30 Temmuz 2013 Salı

Unuttun mu?

Misal, yürüyorsunuz yolda. Her zamanki gibi bir gün, rutininizin bir parçası her şey. Bir saniyelik dalgınlık... Bam, öldünüz.

Yahu, biraz unutuyor muyuz sanki bu mevzuyu?

Sorunca herkes biliyor da...

O kadar kolay ki. Yani, evet, ölmek diyordum.

Yok, hiç can sıkıcı bir mevzu değil bu, çok heyecanlı sadece. Ne bileyim, bilinmedik "bir yer", emin olamadığımız birtakım bilinçaltı unsurlar derken, heyecanlı işte...

Çok bize bir şey olmazcıyız, sanıyorum. Şu televizyondaki partiler, nefretler, liderlik oynamacalar, ne kadar komik geliyor bunları düşününce. 

Vallahi, kelebekli hümanist'i oynamamaya çok gayret ediyorum; ama derdiniz ne sizin Allah aşkına? İnsanlar ölüyor be çocuklar. Neyin kavgası bu, neyin nefreti? 

Ya bu para, mevki işleri...

"-X teyzenin Y kızı da nişanlanıyormuş, çocuk mühendismiş, annesi profesörmüş, babasının üç evi varmış.

-Nasıl biriymiş çocuk, iyi miymiş?

-Bilmem, onu anlatmadılar."

Allah aşkına! Bazı şeyleri o kadar çok insan yapıyor ki etrafımızda, doğru gelmeye başlıyor saçmalıklar. Tavsiyem, yaşadığınız her ikilemde ölümü düşünün. Cepli kefen yapsalar yine olmuyor, Cem Yılmaz'ın dediği gibi "Biz VIP'dik, biz de mi öldük?" Heh, bedenin "VIP" idi de, ruhun standart. 

Ölüm, insana mutluluk verir.

Özgür hissettirir, sevdiği insanları daha çok sever insan; sevmedikleri için "Değiyor mu şimdi?" diye sorgular zihnini.

Hiçbir şeyi ertelemeden, hiç de korkmadan, tüm keyfiyle yaşamalı işte. Sevdiğimiz işlerin üzerine gitmeye gayret edip, olduğumuzdan daha kötü bir durumda olmamamızın bariz bir lütuf olduğunu sık sık aklımıza getirip, mümkün olduğunca yardım edip, armağanlaşıp, bol bol gezip, sevip; ama çook sevip, öyle, sadece yaşamalı işte.

Bazı değerli şeyler, "sakız" oldu diye dinlenmiyor artık. Ama, evet, ben yine söyleyeyim;

Seviyorsan söyle bence.

Sevin, söyleyin, iyilik isteyerek, gülümseyerek yaşayın, yaşayalım. Bugünün sabahı var mı, kimse bilmiyor. Buna da pek kafa yormadan, sadece yastığa başınızı koyduğunuzda "Bugün pek güzel bir gün oldu!" diyebilmeniz, bir işe yaradığınızı daima hissetmeniz dileğiyle...

Yaşam güzel, paylaşmak, gülümsemek ve sevmek daha güzel. 

Sevgiyle. :)

Melis



4 Temmuz 2013 Perşembe

Küçük Prens


"Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: " Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?" diye sormazlar. "Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?" diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. 


Büyüklere: "Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinden sardunyalar, damında güvercinler vardı." derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: "Yüz bin franklık bir ev gördüm." demeniz gerek. O zaman: "Aman ne güzel!" diye bağırırlar."

2 Temmuz 2013 Salı

"Kızım, o mavi neliymiş?"

Her şeyin bir herkesçesi olduğu gibi, Melerence'si de var tabii; lakin tüm yapıp yaşadıklarımı yazamadığım için post yağmuruna tutamıyorum sizleri. Pek bir yere gittiğim de yok doğrusu; az ve öz oluyor gezmesi benim için.

Derken, İzmir'deydim geçtiğimiz günlerde. En güzel çocukluk yıllarımı geçirdiğim, Türkiye içinde başka bir ülke olan, markete bile gitseniz sokakları dolduran deniz kokusunu aldığınız naif şehir. (Tecrübe eden bilir ancak; körfezin eski kokusunu hatırlayanlardan olmakla duyduğum anlamsız gururu belirtmek isterim.) Bolca izledim, gezdim, dinledim sokakları... İzmir, çünkü, hakikaten farklı bir şehir. İnsanlarıyla, algısıyla, rengiyle bir başka. Misal, Bornova-Karşıyaka minibüsünde tüm koltuklar dolu, ayakta da 5-6 kişi var. Sol tarafta iki polis belirince, şoför rica etti: "Ayaktaki arkadaşlar bir zahmet yere eğilebilir mi? Polisi bir geçiversek." Koca koca adamlar da eğildi pat diye. Polisi geçince şoför "Buyurun, şimdi kalkabiliriz, çok sağolun." diye teşekkür etti, kimseden de çıt çıkmadı. Ben tabii, o esnada bu durum İstanbul'da olsa ne olur diye hayal edip tabir-i caiz ise sırıtıyordum. Minibüse binen insanlar ve şoför arasında, parayı uzatırken "Al canım, buyur güzel oğlum, çok sağol teyzem, tabii bey amcam" tabirlerini duydukça hayatı sorgulamaya falan başlıyor insan. 

Bir diğer sahne de ayrı güzel hissettirdi beni. Birkaç defa görmüştüm internette "mavi dondurmayı". Karşıyaka çarşısında gördüm ilk defa, aldım, hem yiyor hem yürüyorum. Yaşlı bir amca durdurdu, soruyor heyecanla: "Kızım, o mavi neliymiş??" Bir gülümseme geldi ki içime sormayın; her ne kadar mavinin bir gıda ile değil, gıda boyası ile alakalı olduğunu öğrensem de. (Metin başlığını da buldum.)

Bizim köyümüz İzmir'in sayfiye yerlerinden, haftasonları pikniğe gidilen, yeşillikler içinde, çok güzel bir yer. Bir de düğün vardı köyde gittiğimde. Bu İzmir düğünlerinin en sevdiğim yanı, sonlara doğru (rakı etkisini göstermeye başlayınca) sahneye dökülen, normal hayatta pısırık bir tip bile olsa aniden "efeleşiveren" harmandalı topluluğudur. Çok ama çok severim müziğini de, dansını da. Bir de 7-8 yaşlarında "efe kıyafeti" giydirilmiş bir minik de Harmandalı oynadı, o bile efeleşti hani; danstan sonra da parka gittiler.

Son gittiğimden bu yana, genişçe bir metro hattı da kurmuşlar İzmir'e. İstanbul ayrı tabii; fakat İzmir de oldukça büyük bir şehir. Bu yüzden metro çok iyi olmuş, dört bir yana gidebiliyorsunuz Kentkart ile. Ben de tüm imkanları kullandım; kumrunun, İstanbul'da zor bulacağım boyozun, midyenin, deniz börülcesinin keyfine vardım da geldim. Yine İstanbul kısacası; İzmir'de reklam yazarlığı stajı bulma düşüncelerinden son anda sıyrıldım.

Olur da Türkiye'de yaşarsam, gideceğim yer İzmir'dir. Her gün gözle görülür derecede kırmızılaşan böğürtlen salkımlarından bir kare ile...