaman tüm akşamlar ve tüm şarkılar bizim olacak..."

... ve aynı şiir şunları söylüyor:

"Sen bana gülümserken sevgilim, dünyada her şey olabilirdi artık. 

Sen daha hayatıma girmeden önce dahi, hayallerimin içinde ne çok yaşamıştın... 

Senin yanındaki en küçük anımda, bütün bir ömrümü yaşadım...

İsmini bağırmak isterdim sevgilim, var olan tüm gücümle... O kadar güçlü bağırayım ki, dünyada hiçbir rüya uyuyamasın bir daha ve hiçbir umut ölemesin.

Allah'ım, ne kadar güzeldin, eski bir Noel gecesinde ışıl ışıl parlayan bir ağaç gibi... 

Seni tanımadan önce de yaşadığım için, affet beni sevgilim...

Artık gülüşünü yansıtmadığı için, gözlerimden nefret eder oldum...


Seni ağlayan bir kör gibi dinlerim, büyük bir kutlamanın uzaktan gelen uğultusunu duyarak...

Seni, cayır cayır yanan bir evde, kapı kolunu arayan bir kör gibi arıyorum...

Sen doğ diye, böylece ben seninle buluşabileyim diye yaratıldı bu dünya!

Sense sevgilim, beni kovarken, kapının dışında acıya bulanmış bir dünyaya kapatıyorsun. 

Ve eğer biri diğeri için ölmüyorsa bu dünyada, zaten ölüyüz demektir...


Eğer kapının önünde ölü bir adam bulurlarsa bir gün,

Bilesin ki, senin için hayaller kuran öpücüğün bıçaklarında katledilmiştir o,

Bas geç üstüme,

En azından bana dokunmuş olmanın mutluluğunu yaşayayım..."

*

İnsan diyorum, çeviri yaparken ne kadar ürperebilir? Birkaç mısra çevireyim dedim başlarken ama, şiirin büyük bölümü burada... 

Sevgiler




8 Eylül 2015 Salı

Kazantzakis'ten "Hayatın Özü"

"Είδα κάποτε μια μέλισσα πνιγμένη μέσα στο μέλι... και κατάλαβα." (İda kapote mia melisa pnigmeni mesa sto meli... ke katalava.) demiş, meşhur Yunan yazar & şair Nikos Kazantzakis.* 

Yani...

"Bir gün, balın içinde boğulmuş bir arı gördüm... ve anladım."

Ne çok ürpertti beni bu laf, ne güzel bir tespittir bu. Bir o kadar da zor, acı bir tespit elbet. Hayatın özünde, yaptığımız şey bu değil mi aslında? Bize verilen, lütfedilen o güzel nimetler, bizi bizden etmiyor mu çoğu zaman... Son zamanlarda daha çok düşünür oldum hayat için. Arada bir paylaşırım, birkaç Yunan şairin çok güzel çıkarımlarını okuyorum iki gündür, hayatı anlamaya yardımcı... Günün sözü bu olsun.


*Yunanca'da "tz" harleri birleşince, tiz bir "c" sesi verir. Yani sanatçının ismi "Kazancakis" olarak okunur.

6 Eylül 2015 Pazar

Halkidiki, Bahia Beach


Bu yılın ilk Halkidiki yazısı gelsin öyleyse! Amaa önce Yunanca üzerinden küçük bir bilgi verelim.

Vasiyetinizi "hala" yazmadınız mı?

Size söyleyecek, hatırlatacak önemli bir şey var aklımda. Ama önce kısa bir giriş yapalım nedeni için...

Son zamanlarda, sayın okur, en çok düşündüğüm ve inandığım şeylerden biri şu: Hayat mantıkla, hesaplarla yürümüyor, zira "olması gereken" diye bir şey yok; sadece "olanlar, olacaklar" var. Kısacası, gerçekten her şey olacağına varıyor. Bazen hesabınızı "tam" yaptığınız halde, bir el sizi tutup hop bambaşka bir yere bırakıveriyor yaşamda. Üstelik, her şey çok ama çok hızlı değişiyor... En aşağıdan tepeye çıkmak da, tepeden yere inmekte birkaç saniyeye bakıyor sadece; "her şeyi doğru yaptığınız" halde hem de.

Üniversite ikide sanırım, bir gece çok geç yatıp çok erken kalkmıştım. Diğer sabah, artık hayatım boyunca benimle olacak göz çukurlarımı farkettim. Başka bir sabah, artık gülünce sol yanağımda çıkan çizgiye odaklandım ilk kez; oysa bir gece önce bunların hiçbiri yoktu. 

Dedem birkaç ay önce, yaşlılık hastalık derken tek taraflı felç geçirdi. Şimdi birçok yetisi geri geliyor, ama genelde yatakta ve çok kısık sesle konuşabiliyor. Sadece birkaç ay önceki fotoğraflara bakıyorum, dev gibi bir adam. Sesini az biraz unutmaya başladım desem inanır mısınız? Cüzdanımda anneannemle öyle dimdik duran fotoğrafları var, ama artık "yok" bu duruş. Anlıyor musunuz? Bir gecede oldu her şey. Yavaş yavaş yeri gelen her yetisi için çok şükür tabii, o ayrı bir başlık.

Okulun ilk yıllarında reklam ajansında çalışmak için ölüyordum; zordur buralara "kapağı atmak", hele benim gibi tanıdığı olmayan - tanıdık istemeyen insanlar için daha zordur. Çok ittirmedim o zamanlar, şans da gelmedi, hep PR ajansları çıktı karşıma. Artık PR'a iyice alışmışken, reklam ajansı istemezken okul bitti. "Öylesine" gittiğim bir görüşme sonucu dünyanın en iyi reklam ajanslarından birinin İstanbul ayağında çalışmaya başladım. Len 4 yıldır neredeydin? Oluyormuş dedim, bakmayın, alıştım gitti bile.


"İlerlemeye devam et, ihtiyacın olan her şey sana en mükemmel
zamanda gelecek."
Geçen aylarda ölümler doğuran çirkin bir olay olmuştu, bunun üzerine her gün kullandığım metro-metrobüs hatlarına bomba alarmı verdiler. Ki benim iş yerim Taksim'de, işten çıkış saatim en kalabalık saatler. Metroya girince milletin elindeki çantalara, tiplerine, tedirgin mi değil mi ona bakmaya başlamıştım, ne yapacaksam sanki... O zaman daha çok dank etti kafama bu başlıktaki konu.

Sonra, doktor bir akrabamla konuşurken anlatmıştı, kendini başından vuran bir adam ölmemişti, üstelik hastaneye yürüyerek gelmişti. Dizinden vurulan bir diğer adam, kurşunun vücudunda hareket edip beynine saplanmasından dolayı kısa süre içinde hayatını kaybetmişti. 

Kısacası değerli okur, öldürmeyen Allah'ın öldürmediği gibi, öldüren Allah da öldürüyor. Elbet kendine dikkat etmeli insan, ama ben çok inanıyorum artık "ölmenin de, olmanın da" bir zamanı olduğuna. Ben, bizi bekleyen bir plan olduğuna ve hızla oraya doğru çekildiğimize çok inanıyorum.

Bu nedenle, hala her birimize hayal gibi de gelse, baya baya öleceğimizi hatırlatmak istedim. Nasıl eşleri tarafından aldatılan hemen herkes "Ay bunu ondan hiç beklemezdim." diyorsa, ölümden sonra konuşabilsek "Ay öldüm mü resmen, ölümü şimdi hiç beklemezdim." derdik herhalde; ani ve şaşırtıcı geliyor. 

Bana kalırsa, öleceğini bilmek bir ayrıcalık. Az da olsa zamanın olur, "son ayarlamaları" yapar, son sözlerini, duygularını söylersin. Haydi sen gidiyorsun da, arkada kalanları teselli edersin en azından. Ölümün her türlüsü erken ve zor, ama ani olmamasını tercih ederdim. Velhasıl, bunu bilemediğimiz için sormak istiyordum, hala vasiyetinizi yazmadınız mı?


"Başka biri, senin sahip olduğundan çok daha azıyla mutlu."
Bu bilindik bir kelime olduğu için tercih ediyorum, illa "bir şey bırakmanıza" gerek yok geride kalacaklara. Ama şöyle, uzunca, tüm hislerinizi içeren bir yazı, bir video, bir "son sohbet" bırakmak istemez miydiniz geride kalanlara? Hele ki ani bir ölümde, çok iyi olabilirdi "kalanlar" için. Bu konuları tabu olmaktan çıkarmak lazım zira, gerçeğin tabusu mu olur? Böyle işte bu iş.

Bana kalırsa, kimsenin siz hayattayken ulaşamayacağı bir yere saklayın vasiyetinizi yazıp. Çok güvendiğiniz, bunu önceden okumayacağını bildiğiniz birine yerini söylemek de iyi bir fikir olabilir. Ben anneme söyledim. Kadıncağızın da benim gibi bir kızı var, ne yapsın. :) Onu da darlıyorum "Yazsana sen de kızııım!" diye, ay Melis git Allah aşkına deyip duruyor ama yakında yazdıracağım. :)) Yahu gerilmeyin bu konulardan, korkuyu alt edecek en önemli şey üstüne gitmek, bas bas bağırmak: "Korkmuyorum senden be!"

*

İşin özü dostlar, bana kalırsa, bir an önce yazın son sözlerinizi. İnsanlardan beklentilerinizi, dilerim "mutlu bir hayat yaşadığınızı", dileklerinizi. Zira, gerçekten ne zaman dünyadan ayrılacağımızı bilmek mümkün değil, ve evet, bu her an olabilir. Herkese "yaşlanınca ölürüm bence, daha vakit var canım" gibi geliyor ama, hayat işte. Yazı öncesinde sakinleşip, yalnız ve huzurlu kalacağınız bir ortam bulup, biraz düşünüp, alın kalemi elinize. Korkmadan, üstüne gide gide, korkuyu uyuz ede ede, sevdiklerinize bu iyiliği yapın derim.

Kurşun kalemle yazsanız daha iyi olur; dedem konuşabiliyorken, "Tükenmez kalemin mürekkebi yıllar içinde uçuyor, yazılar siliniyor. Bak, yazdığım şiirler uçmuş gitmiş defterin içinden, sen kurşun kalem kullan hep." diye öğütlemişti.

İşte böyle sayın okur... 
"Şeyler", biz anlam yüklediğimiz kadar. 
Hayata ve "şeylere" güzel anlamlar yüklemenizi, hayatı pek de abartmamanızı dilerim. Yaşıyorsanız, zaten özenle seçilmişsiniz demektir... 

Melis