27 Haziran 2015 Cumartesi

"Ben Kahbe Değilim", 1959

Eski Türk filmlerini sever misiniz? Ben çok severim... Üstelik yaşım ilerledikçe daha büyük keyif almaya başladım. Bu tarz filmler genelde gece saat 1'den sonra çoklukla veriliyor televizyonda. Hababam Sınıfı dönemlerindeki filmler de hoşuma gidiyor ama, en çok böyle, 1965 ve öncesi filmler görünce kalbim fena çarpıyor. Düşünsenize, anneannemin gençlik dönemlerinde çok ünlü olmuş bir film belki, oturmuş dört gözle izliyorum. Filmdeki çocukların lafları, oyunları, karakterlerin söyledikleri şarkılar, eski şehir görüntüleri, belki o dönemde kullanılıp bugün kaybolmuş deyimler... Bu nedenle 1965 öncesi sinema ayrı bir güzel, hazine değerinde. 


Dün yine böyle bir film buldum. "Ben Kahbe Değilim" Agah Hün'ün yönetmenliğinde 1959 yılında çekilmiş. Muhterem Nur ve Sadri Alışık başrollerde... Bazen "Ne müthiş oynamışlar!" diyor insan, bazen "Yok artık!" deyip bıyık altından gülümsüyorsunuz. Ama ben bu filmleri izlerken müthiş bir şefkat duyuyorum nedense, bu da filme kızmamı engelliyorJ

Ben Kahbe Değilim, evlenip kırsala yerleşmiş güzel, saf yürekli bir kadının (Muhterem Nur) kocası tarafından (Sadri Alışık) çok sevilmesine rağmen ihmal edilişini, filmin başlarında pek dikkat çekilmeyen bebeklerini ve kocasını bırakıp başka bir adamla "şehre" kaçışını ve tüm bu süreçte başına gelenleri anlatıyor. Küçük sürprizler ve enteresan sahnelerle dolu, bana kalırsa hızlı akan bir yapıt... Bir de, filmin ismindeki kelimenin "kahpe" değil de, "kahbe" olması bile ayrı bir hoşluk gibi geliyor gözüme. J 

Ayrıca bu film sayesinde kazandığım bir diğer güzel şey de Rum olduğunu düşündüğüm "Menasi Filmeridis" i tanımak oldu. Bu film gibi, dönemin birçok filminde de görüntü yönetmeni olarak görev almış kendisi. Soyadları tesadüf olmasa gerek ki, kardeşi Yuvakim Filmeridis de aynı şekilde bu sektörde ünlü bir isimmiş. Dediğim gibi, bu tarihlerden izleyeceğiniz her film, size bir filmden çoook daha fazlasını keşfetme fırsatı veriyor. Üstelik ne mutlu ki Youtube'da da var filmin tümü, izlemek-keşfetmek isteyenler şöyle buyurabilir...



*

26 Haziran 2015 Cuma

"Kıskançlık"

Elimde bir kitap var, 1967 basımı: Kıskançlık

Sahaf raflarında tesadüfen bulunmuş, iyice kahveye dönmüş yırtık sayfalarıyla beni pek mutlu eden bir kitap... Üstelik, insanın yaşam içinde duya-yaşaya iyice alıştığı kavramlardan birini irdelemesi ve bunu "bilimsel" olarak, ciddiyetle yapması pek hoşuma gidiyor. Kitabın ön sözü de pek güzel başlıyor; 9 aylık bir bebeğin dahi, ortamda bulunan başka bir bebekten veya annesinin başka birine belirgin ilgi göstermesinden doğan huzursuzluk belirtilerine değiniyor ilk cümleler.


Bunun yanında, bugüne pek de uymayan bir tavırla, bir kısmı duygusal sayılabilecek birçok yargıyı kararlı cümlelerle savunuyor kitap: "Genç kızlar sevgililerini kıskanır, çünkü gelecekte yalnız kalmaktan korkarlar." gibi. Bu açıdan, kitabı bir yandan "öğrenmek" için okuyor, diğer yandan bir tarihi eseri inceler gibi, eseri ciddiye almak ve almamak arasında kalıyorum. Bir de, eski kitaplarda sıkça gördüğüm "sevmiyen, yapma" gibi kelimeler bolca, özellikle şu yapmağa-kaçmağa olayına, hele ki bunu konuşurken de yapanlara gıırrr olduğum bir gerçek şimdi. J


Kitabın içindeki başlıklar ise bunlar...



Kitabın arka kapağındaki son cümle şöyle diyor: "En fazla kıskanç olan insanlar sevemeyen, buna karşılık, sevildiklerini görmek ihtiyacı duyan kimselerdir." Çılgınlarca tartışılırJ 

Siz ne dersiniz?


22 Haziran 2015 Pazartesi

Hollanda, Arnhem Openlucht Müzesi - I

Uzun zamandır yazmak istediğim bu keyifli mekanın yazısına nihayet başlıyorum. Hollanda'nın Arnhem şehrinde bulunan, harikalar diyarı tadında bir yer "Hollanda Açık Hava Müzesi", yani Nederlands Openluchtmuseum. Zira bu müze, büyük ihtimalle daha önce gördüklerinize hiç benzemiyor!

Openluchtmuseum için, Hollanda'nın ulaşımından, göçlere, sosyal hayattan tarihine kadar ince ince işlenmiş, tiyatro gibi canlandırılmış bir açık hava müzesi diyebiliriz. Orijinali gibi döşenmiş birçok dükkan, ev, bar konsepti bulacak; bazı kısımlarda yine orijinaline göre giyinmiş eski moda kıyafetli-tahta ayakkabılı bir Hollandalı sizi karşılayacak... Müzenin orta yerindeki yeşil alanda gezinen dev inekler, yanınızdan yürüyerek geçen ördekler, tarihi üniformalı tramvay sürücüleri, rüzgar değirmenleri... Adeta Hollanda'nın harikalar diyarındayız!

Az yazı - bol fotoğrafla başlayalım gezinmeye. Öncelikle müzeye girmek için yetişkinler 16 Euro, 4-12 yaş arası çocuklar 12 Euro ödemeli; 0-3 yaş arası bebekler ise ücretsiz giriyor. Bu arada, bu müze için en az 5 saat vermenizi öneriyorum, inanın değecek. :) 


18 Haziran 2015 Perşembe

Hollanda'yı Anlama Kılavuzu - 3

Daha önce burada Hollanda'yı Anlama Kılavuzu - 1 'i ve burada 2'yi yazmıştım; bildiğiniz gibi, birçok konuda bambaşka bir gezegen sayılabilecek Hollanda gelenek ve alışkanlıklarını açıklıyoruz bu seride. İşte bugün üçüncü Hollanda alışkanlığımız geliyor: Öpmek! Ama... 3 kere!


Her ne kadar Hollanda gibi kişisel alan korumasının yüksek olduğu ülkelerde "çok fazla öpmece" olmasa da, özellikle kızlar arasında birbirini öperek selamlamak ve uğurlamak oldukça normal diyebiliriz. Burada anlamamız, bilmemiz gerek öge ise Hollandalıların birbirini peş peşe üç kez öpmesi. Çoğu Dutch özellikle "sol-sağ-sol" sıralaması izlediğini de söyler. :)

Fakat bunun yanında, Türkiye ile benzer olarak birbirini şap şup üç kere öpen erkekler görmek pek olağan değil, genelde tokalaşmayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla birbirini üç kere öpen (o anda insana hiç bitmeyecekmiş gibi gelen) arkadaşlar gördüğünüzde şaşırmayın ve özellikle bir kadınsanız, ikinci öpücükten sonra kendinizi geri çekmeyin. :) Serinin dördüncü postunda görüşmek üzere!

*

Heisenberg, Karaköy

Karaköy'ün kafeleri pek meşhur. Özellikle son 1-2 yıl içinde yapılan değişiklikler ile, adeta bir metamorfoz geçiriyor bu tarihi köşe. 

Biz de uzun zamandır Karaköy'ün samimi, dar sokaklarını adımlamak, güzel mekanlarını keşfetmek istiyorduk ki, üniversite mezuniyeti bahanesiyle bu planımız da gerçekleşti geçtiğimiz günlerde. Uğradığımız ilk mekan, bir dost tavsiyesi sonucu Heisenberg oldu. Burası adeta bir "çılgın kimyacı" yeri; ufak ama dekoruyla, enerjisiyle farklılaşmayı bilen bir mekan. Masalardaki laboratuvar tüpleri içindeki enteresan renkli sıvılar, yine bu tarz kaplardaki bitkiler, duvardaki gaz maskeli-sarı tulumlu tip... 

Kolayca buluyoruz Heisenberg'i; içerisi daha barvari, sabah vakti deyip dışarıda güzel bir masaya oturuyoruz. Gökyüzü sarmaşıklarla dolmaya başlamış yer yer, solumuzda dev bir gemi, sağımızda keyifli topluluk...

17 Haziran 2015 Çarşamba

Çok fena taktığım Yunanca şarkı...

Yunanca şarkılara dair geniş bir yelpazem olduğu konusunda mütevazı olmasam olur mu? :) Bir devamlı dinlediklerim var, bir de arada bir bazı şarkılarına taktıklarım. İşte bunlardan biri de bu adam, Pantelis Pantelidis ('Pandelis Pandelidis' diye okunuyor). Çok uzun zaman önce değil, internete yüklediği şarkılarıyla tanınıp oldukça ünlü oldu Yunanistan'da. Ben de sesini çok seviyorum; bu şarkısını ayrıca seviyorum.

Şarkıda bir hikaye var, Türkçe'ye çevirince daha şebelek olacak diye korkuyorum ama olsun. Arkadaş barda eski kız arkadaşını görüyor, kız geliyor, tam davranıyor sarılayım kıza diye, kız "Biriyle beraberim." diyor. Bu şarkının adı zaten ama "Sinodevome" tam tam tam Türkçesi ile "eşlik ediliyorum" demek. Biri bana eşlik ediyor burada, diyor yani. 



Nakaratı şöyle çevirebiliriz:

Συνοδεύομαι μου λες και εγώ παιδεύομαι : Biriyle birlikteyim, diyorsun bana ve dertleniyorum.

να ξέρεις πόσο χαίρομαι που το ζήσα μαζί σου και αυτό: Bunu da seninle 

yaşadığım için çok mutlu oldum haberin olsun(!)

Συνοδεύομαι μου λες και εγώ παιδεύομαι, για μένα μόνο ντρέπομαι που

ενόχλησα τον έρωτα σου αυτό.. : Biriyle birlikteyim, diyorsun bana ve 

dertleniyorum, aşkınızı rahatsız ettiğim için kendimden utanıyorum.

*

Dangoz çeviri için kusura bakmayınız, Türkçe'ye ancak bu kadar dönüyor, bu toparlanmış hali. :D Dinleyiin, takılın, anlamasanız da söyleyiin...

*


13 Haziran 2015 Cumartesi

Ferahfeza, Karaköy

Karaköy'de, Mimarlar Odası'nın teras katında yer alıyor Ferahfeza; bir tarafı Galata'ya, diğer tarafı tarihi yarım adaya bakıyor. Özellikle dostlarla gelmek için çok keyifli bir adres.

12 Haziran 2015 Cuma

Tüm son ve başlangıçlara... Bu yazı bana.


Benim için yazması zor bir yazı bu.

Bugün üniversitedeki son iki sınavı da verdik, artık bitti yani, baya baya. 

Temmuz'da kep töreni olacak ama, kendimi bildim bileli olduğum üzere, teknik olarak öğrenci değilim artık. Bu yazıyı okuyan yaşça daha büyük kimseler "Aman, daha neler gelip geçecek, ben üniversite yıllarımı zar zor hatırlıyorum!" diyordur belki; biliyorum, bu yeni duruma da hızla alışacak, bir iş bulacağım. Ardından her şey bulanıklaşmaya başlayacak, yeni beklentiler hücum edecek hayata.

Anladım ki, her son biraz heyecan biraz hüzün veriyor, benim için yeni başlangıçlara gebe hayat. Şayet yaşarsam, yepyeni bir dönüm noktası var önümde; yıllarca hayal edilen, düşlenen günler ayağımın dibinde zira. Hayatta her şey insanlar için, pek dramatik biri değilim ben. Elimden çare gelmeyeni kolay kabullenir, baş etmenin çarelerine bakarım çabucak. Bu nedenle ne olacak, "hayal" ettiklerim ne kadar yaşanacak, hiç bilemiyorum. Her şey olabilir. Yere çakılabilir veya müthiş bir ivmeyle yükselebilirim. Önümüzdeki 5 yılım çileyle de geçebilir, müthiş biçimde yıldızım da parlayabilir. Her şey olabilir. Tüm bunları şimdiden sevgi ve sabırla kabul ediyorum. 

Fakat kendime, daha sonra bu yazıyı okuyacağım zaman için tek bir mesajım olacak... Her zaman, her şeyi başarabilecek gücü içimde bir yerde barındırdığımı unutmayayım. Toz pembe hayaller griye bulandığında yılmayayım. Ne zaman çok bilinçli olduğumu sansam, sonradan "Meğer hiçbir şey bilmiyormuşum." dedim. Bu nedenle yine böyle olacağını biliyorum ve kendimi hayatın ellerine bırakıyorum sadece. Dilerim seneye, üç seneye, beş seneye bu yazıyı gülümseyerek okurum. 

Bunun için gereken her şeyi yapmaya söz olsun.

Melis

*

5 Haziran 2015 Cuma

Üniversite Diplomalı Öküz

İnsan enteresan bir varlık.

Bakış açınıza göre, her sonun bir başlangıç ve her başlangıcın bir son olduğu şu kısacık hayatta, "insana" tahammül ederek geçiyor ömrümüz. Başkalarının egosu, kendi egomuz, kıskançlıklar, içten içe reddettiğimiz imrenmeler, beklentiler, farkındalıksız geçen-kaçan güzel anlar ve niceleri... Bunlar gibi, son günlerde aklıma en çok takılan konulardan biri üniversite okumak, veya okumamak.

Bu ay içinde hatrı sayılır bir okuldan mezun oluyorum, alacağım bir kağıt parçası, adına diploma diyeceğim, diyecekler. Benimki bir de "iletişim" fakültesi ki, ne iletişimsiz eğitimciler gördük, ne "zalim" ruhlarla cebelleştik, yeri geldi bizzat ne çok zalimleştik. Öyle bir sistem kurulmuş ki, başarılı olmak, "adam" olmak bir diploma parçasına tabi olmuş. 

İtiraf edin, "lise mezunu" denince bir insana, içiniz bir garip oluyor. İstemeseniz bile bir tepeden bakma mekanizması giriyor devreye, öyle zehir bir sistem bu işte... Onun yanında, bu başlığı seçmeme neden olan "diplomalı öküzler", çalışmayan, yiyen-içen-sıçan-uyuyan asalaklar, kime nasıl davranacağını bilmeyen, ne hayvana ne insana şefkati olmayan bir ton diplomalı öküz, hayatı dibine kadar yaşayan üniversiteye gitmemiş diplomasız "insanlardan" daha üst sayılır olmuş. Kendinize gelin Allah aşkına...

Hatırlayamadım kimdi onu diyen: "Ben üniversite okumadım; dünyayı gezdim." diye. Öyle bir dünya ki, bırakın yarın sabahı, bir dakika sonrasına nefes alacağınız belli değilken, çılgın bir savaşa giriyoruz ki bunun nedeni en az %80 ego. "Başkaları ne der, üniversite başarının anahtarı ne de olsa, üniversite mutluluğa giden yol, üniversitesiz hayatta hiçbir şey başaramam." Bütün bunların sadece birer zırva olduğunu üniversiteyi iyi bir not ile, taze bitiren biri olarak söylüyorum. Elbet size ve çevrenize bağlı olarak, "kötü" bir şey değil okumak. Üniversitenin en güzel yanı bence, sosyalleşme imkanı vermesi, bin bir çeşit insan tanımanız, belli bir konuya odaklanmanız; ama unutmayın, yeni mezunların hemen hepsi sudan çıkmış balık gibi ağzı açık-bir şey bilmiyorsa iş hayatı için, çok da kritik bir mevzu değil demek ki bu. Dünyaca ünlü markaları kuran adamların kaçı atılmış üniversiteden veya hiç okumamış, o kadar çoklar ki...


Amacım caydırmak değil kimseyi, sadece anlayın artık, üniversiteye gitmek "başarılı" olmanın, "mutlu" olmanın sadece bir küçük yol ayrımı. Mutluluk, üniversitede değil. Mutluluk istediğini yapmakta, mutluluk yeni yerler görmekte, kendini geliştirmekte, yeni insanlar tanımakta, okumakta, internet gibi bir lütuf varken günümüzde-oturduğun yerden dahi başka dünyalara gidip gelmekte, mutluluk istediğin şeyin peşinden özgürce gidebilmekte

Okuyamamışlık da başka; bir de bizzat seçerek üniversiteye gitmeyenler var. Burada farkındalık isteyen bir konu yatıyor sayın okur... Benim gözümde, sistem ne derse desin, o üniversite diplomalı öküzlerin diploması da kendileri de sıfırdan başka bir şey değil. Okumamış, küçük bir şehirde sevdiği işi yapmış, az ama öz kazanmış, gecelere kadar çalışmayıp - daha az para ama hayatı keşfedecek daha çok zaman kazanmış güzel insanlar, hayvana-insana nasıl davranacağını bilen, okuyan, sohbet eden, keşfeden, karşısındakinin zihnini okunacak bir kitap gibi merak eden ve dinleyen o güzel yürekler; "diploma" denen yeni nesil bir icat, o diplomalı öküzleri sizin tırnağınız dahi yapamayacak. Belki bugün sistem bunun üzerine kurulmuş olabilir, bu işin sonu da beklentilerinize çıkar. Eğer siz elektronik aşığı biriyseniz, gidin elbet üniversiteye. Sevinçle, keyifle derslerinizi "ders" olarak görmeden mühendis olun, yararlanın. Ama sizin içinizde bir yazar yatıyorsa, bir balıkçı, bir çiftçi, tüm o hayatın içinden "diplomasız" özel işlerden-hislerden biri işte... Hatta düzene göre bir "meslek" olmayan, sadece ama sadece sizi mutlu eden ve her an doğru yolda olduğunuzu hissettiren bir şey sadece. O zaman hayatta o "iyi yaptığınız şeyi", kendi benliğinizi çöpe atıp üniversite okuyacağım diye bir ego savaşına da kurban gitmeyin derim.


Ben bir kafede garsonsam, dünya tatlısı iş arkadaşlarım, hoş müziklerle ruhumu okşayan bir çalışma ortamım, hayatımı sürdürmeme yetecek bir maaşım varsa, neden orada kalmayayım? Neden "Garsonum." derken utanayım, bu kadar mutlu olduğum halde?! Neden bazı zeka özürlüler tarafından aşağı görüleyim, onlardan bin kat daha "farkında" ve huzurlu olduğum halde?! 

Bugün evlenirken bile, bir Allah'ın kulu sormuyor "İyi biri mi sevgilin? Sokakta rengarenk çiçeklerle bezeli bir ağaç görse gidip koklar mı? Kilo alsan seni küçük kızı gibi daha çok sever mi? Güzel güler mi? Hayvanlarla arası nasıldır? En son ne zaman mektup yazmış?" Yok, herkesin derdi ne iş yapar, kaç para alır, arabası var mı, evi var mı, var sa kaç odalı-yoksa ne zaman alacak... Yarını garantili olmayan bir dünyada ömür garantisi tutmaya çalışan zavallılarla çevrili etrafımız... Yaşamak da zor zanaat!


Bana sorarsanız, sonsuz olmayan bir dünyada, bu denli uzun süreli hayaller kurmak, belli ki dünyanın özüne bile aykırı. Çamur gibi bulanmışız hırslara da, hayatı kaçırmışız... Madem ben 15 yıl okuyup ertesi gün ayağım kayar da ölebilirim, öyleyse benim buradan anlayacağım şey "ne yaparsam sadece ve sadece sevdiğim, dünyaya bizzat onu iyi yapmak için geldiğimden" olacak. Ne güzel demişler şu lafı... Gecelere kadar çalış, bir sürü paran, evin, araban olsun; zor anında sarılacak bir ruh eşin olmasın. Mutlu musun, hey diplomalı?

Beklentileri düşürmeli sayın okur. Daha çok "hayata" bakmalı, tam içine. Daha az kazanmayı göze alıp, çocuğunla geçireceğin, o bir daha asla geri gelmeyecek zamandan çalmamalı hırs ile. Daha zor, ama daha "gerçek" bir hayata evet demeli huzurla. Sırf o kağıt parçasına sahip diye, diplomalı öküzleri, diplomasız güzel insanlarla kıyaslamamalı bile. 

Var mı kardeşim, hayır diyorum milyarların uyduğu düzene!

*


1 Haziran 2015 Pazartesi

Balat: Cafe Naftalin K.

Birkaç gün önce, uzun zamandır hayal ettiğimiz Balat keşfini gerçekleştirdiğimize dair bir yazı yazmış, orada kısaca bahsettiğim Cafe Naftalin K. ile ilgili ayrı bir post hazırlamak istediğimi belirtmiştim. İşte o post, bu post!

Balat, tarihiyle - güzelliğiyle birçok turistin uğrak yeri olan, görünen o ki -iyi ki veya maalesef- birçok girişimci tarafından farkedilen ve yavaş yavaş mekan anlamında hareketlenmeye başlayan bir yer. Balat'ı keşfe çıktığımız gün, kahvaltı edebileceğimiz bir mekan aradık internet üzerinden, Naftalin Cafe K.'yı bulduk. Siz de özellikle telefonunuzdaki navigasyon cihazınız ile çok kolay bulacaksınız burayı; üstelik kafeyi görür görmez müthiş mutlu bir enerji de alacaksınız. :) Bugün güzel bir yemek-mekan hikayesi hazırladım size...