27 Mayıs 2013 Pazartesi

Yeraltından Notlar'a Dair

Daha önce başlayıp bitirmediğim bir kitaptı Yeraltından Notlar, Dostoyevski. -Bir kitabı yarım bırakmak, dünyadaki en sevimsiz duygulardan birini veriyor insana. Bir şeyden hevesini alıp,  bir değer hakettiğini bile bile, ona o değeri vermekten kaçınmak gibi. Çirkin bir his.- Derken, güzel bir esere tanıklık ettim. Ruhu enteresan, çok betimlemesini de gördüm kendimle ortak tuttuğum. Fakat bir o kadar da 'dengesiz' bir adam, hatta özgüvensiz -ki kendisi de bunu sık sık dile getiriyor. Kitabı,  daha doğrusu notlarını "ne kadar çelişki dolu bir adam olduğunu" hatırlatarak bitiriyor. Çok akıllı bir aptal gibi düşünceleri, betimleme yeteneği ise kusursuz... Orjinal lisanıyla okumak isterdim.

Altı çizilen bir iki satır ile, tavsiye ile...

"Bahsettiğim fayda, bütün sınıflandırmalarımızı, insanoğlunun mutluluğu için kurulan sistemleri paramparça etmektir."

"Ya asıl fayda, insanın kendisi için bazen zararlı olanı isteyebilmesinde ise, buna ne demeli?"

"İnanır mısınız baylar, korkunç acılar çektim.  Aslında acı çekmediğimi ruhumun derinliklerinde biliyordum. Gülmek gelirdi içimden ama yine de acı içinde kıvranmaya devam ederdim."

"Her şeyi derinden anlayan bir adam, kendine saygı duyabilir mi?"

"Bir davranışın tabiat kanunlarına uygun olması, onu affettirmemeli. Çünkü böyle olması,  incitici olmadığı anlamına gelmez."

"İki kere iki dört formülü de dayanılmaz şey doğrusu. Bana kalırsa iki kere iki dört,  büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan, elleri belinde, yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün mükemmelliğine inaniyorum; fakat ondan daha değerli olduğuna inandığım şey,  iki kere ikinin beş etmesidir."

"İnsan, hedefe ilerlemeyi sever, ulaşmayı değil. Bu da şüphesiz çok gülünçtür. Zaten gülünç bir varlıktır insan."

"Diyelim ki siz bir insanın eski alışkanlıklarından kurulmasını,  iradesini bilim ve akılla birleştirmesini istiyorsunuz. Ama bunun gerekliliğinden nasıl emin olabiliyorsunuz? Insanların bu değişimi geçirmelerinin sadece "mümkün" değil,  aynı zamanda "zorunlu" olduğunu nereden biliyorsunuz?"

16 Mayıs 2013 Perşembe

İstanbul'un Kaybettirdikleri

Her yıl milyonlarca turistin akın ettiği büyülü bir şehir, sayısız güzelliği ile Türkiye'de yaşayan hemen herkesin hayatını sürdürmek istediği bir şehir, Doğu ve Batı kültürlerini buluşturan özel bir şehir, Istanbul.

Yıllardır bu güzel şehirde yaşarım. Sık sık Boğaz'a gider, Sultanahmet'ten Gülhane'ye bırakırım kendimi. Onlarca farklı lisan duya duya, tarihi kaldırım taşlarından kimler gelip geçmiştir diye düşünür, devşirme mekanlara iç geçiririm. Haftada üç-dört kez Ayasofya'ya gider, dört meleği de görebileceğim bir tarihi taş üstüne oturur, önce tarihin kırgın hatırasını, sonra insanları izler, bolca yazarım. Ardından, burada geçirdiğim hemen her gün, bu güzel şehirden ve güzelliğinin ardına sakladığı ruhsal ızdıraptan "kurtulacağım" günü beklerim. Kesinlikle. "Kurtulmak".

Bu güzel şehir çünkü, çok, ama çok şey kaybettirir insana. Sokaklarda, dört bir yanınızı çeviren mutsuz suratlardan da anlayabilirsiniz bunu, metrobüs sıralarındaki lanet eden bakışlardan da. Her sabah -oldukça yaratıcı- kavgalar uyandırır sizi tramvay camındaki uykunuzdan. "İnsanlık öldü mü?" sorusunun cevabı da "Metrobüs" tür. Öyle bir kaybettirir ki size bu şehir, ihtiyacı olan birine yer vermek "Deli miyim ki metrobüste "millete" yer vereyim?!"dir burada.

Kolunuza dokunup sizden bir şey isteyen herkesi "potansiyel gaspçı" olarak görmek, biri size bir şey sormasın diye karşı kaldırıma geçmektir İstanbul. Evden okula-işe gidebilmek için üç çeşit taşıta binmek, -ne oturması?- ayakta duracak yer bulunca şükretmektir. Ah o güzel akşam vakitleri Istanbul'un... Yok. Akşam vakitleri boğaza bakmak Istanbullular için geçerli değildir çoğu zaman. Tanrı'nın adeta "lanetlediği" saatlerdir hatta, şöyle bir 17:00 - 20:00 arası. Tek bir güzel yanı vardır bu saatlerde, misal, tramvaya binmenin... Tutacak bir yer dahi bulamazsanız da, yere bile düş(e)mezsiniz. O kadar sıcakkanlı bir şehirdir.

Sayısını kestiremediğim kadar çok çocuğun, 6-10 yaşlarındaki, dilenen, dilendirilen bir sürü çocuğun yüzündeki 30 yaşlık ifadedir Istanbul. Duyguları alınmış, yalana alışmış, kirli yüzünden parlayan yeşil gözlerinde artık hiçbir şey hissetmeyen, 7 yaşına yeni girmiş bir kız çocuğudur İstanbul. İnsanların güzel doğa manzaralarını ancak duvarlarında yaşattığı, yollarda eriyip her gün biraz daha ölen ruhların, bir adamlık yere on kişi doluşup, metrobüs içinde oksijensiz geçen her bir saniyede daha çok "değersiz" hissettikleri, Doğu ve Batı'yı birleştiren, medeniyetler beşiği, Boğaz Köprüsü'nün güzelliği ile her yıl milyonlarca......