23 Mayıs 2017 Salı

Hollanda Günlükleri - 13

8 ay bitiyor.
İş yerinde 4. ayıma girdim.
Hollandaca'yı iyiden iyiye anlamaya başladım. Lakin iş temposuna biraz daha alışıp ev konusunu halledince daha ciddi ilgilenme niyetindeyim. 

8. ayın sonunda özetim böyledir. İyi ki bu günlükleri yazıyorum kendime; tüm değişimi, gelişimi, hisleri not etmek ve bazen geri dönüp okumak değerli bir şey. Gelelim akılda kalanlara.

Hollanda'da Bagels & Beans'i pek seviyorum. Burada olduğu gibi hemen hemen tüm ülkede farklı farklı, aromatik, yüzlerce farklı kültürden çay bulmak meşhur bir durum. Hayatın, dışarıda yiyip içmenin bir parçası. Ben de tabii mis kokulu çaylardan birini deniyorum her seferinde. Genelde Uzak Doğu'a dair çok tat var.


17 Mayıs 2017 Çarşamba

Girit: Thalassografia Restoran, Rethymno

Bugün size canım Girit'te, mis gibi Akdeniz'e karşı oturup leziz Girit yemekleri tattığım ve ziyadesiyle kalbimde yer etmiş bir mekandan bahsetmek, naçizane tavsiye etmek istiyorum. 

Öncelikle Giritliler arasında da oldukça revaçta olan bu mekanın ismi Thalassografia (Θαλασσογραφία). Türkçe'de "Resmo" olarak anılan Rethymno şehrinin belki de en güzel noktalarından birinde yer alıyor. Rethymno'nun tepesinde yer alan, Venediklilerin 16. yüzyılda inşa ettikleri, 1646 yılında Osmanlılara geçen Fortezza Kalesi'nin hemen yanında. Dolayısıyla önce bu üst şehirde gezinip sonra Thalassografia'da buz gibi bir Yunan birası içmek şahane fikir diyorum.

Şehrin tepesindeki kaleye yürüyerek çıkıyoruz. Aslında kalenin etrafına 20. yüzyılın başlarında ev yapılmaya başlanmış; ama bugün samimi bir uyum içinde, çok tatlı bir mahalle içinden geçerek yürüyorsunuz kaleye. Hafif yokuşlu bir yola da hazır olmalı haliyle.


7 Mayıs 2017 Pazar

Türk Aşçısı ile Brasserie De Wildhoeve, Hollanda

Özen'i Hollanda'da, tesadüfler zinciri sonucunda tanıdım. 

Mutfak Sanatları Akademisi'nde aşçılık eğitimi aldıktan ve bir süre İstanbul'da çalıştıktan sonra aşk getirmiş onu Hollanda'ya; yakışıklı bir oğlun, Kaplan'ın içi dışı bir annesi, Tim'in eşi. Benim de "Hollanda'da benden biri var" diyebilmemin bir sebebi.

Önce Amsterdam'da, üç Michelin yıldızlı De Leest'te çalışmış. Şimdi ise Hollanda'nın ünlü kamp alanı De Wildhoeve'nın restoranı olan Brasserie de Wildhoeve'nin mutfağında. İşine acayip bağlı, resmen başarı hikayesi yazıyor. Bizim de bugün yolumuz Özen'in restoranının yakınlarına düşünce, bir ziyaret edelim kendisini, güzel yemeklerini tadalım dedik. Üstelik menüde bizden bazı sürprizler de var! Ama önce, özellikle kampseverler için hızlı bir bakalım De Wildhoeve kamp alanı nasıl bir yermiş...


Öncelikle Hollanda'da yemyeşil, kocaman bir alan düşünün. İçi karavanlar, çadırlar dolu; özellikle yazın millet çoluğunu çocuğunu alıyor, berleşiyor bir köşeye, animasyonlar, parklar, havuz, etkinlikler, müthiş huzurlu bir yer.


4 Mayıs 2017 Perşembe

Notlar, 04.05.17

Çay tiryakisi derler ya, işte o benim. Sallama çay içmek psikolojik olarak beni yıpratır. Gel gör ki son zamanlarda koşturmalardan dolayı içtiğim çok oluyor; o yüzden bu akşam pencerenin yanındaki koltuğa yerleştim, çayımı efendi efendi demledim. Birkaç mum yandı, Fuat Saka şarkıya başladı.

Geçen sene tam da bugün, Ganita'da çok fena bir yağmur başladı.


Kimileri erirler sanıp içeri kaçtı, kimileri kıyıya daha da yanaştı. 


Yaşamda yine egolar konuştu. Su içerken yanlış yutkundun diye 10 saniyede ölebileceğin bir dünyada, yine herkes sustu - bir egolar konuştu. İtiraf geliyor; hayatı betimlemek için erken davranmışım. Öyle değiştim ki. Hislerim, dünyayı görüşüm öyle değişiyor ki her bir gün. 20 yaşından itibaren herkes usul usul (kimileri süratle) kafayı yemeye başlıyor hayatta bir defa, kaçın kurtarın kendinizi valla. Kimseye sırt yaslamayın, yalnız olduğunuz - yalnız olacağınız gerçeğini geçici örtülerle sarıp saklamayın. Sevdiklerinize kendi alanınızı korumak için, ufak sevimli yalanlar söyledikçe veya asıl sizi sakladıkça daha da yalnızlaşıp kendinizle başbaşa kaldığınız bir dünyada, en çok da kalabalık içinde yalnız olanların işi zor. Ben yalnızlık içinde efendi efendi yalnızım mesela, gurur sebebidir kusura bakmayın.

*

Geçen akşam koltukta uyuyakalmışım. Ne zamandır düşünüyorum, belki yorgunluktan hatırlamıyorum ama ben adeta aylardır rüya görmüyorum. İşte o koltukta uyuyakaldığım gün bir rüya gördüm; ertesi gün tatildi normalde ama rüyamda işe gitmişim. Ofiste bugün tatildi ben niye geldim diye ağlıyorum, kulaklığımı unutmuşum üzülüyorum gene ağlıyorum. Uyanınca dedim ulan kaç aydır rüya görmüyorum, göre göre bunu mu gördük. 

Sonra birkaç saat sonra, o gece gittim uyudum normal. Ve anneannemi gördüm rüyamda. Uyandığımda nasıl hissettiğimi anlatacak kelime yok, hiç uğraşmayayım. Ben hiç öyle garip gurup rüyalar görmem, gayet düz bir insanımdır. Ama gördüğüm rüya o kadar işaretlerle dolu, o kadar maneviyat yüklü bir rüyaydı ki, uyan işin yoksa gene ağla şimdi. Anneme anlattım, dedim hüzünlü kısımlarını sansürleyerek dedeme anlat da sevinir belki. Anlatmış, sonra dedem beni aratmış, telefonda diyor ki "Melis anneanneni rüyanda görmüşsün, gene anlatsana bir nasıldı??". Bir de ona gene ağla. Fotoğraf bul ağla, anneanneden kalan bir laf gelsin ağzına gene ağla. İnanmak hala çok zor, çok sancılı. Allah genç yaşta aniden sevdiklerini kaybedenlere on katı sabır versin.

*

Sınırları hiç sevmiyorum. Ben istediğimi yaparım arkadaş. Elbet var sorumluluklarımız, her istediğini kimse yapmıyor -yapamamak başka, yapmamayı seçmek başka- ama kalıplara girmeyi, isimlendirmeyi, başkasına bağlı olmayı sevmiyorum. Başkasından izin almaktan nefret ediyorum, ki bir ömür babamla bu kadar benzememize rağmen 20 yaşıma kadar aralıksız süren kavgalarımızın tek sebebidir. İnsanın doğasına direkt aykırı bir sıfat, "bağlı" olmak. Tek geldin tek gideceksin, bu kadar basit bir matematiği var. Etrafımda çok insan oldumu müthiş bunalıyorum, iş yerinde falan yemeklerimi yalnız yiyorum, büyük ihtimalle asosyal psikopat olarak görünüyorumdur ama onlar fazla sosyal bence, bir ara bahsetmiştik. Benim karakterime, yani o değiştiremeyeceğim öz karakterime, psikolojik ihtiyaçlarıma saygı duymayan, yargılayan insanlara karşı tahammülüm çok düşük artık. Görüyorsun işte, koşuşturmalar, stresler, ölümler, parça parça alıp götürüyor canımızdan. Bir de üstüne kendinden habersiz insanoğluna mı tahammül edeceksin? Varsa o kadar halin, boş zamanın, et valla. Benim yok.

*

Anne babanız, eşiniz, sevgiliniz, çocuğunuz, artık kime değer veriyorsanız. Alın karşınıza konuşun. Bakın bu çok önemli bir şey...  

İki şeyi ciddi biçimde konuşun: 

1. Aniden ölürsem neler istiyorum, ne bekliyorum?

2. Aniden ölürsen sen neler istiyorsun, ne bekliyorsun? 

Aşın duygusal sınırlarınızı ciddi ciddi konuşun. Allah gecinden versin ama sonradan çok üzülürsünüz. Bu konuyu açtığım insanlar önce bir geri tepiyor devamlı; sadece babam tepmez, o da benim gibi manyak olduğu için. En büyük tabumuz ölüm, ama en kesin gerçeklik aynı zamanda. Sorun ve anlatın, nereye gömülmek istiyorum, kişisel eşyaları ne yapalım, cenaze istiyor musun, verecek öğütün var mı, ne bileyim her şeyi sorun. Geçmişle, anılarla, içinizde kalan bir şeyle ilgili soracağınız varsa sorun, hesapları kapatın. Ölüm gelmeden önce ölümü düşünme akıllılığını yapın. Gelince öyle bir çarpıyor ki yüzünüze dünya kaç bucakmış anlıyorsunuz.

*

Ölüm demişken, geçen gün annemle anneannem için konuşuyorduk. İçimizde kalanları, mutlulukları, hisleri... Bu ara yine Osho'dan güzel bir kitap okuyorum, orada ölümle ilgili bir şey vardı, çok hoşuma gitmişti, onu söyledim anneme de hüzün için güldük baya. 

"Ölümden korkuyorum diyen aslında ölümden değil zamanın bitmesinden korkuyor. Ölümden korkamazsın, çünkü ne olduğunu bilmiyorsun! Ne olduğunu bilmediğin bir şeyden nasıl korkabilirsin? Ölüm, yaşamdan çok daha iyi bir şey olabilir."

Bu son cümle üzerine güldük baya. Düşünsene dedim, yaşam dediğin şey güzellikleri yanında türlü şey için strese girerek, zorluklarla geçiyor. Çok mutlu da olsan stres farklı şeyler için devamlı seninle. Belki de ölüm, ölümden sonra yaşanacak bir şey varsa - işte o şey, hayattan açık ara daha iyidir. Belki anneannem şu an bize üzülüyordur, "Vah yavrularım, hala ölemediler yazık." diye. 

Olur mu? Olur!

*


30 Nisan 2017 Pazar

Portakallı - Naneli Ev Dondurması (Melerence Tarifi)

Bugün hava öyle güzeldi, öyle sıcacık bir güneş vardı ki, ev dondurması yapmak düştü aklıma. Evde ekmek ve dondurma yapmak enteresan biçimde mutlu ediyor beni, terapi gibi bir şey. Yemek yapmayı zaten çok seviyorum ama bu ikisi başka bir boyut bence; yaptıktan sonra yemesi, hatta bakması bile insanı ayrı mutlu ediyor. İşte sayın okur, tam da bu yüzden sizinle bu mutluluğu paylaşmak istedim blogda. Vallahi bu şahsen benim tarifim ama benzerlerini yapanlar da olabilir tabii. Bu tarifte ben süzme yoğurt gibi bir kıvamı olduğu için Greek yoğurt kullanıyorum; lakin asıl mevzu yoğurdun suyunu süzmek. o yüzden siz dilediğiniz yoğurdu kullanabilirsiniz, sadece süzme yoğurdun tadı ekşitmesin diye deneme yapabilirsiniz önce. Bakalım neler yapmışız...

Malzemeler

20 Nisan 2017 Perşembe

Peynirli Pilav Topları (Melerence Tarifi)

Geçenlerde iş yerinin restoranında "enteresan bir öğün" çıkardılar, ki daha sonra fotoğraflarla paylaşma niyetindeyim. Aralarından biri ise risotto balls idi, bir nevi pirinç topları. Buradan doğru aklıma bir tarif fikri geldi, yapınca da çok sevdik. Özellikle yemeklerde pilav yapacaklara farklı bir sunum ve tat alternatifi olur diye paylaşmak istedim.

Öncelikle tarife, hafif lapa bir pilav yaparak başlıyoruz. Normalde çok az sıvı yağ da kullandığım pilavı, bu tarifte sadece dolu bir çorba kaşığı tereyağı ile yapıyorum. Bir de yarım sebze bulyonu ekliyorum, pek yakışıyor.

18 Nisan 2017 Salı

"Mutlu Olmanın" 5 Kolay Yolu

Her ne kadar başlık zorlama haber sitesi içeriği gibi de dursa, vallahi gerçek. :) 

Son zamanlarda -derleyip toplayıp mutlaka yazmak istiyorum- beyin ve işlevleri, beynin çalışma prensipleri ve insan psikolojisine dair kaynaklara pek sardım. O kadar inanılmaz şeyler öğreniyorum ki, milyonlarca insanın bunları hiç keşfetmeden yaşayıp ölmesi hakikaten çok üzücü. Düşününce kendimi pozitif bir insan olarak tanımlayabilirim kolayca, beni tanıyanlar da hep bunu söyler. Çoğu zaman enerjim yüksektir, gamsızlığa doğru giden yolda emin adımlarla ilerlemekteyim. İşte bu özelliğim okuyup, izleyip, öğrendiklerimle birleşince bazı yolların gerçekten "işe yaradığını" görüyorum.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Anneannem

Bu yazıyı kendim için yazıyorum, dileyenler okuyabilir.

Hayatımda ilk kez defalarca yazıp sildim bir yazıyı. Söylenecek çok fazla şey yok sanırım. Anneannemi kaybettim.

Beynimin içi yanıyor şu an. Kelime seçecek, o kelimeyi kimin nasıl anlayacağını önemseyecek halde değilim. Sadece şu hayatımda ilk kez çok yakın birini kaybettiğim birkaç günde anladım ki, gerçekten olan kalana oluyor. Anneannem bize kalırsa güzel bir hayat yaşadı, daha önce dedemle olan hikayesini yazmıştım buraya... Yıllardır hayatında olan şeker hastalığıyla organları çalışmaz oldu artık, kendi yolculuğunu tamamladı. 

Hepimizin en çok içini yakan şey, "beraber ölecektik, söz vermiştik" diye ağlattığın 80 küsur yaşındaki eşin, dedem belki. O yaşta insanın hiçbir şey diyemeden, sırf defalarca "ölmüş" deyip ağlamasını ben duydum, inşallah siz hiç duymayın. Benim anneannem abime de bana da en güzel çocukluk yıllarımızı verdi. Fotoğraflarımız ufacık kanıtıdır daima. Abimle düşündük, bir tane bile kötü anımız yok anneannemle. Güzelliklerini verdi bize gitti.


Her daim masalarında çiçek bulduran, ince ruhlu, güzel gülüşlü Nermin Hanım. El işi dersi için benimle birlikte boyadığın çiçekler 15 yıl durdu salonunda. Her doğum günüm için ellerinle yaptın pastalarımı. Tam anlamıyla, "Allah senden razı olsun", her neredeysen.


Bir de gençliğiniz var tabii, nasıl özendiğim belli değil! O yıllarda böylesi güzel bir aile, o zaman bile masada çiçek şuna bak... Ortada annem, fotoğrafsız bırakmazsınız ki hiç, canlarım. Söz sana, dedemin tüm makineleri, tablolarınız, Foto Ressam Orhan tabelası, karakalem alet edevatlarınız, hepsi bana emanet.

 
 Hayat nasıl yaşanır, eşinle nasıl bir çift olmalı, o eski zamanlardan siz öğrettiniz bana. Ereğli'de kar yağdı mı, evin perdeleri açılır sonuna kadar. Ya çay eşliğinde pencere kenarına, ya da böyle alıp tabloya devam etmeye. Bunca jenerasyon farklılığı olan insandan yaşamayı öğreniyorsam, senin güzelliğinden.


Güller sarmış arka bahçenizde, efsane köpeğimiz Şans ile. Bir altta görünen gencecik halinle, sol omzuna konmuş beyaz güvercin ise zaten gönül güzelliğini erkenden belli etmiş senin. Geçen yaz yaşına, rahatsızlıklarına aldırmadan sırf benim için Selanik'e kadar gelmen, her endişeyle nasılsın diye sorduğumda korkmayalım diye "çok iyiyim" diye cevap verişin, naifliğin, güzelliğin, adının anlamı gibi narinliğin. Narinliğin! Gençlik eşeklik işte, aramıyorduk çok sık. Yine de bir kez sitem etmemen, aynı mutlulukla araman, kapatırken meşhur öpücük sesin "cup cup" yapmak senden kalan en güzel şeylerden canımın içi.


Ereğli artık çok değişti. Kendimden, çocukluğumdan bir parça bulmak zor. Eskiden daha fena kar yağardı mesela; ama artık o evin yanında karın içine gömüldüğümüz, dümdüz aşağı koşunca dedemin dükkanına ulaşabildiğim yokuş bile apartmanlarla dolu şimdi. Sizin ta o zamanların mahalle kültürünü arıyorum her yerde biliyor musun, komşularla akrabalarla "koca koca adamlar" çıkıp kar topu oynamanıza öyle özeniyorum ki. Fotoğraflarınız hep kalabalık...


İnsanlar olayı öğrendiklerinde "Kaç yaşındaydı?" diye sorup "Haa tamam." diyorlar. Aldığım baş sağlığı mesajlarından dahi küçümsediklerini anlıyorum. Öncelikle ilk ders dostlar, bunu asla yapmayın. Anneannem kendisiyle beraber çocukluğumun büyük bir parçasını, etrafına saçtığı bir sürü mutluluğu, milyonlarca anıyı alıp gitti. Zaten Ereğli'deki ev de yıkılıyor yakında, ne kaldı ki benim o en net hatırladığım çocukluk yıllarımdan? Hiçbir şey. Ne evin merdivenlerine çıkmadan dedemin yaptığı ilk yuvarlak basamak, ne bahçeye inen yokuş, ne dedemin elleriyle hazırladığı lastikten sandalyeler, kanepeden yaptığı salıncak, salıncağı otururken sallamak için duvara bağladığı turuncu oyuncak... Bahçedeki "Melis'in erik ağacı" ile kardeşim "Ali Can'ın çam ağacı"... Ne kaldı ki? Evin altındaki girmekten çok korktuğum, mutlaka birkaç farenin yaşadığına inandığım dedemin karanlık çalışma odası; tahtaları, baltaları, kendi icadı armut toplama aparatı, ah o tüm mahallede meşhur olan dutlarının altına serdiği ağlar... Bahçeyi yabani otlar sarmıştır şimdi. Zaten birkaç haftaya yıkılacak her şey... Böyle hayatı ben. Büyüyünce hayat bir nevi bitiyormuş aslında. Ölümler büyütüyormuş en çok. 

Ha, anneannemden dünyalar kaldı bana! Bir gün çocuklarım olursa, benim de onlara yapacağım patatesten civcivler kaldı mesela, yaptığı her salatayı yemeği süslemesi, domatesler laleler kondurması kaldı. Allah'a şükür önceden kaydettiğim şiirleri kaldı. Yaptığı onlarca tablo kaldı. El işi masa örtüleri kaldı. Bu noktada öyle iyi anladım ki, arkanda "bir şeyler bırakmanın" önemini... Meşhur gülüşünü attığı, şiir okuduğu, genelde balkon sefalarından sonra keyiflendiğinde yaptığı gibi şarkı söylediği o videoların bulunmasına milyon kez şükrettim. Hala açıp sonuna kadar izleyemiyorum, ama bir insanın sesini unutmak öyle kolay şeydir ki, aklınızda bulunsun... 

2014'te, hayatımız hala eskisi gibiyken... 20 yıl sonra yine aynı yerde, kreması elinden çıkma doğum günü pastamla 22. yaşım.


Bu ara devamlı anneannemin yıllardır anlattığı meşhur anıları hatırlamaya çalışıyorum. Yazmaya niyetim var, zira çok kıymetli oluyormuş o defalarca dinleyip ilk kez dinlemiş gibi yaptığın anılar. Bu yaz o kitap çıkacak anneanne, biliyorsun sen konuyu...

Şimdi sürekli bir iş yapmaya, aklımı meşgul tutmaya, düşünmemeye gayret ediyorum. Nasıl geçecek bu, nasıl dinecek hiçbir fikrim yok. Bir de senin gibi güzel bir insan gidince, diğer boş insanlardan, akrabalardan, dostlardan, git gide öfkeyle uzaklaşıyorum. Senin naifliğinden sonra o şeytanlıklar daha ağır geliyor artık. Yalnızız da, zorunlu yalnızlaşıyoruz baksana...

Yıllardır Ereğli'de olmamalarına rağmen cenazesine yüzün üstünde kişi gitmiş sağolsunlar. Öyle güzel bir insandı ki, dedemle onu sevmeyen vallahi yoktur koca beldede. Bahçenin dutlarını, incirlerini komşulara paylaştırmaktan başka bir "ekonomik" yarar sağladığı falan da yoktur kimseye, sırf gönüllerinden. Hoş sohbetlerinden, insanlıklarından. İşte bu dedik arkasından, insan gidince böyle gitmeli...

Bu fotoğrafın aksine rengarenk yaşadığın, rengarenk anıları bize bahşettiğin, her daim güleç yüzün, "antin kuntin" fikirlerin :), yaşın ne olursa olsun bize arkadaş olabildiğin her an için sana çok çok çok teşekkür ederim Nermin Hanım. Dilerim olduğun yerde çok daha iyisindir. Hayat korkunç bir bilmece, sen sonuca ulaştın. Dilerim gördüklerinden mutlusundur. Resmen yaşamlarımıza imzanı atıp da gittin, iyi olasın. Seni çok seviyorum canım benim.

 

*

 

7 Nisan 2017 Cuma

İtalya: Pescara Günlüğü

Birkaç gün önce İtalya'ya uygun bilet bulunca, şehrin neresi olduğuna bakmaksızın hemen ayırdık biletleri. Hollanda'da yaşadığımız yere oldukça yakın olan Almanya-Weeze Havalimanı'ndan, İtalya'nın Pescara isimli bir sahil şehrine inecekti uçağımız önce. Ardından otobüsle Roma'ya geçecek, Roma'da planladığımız birkaç günün ardından da yine Düsseldorf'taki Weeze Havalimanı'na geri dönecektik. Tabii başladım hemen araştırmaya; Roma tamam da, Pescara için neredeyse hiçbir Türkçe kaynak bulamadım. Ne yapılır, giden ne yapmış, ne hissetmiş, ne yemiş içmiş... İki yazı önce dediğim gibi, bu durumda gittim-gördüm-işte şimdi yazacağım. :) Haydi Pescara Günlüğü'ne başlayalım...

Öncelikle sabah erken saatlerde Hollanda'dan Almanya'ya geçiyoruz. 1,5 saat sürecek bu kısa yolculuk için "yolluk" olayını biraz abartmış olabilirim.

29 Mart 2017 Çarşamba

Hanya Günlüğü, Girit

Malum, dünyada milyonlarca köy, şehir, ülke var. Fırsatını bulup ilk kez ziyaret ettiğiniz bir yere, özellikle farklı bir ülkeyse burası, tekrar tekrar gitmek yerine çoğu zaman yeni yerler keşfetmeyi seçer insan. İşte, yeni bir yer keşfetmektense, tekrar tekrar Hanya'ya gitmeyi seçerdim.

Son yıllarda görme, yaşama fırsatı bulup bu denli gönlümde kalan başka bir şehir olmadı. Bir önceki Girit yazımda, bir sonraki Girit buluşmamızda size sevgilim Hanya'yı anlatacağım demiştim, işte başlıyoruz... Bir gün mutlaka tekrar gideceğim, kelimenin tam anlamıyla "büyülü" şehir, masmavi, yemyeşil, mistik, samimi, cennetsi Hanya...

Girit'in doğusundaki Agios Nikolaos'tan çıktığımız Hanya yolu, bu büyülü şehre akşam düşerken sonlanıyor ve nihayet varıyoruz.


27 Mart 2017 Pazartesi

Hollanda: Orman, Kuzular, Bitkiler...

Birkaç gündür Hollanda'da çok güzel bir hava var. Uzun süredir böyle "ısıtan güneşe" hasret kalmıştık, bu hafta sonu pek iyi geldi o yüzden. Çok önceki bir postta yazdığım gibi, "güneşli Hollanda eşittir cennet" oluyor. Zira yıllar yılı İstanbul'da özlemini çektiğim doğaya pek yakışıyor güneş buralarda.

Bütün kış hayalini kurduk, bahar gelince hafta sonu yemekleri dışarıda yeriz artık diye. "Dışarıda yeriz" derken; ormanlarda, parklarda, göl kenarlarında... Önce bir şeyler hazırladık, sonra atladık arabaya, güzel bir köşe aramaya başladık...


24 Mart 2017 Cuma

Hollanda Günlükleri - 12

Kısa süre sonra 6 ayı bitireceğiz. Yarım sene oldu bile!

İş yerindeki eğitimi başarıyla atlattık, bir haftadır resmi olarak çalışıyorum yani. Her sabah hava karanlık-aydınlık arası uyanıp hızlı bir kahvaltı yaptıktan sonra bisiklete atlayıp 5 dakikalık bir yolculukla istasyona varıyorum. Buradan 1 saat 12 dakika sonra Amsterdam'da iniyor, koşar adım 16 numaraları tramvaya atlıyorum. 10 dakika sonra tekrar iniyor, 5 dakika daha yürüyor ve ofise varıyorum. Kısacası hani Hollanda'ya gelip işe bisikletle gidecektim doktor? Üstelik son zamanlarda yanlış tren vakalarım arttığı için ekstra dikkat ediyorum, ayrıntısını en altta not edeceğim.

Hollanda'da tren vagonlarının üzerinde 1 ve 2 yazar. Biletiniz 1. sınıf değilse daima 2'ye binersiniz. Valla hiçbir farkı yok bence, oradaki koltuklar belki azıcık daha geniş ve kalabalık olunca orada oturma şansınız daha fazla. Onun dışında demek ki ruhum o kadar fakir ki fazla para verip 1. sınıf tren bileti almak bana müthiş saçma gelmeye devam ediyor ve hiçbir mana bulamıyorum. Aaa ne söylendim ya başlar başlamaz. Neyse efendim, aşağıdaki gibi camında "Silence" yazan vagonda oturduysanız demektir ki sesli sohbet etmek, telefonla konuşmak dahi yasak. Burası full silence yani. Ayrıca bütün Hollandalıları medeniyetten ölüyor sanmayın, normal trende baaya sesli böğüre böğüre gülmeli muhabbet dinlemek zorunda kalıyorsunuz sıkça.


14 Mart 2017 Salı

Village Bagels, Amsterdam

Bugün işten çıktığımda çok güzel bir akşamüstü havası vardı Amsterdam'da. Koşarak tramvaya atlamaktansa, bir sonraki trene binmeye karar verdim ve kulağımda şarkılarla yürüdüm şehri. Bu arada bir kanalın köşesindeki ufak, tatlı bir mekan olan Village Bagels'e gidip bagel yemeye karar verdim. 

Bagel nedir derseniz, çok akademik bir açıklama yapmamakla birlikte, ekmek ile simit arası leziz bir olay diyebiliriz. :) Birçok çeşidi var; benim favorilerim susamlı ve kuru domatesli. Derken efendim, şatafatsız sakin ortamı, ılık bir Amsterdam akşamında işten çıkıp evlerine dönen insanları ve tam önündeki kanalı seyredebileceğiniz ortamıyla Village Bagels'in ağır kapısını iterek içeri girdim.

Jazzvari ruh okşayan müziklerle, koca pencereler önünde bir yere oturup şu manzaraya doğru bakıyordum o sıra. İlham veren bir şehir burası hakikaten.

13 Mart 2017 Pazartesi

Yunan Usulü Kabak Kızartması (κολοκυθάκια τηγανητά)

Malum, Yunanistan'ın deniz kokulu taverna sofraları çok meşhur; şöyle güzel bir yere oturup masadan memnun kalkmamanız neredeyse imkansız. Bazı yemekleri gündelik hayatımızda sık rastlamadıklarımızdan, bazıları ise tanıdık ama tatları bambaşka. Benim için bunların başında Yunan usulü kabak kızartma, yani "kolokithakia tiganita" geliyor (kolokithi (κολοκύθι) de kabak demek). Yunanistan'da bu mezeyi nerede yesem hep böyle hacimli, çıtır çıtır şekilde hazırlanmıştı. Türkiye'deki klasik kabak kızartma hafif pusmuş kabak üzerine yoğurt olduğu için, bu versiyon bana hep farklı ve leziz gelmiştir. Sonunda yapma-yazma zamanı geldi ve işte başlıyoruz.

Yine size bu tarifin temelini vereceğim. İnternette veya tanıdıklar arasında tarif soruşturdukça bambaşka stillerle karşılaşıyorum. Bu en basic tarif; kimileri soda, bira, kabartma tozu, hatta ekmek kırıntısı ile yapıyor. Yaptıkça onları da bloğa ekleyeceğim bakalım, beraber seçeriz en güzelini.

Malzemeler
2 kabak (arttırıp azaltabilirsiniz elbette)
Un
Tuz


12 Mart 2017 Pazar

Leziz Bir Yunan Mezesi: Skordalia (Σκορδαλιά)

Skordalia'yı ilk kez Sakız Adası'nda, Karfas'ta deniz rüzgarı dolup taşan bir tavernada yemiştim. Düşünüyorum da, bunca zamanlık Yunanistan ziyaretlerinde mutlaka bir sofrada tatmış olmalıyım, zira pek klasik bir mezedir Yunanistan'da. Ama tadıyla "Bu ne ki ya?" dedirten ilk yer Sakız oldu. O günden beridir de aklımdaydı tarifini bulmak.

Geçenlerde, Ortodoks paskalyasında tutulan oruç yemek tarifleri içeren bir kitapta gördüm skordalia'yı. Bu tarif ekmekle yapılan, ama buradan doğru aklıma düştü başladım araştırmaya, bugün mutlaka yapayım dedim ve işte karşınızdayım. :)


9 Mart 2017 Perşembe

Öz'e Koşmak

Şimdi biraz geri gidelim.
 
Şöyle birkaç milyon yıl kadar geriye. 

İnsanoğlunun henüz hala ait olduğu yerde, doğada yaşadığı, doğada var olduğu yıllara. Apartmanlar yok, plazalar hiç yok; bunlar olsa bile en güzeli içlerindeki kavramlar yok henüz. Doğamızdan gelmeyen, sonradan yarattığımız milyonlarca kavram... Orada veya yaşam okulunda ne öğrenildiği, ne yapıldığına değil de, "üniversite bitirmiş" olmaya değer verme kavramı misal. Bu tarz sonradan üretilmiş, insanın yaratılış doğasına uymayan, milyonlarca gerizekalı kavram. 

Bilir misiniz o hissi, insan bir yerde yaşar mesela, bir ülke veya şehir olsun, vicdan gibi bir şey, isimlendiremediği bir his içeriden kemiriverir onu. 

Der ki, "Sen burada olmamalısın. Senin kodların buraya göre yazılmadı. Sen burada "sonuna" ulaşamazsın, gitmen gerek."

1 Mart 2017 Çarşamba

Hollandalı Aşçı'dan Yumurta Salatası

Çalıştığım yerin güzel bir restoranı var. Baya çeşitli salatalar, mezeler vesaire çıkarıyorlar her gün. Bir de mekan Hollanda olunca bazı bazı daha önce hiç görmediğim, veya karıştırmayı hiç düşünmediğim malzemelerle yapılmış tatlarla tanışmak da çok keyifli oluyor.

Birkaç gün önce ufak bir tabakta sarı bir meze vardı. Sarı rengi hardaldan aldığını düşündüm tatmadan, lakin hiç hardal tadı yoktu. Sonradan fark ettim ki yumurtaymış, o an o kadar beğendim ki tadını, koştum aşçıya sordum. O yüzden bizzat kendi tarifini vereceğim. Basit olmasına basit, lakin daha önce düşünmediğim bir şekilde yapmış adam, iki gün boyunca herkese bu yumurta salatasını anlattım.

Malzemeler de çok basit:

5 yumurta
3-4 yemek kaşığı mayonez
Ufak bir parça soyulmuş salatalık
Tuz, Karabiber


22 Şubat 2017 Çarşamba

Hollanda Günlükleri - 11

Bu günlük yazısını aşağı yukarı tek bir konuya ayırmak istiyorum. Hazır duygularım tazeyken yazmak istedim özellikle; 3 gün önce Hollanda'daki iş hayatıma başladım. Her gün yepyeni duygularla tanışıyorum, yepyeni 'zorluklar' tanıyorum; hayatımdan hatırladığım birkaç dönüm noktasından biri de şu sıralarda gerçekleşiyor bu nedenle.

Ofis Amsterdam'da, yani 1 saat 10 dakika civarı bir tren yolculuğu yapıyorum sabah akşam. İstanbul'da yıllarca daha beterine alıştığım için pek zorlamıyor açıkçası. Bir de burada biniyorsun trene, yüksek ihtimal oturuyorsun, aktarmasız trene denk gelirsen bindiğin gibi iniyorsun. Metrobüsü, sırası, paranoyaklığı olmadığı için İstanbul'daki gibi psikolojik olarak yorulmuyorum desem doğru olur. Central tren istasyonunda indikten sonra ya 16 numaralı tramvaya binip 10 dakikaya iniyorum, ya da 25-30 dakika yürüyorum. Her ne kadar son zamanlarda yavaş yavaş bahar havası ülkeye gelmiş olsa da, son iki gün yağmurluydu. O nedenle asıl bahar geldiğinde mis gibi yürürüm bence o aralığı. Zaten yaza doğru taşınıp biraz daha yakına gitme planları var ama bakacağım. Neyse, gelelim işteki ortama.

17 Şubat 2017 Cuma

Hollanda Günllükleri - 10

Kendime notlarla dolu bir günlük yazısına başlarken, 4,5 aydır Hollanda yeni evim.

Bu, şu ana dek yazdığım stildeki günlük yazılarının sonuncusu galiba. Zira pazartesi gününden itibaren, görünen o ki, hayatım ziyadesiyle değişiyor. Bakalım yeni düzeni nasıl oturtacağız güzelce. Ama önce birkaç ufak not alacağım günlüğe.

Geçenlerde bu güne dek eve giren en güzel çiçeklerden birini yerleştirdim masanın üzerine. Birkaç gündür de öyle güzel bir güneş var ki, bu çiçeklerin o sıcacık renkleriyle birleşince garip bir mutluluk geliyor insana. Üstelik "ısıtan güneş", genelde olduğu üzere buzzz gibi havada parlayan fresh güneşten değil. Kemiklerim ısındı desem doğru olur; sanırım yavaş yavaş bahar geliyor ve bu şahsıma mutlu olmak için oldukça yeterli bir sebep.


13 Şubat 2017 Pazartesi

Hollanda'da Polonya Marketi

Hollanda'da yaşayan en geniş göçmen topluluklarından biri Polonyalılar olunca, ülkenin birçok bölgesinde bu kültüre dair mekanlar, restoranlar, merketler bulmak da mümkün oluyor. Polonya kültürü ile nispeten akraba olan Rus mutfağı da kendine bu mekanlarda yer buluyor elbette. Bu mutfaklara karşı özel bir ilgim ve çok bilgim olmasa da, farklı bir kültürün marketini gezmek çok keyifli oluyor. Bu yüzden geçenlerde, büyük bir Türk marketinin yanındaki Polonez isimli Polonya marketine gittik.

Polonya ile Sovyet kültürleri nispeten yakın olduğu için, markette Rus etiketli ürünlerin olduğu bir reyon da bulunuyor. İnsanın görmeye alıştığı ürünlerden, kombinasyonlardan, tatlardan farklı şeyler görmesi bana çok eğlenceli, hatta heyecanlı geliyor. Gerçi keşke Polonyalı bir arkadaşımız olsaydı da gezinirken anlatsaydı ne nedir; bazı şeylerin ne olduğunu veya ne için kullanıldığını, misal Polonya'da çok meşhur bir tat olup olmadığını bilemiyorsun tanımayınca. Ama yine de çok keyifli oluyor bu gezintiler.

Marketin önünde böyle bir araba vardı.
 Önce onu göstermekle başlayayım, zira bayıldım. :)

 

10 Şubat 2017 Cuma

Neden "Erteleme!" diyorum, biliyor musun?

Herkesten önce kendime diyorum, sonra burada yazıyorum, okuyan herkese, kendimce hep söylüyorum.

Ertelemeyin... Hiçbir şeyi.

Çok duyuyoruz bu lafı; diğer tüm "çok duyulanlar" gibi özünü kaçırmamıza neden oluyor içimizdeki defans, biliyorum. Ama bu çok hayati bir durum. Ne olur, hiçbir şeyi ertelemeyin.

Başlıkta dediğim gibi, neden "Erteleme!" diyorum, biliyor musun?

Çünkü...

Daha önce haklarında bir yazı yazmıştım anneannemle dedemin, yazının en sonuna koyarım linkini, dileyen okuyabilir. Burada kendilerini görüyorsunuz, evlendikleri günden.


7 Şubat 2017 Salı

Hollanda Günlükleri - 9

Hollanda'da 4 ay bitti. Bana sorsanız en az 8 ay oldu derdim.

Oturma ve çalışma izinlerinin çıkması, kartın bize ulaşması, sigorta konusunun hallolması, o kartın da bize ulaşması, yerleşme - ev, yaşam derken aklımı meşgul eden birçok sorunu pek şükür ki atlattık. Kaldı geriye iş mevzusu. 

2 hafta sonra işe başlıyorum; haliyle aklım karışık. Ofis Amsterdam'da ve neredeyse İstanbul'daki kadar yol gidip geleceğim. O yine tamam lakin late shift çalışacağım için akşam trenine yetişemediğim saatler oluyor, bu da baya orada kalmam demek. Diğer tren sabah 4'te, bunu iş ile nasıl halledeceğiz bilmiyorum; bu da ziyadesiyle uykularımı kaçırıyor. Lakin diğer yandan, her şeyin bir sebebi olduğuna inanan bir ben olarak, en kötü ne olacak işte, ya saatlerimi ayarlayacaklar ya da başka iş bakarım, yıpratmayalım kendimizi değil mi? Endişe ile sorunlar çözülmüyor. Güzeli çağırıp sabredelim madem diyorum.

Daha önce bahsettim sanırım; Hollanda'nın en güzel yanlarından biri çiçeklerin bolluğu ve Türkiye'ye göre daha uygun fiyatlı olması. Vazomdaki çiçeklerin kuruması yeni güzellikler bulmanın vaktini gösteriyor bana o yüzden... Bu aralar hep lalelerden gidiyoruz; körpe lalelerin günler içinde açılıp değişmesini izlemek hala büyük keyif veriyor. Bulaşıcı bir Hollanda alışkanlığı ki, geldiğimizden beri akşam evde öyle cayır cayır ışık yakmadık. Hatta şu an düşündüm, cidden aklımıza bile gelmiyor artık salonda öyle parlak ışık açmak. Burada akşamları evlerden loş bir ışık gelir hep; ufak abajurlar, bol mum ışığı...

1 Şubat 2017 Çarşamba

Uyanma vakti!

Hayattaki en temel düşmanımız genelde aynı, üstelik sıkı durun, kendisi içimizde yaşıyor! Belki onu hiç tanımıyordunuz, belki nasıl hissettirdiğini biliyor ama isminden bir haberdiniz. Bu arkadaşın adı, atalet.

Atalet, ne yapman gerektiğini bildiğin halde o koltuktan kalkmamana sebep olan, seni o dipsiz kuyuya çeken psikolojik çukur, o ağır duygu. Bir nevi içindeki şeytan, erteleme güdüsü; yapmadıkça mutsuz olma - mutsuz oldukça yapmama döngüsünün kaynağı.

Kazantzakis'in dediği gibi...

"Ah be zavallı insanoğlu! Dağları hareket ettirebilir, mucizeler yaratabilirsin! Ama sen bok içinde, tembellik ve sadakatsizlik içinde boğulmayı seçiyorsun. İçinde bir tanrı var senin, bir tanrı taşıyorsun da haberin yok! Bunu sadece ölürken anlarsın ama, o zaman çok geç olacak."

Bir süredir insan beyni üzerine okumalar yapıyorum. Son zamanlarda sayısı giderek artan "motivasyon" kitapları yüzünden bu kelimeyle aramız biraz açılsa da, düşünme şeklini beğendiğim 1-2 isim var, devamlı onları okuyorum, yaşamda fark ettiklerini anlamaya çalışıyorum.

31 Ocak 2017 Salı

Girit: Hanya'ya gider iken...


Girit...
Kiminin sevgilisi, kiminin yarası, kiminin güzelliğini duyup bir türlü kavuşamadığı, kiminin huzuru, uzaklarda daima onu bekleyen sadık aşkı. Çabasız, doğal bir mavi yuvası... Elounta'dan Hanya'ya giderken, gözlerimiz dolu - ağzımız açık, radyoda Girit ezgileri, binbir maviye daldık. İstedim ki güzelim Hanya yazısından önce "Hanya'ya gider iken..." i paylaşayım o yüzden. Yaşamınız boyunca en az bir kere yolunuzun Girit'e düşmesi dileğiyle.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Bağış...

 
Ne mutlu bir gün.

Sis erken dağıldı. Bahçede çalıştım bütün gün. 

Sinekkuşları konuyordu hanımellerine.

Sahip olmak istediğim hiçbir şey yoktu yeryüzünde. 

Kıskanabileceğim kimseyi tanımıyordum.

Bana yapılan her kötülüğü unutmuştum bile.

Bir zamanlar aynı insan olmuş olmaktan utanç duymuyordum.

Hiçbir acı hissetmiyordum gövdemde.

Doğrulurken denizi ve yelkenleri gördüm birden.

Czeslaw Milosz
Çeviri: Cevat Çapan

24 Ocak 2017 Salı

Tavada Bebek Patates

Bebek patatesi bilir misiniz? Ben aslında büyükçe bir yaşa dek hiç pişirmemiş, yememiştim bu minik patateslerden. Bir defasında İzmir'de halk pazarında babaannemleyken almıştık ve ilk kez o yapmıştı. Bu pişirme şeklini de ondan öğrendim. Hollanda'da kolayca bulunan bebek patateslerden de her aldığımda aynı şekilde pişiririm. Aslında çok basit bir yöntem ama, hem ben öğrendiğimde çok şaşırmıştım hem de bilmeyen çok kişiye rastladığım için paylaşmak istedim.

İşte bebek patateslerimiz. Ufak oldukları için cinsine göre kabukları da nispeten ince olur, ki bu tarifte işimize yarayacak bu özellikleri.


23 Ocak 2017 Pazartesi

En Basit, En Leziz Kuşkonmaz Tarifi

Düşününce hayatta sadece varlıklarıyla, isimleriyle, verdikleri enerjiyle beni mutlu ediveren şeyler var. Mesela kadehler, brokoli, mavi olan hemen her şey, beyaz - ahşap eşyalar, emaye mutfak eşyaları, laleler, cam çay fincanları, berry olarak geçen tüm meyveler... Örneğin -brokoli dahil- bunlardan birini hediye alsam mutlu olmam yüzde yüzdür mesela. İşte bu listeye ekleyeceğim bir diğer şey de kuşkonmaz. Neden bilmiyorum lakin kuşkonmaza baktığım, dokunduğum, kokladığım anda bana büyük huzur verir hep. Eh, haliyle yemesi de mutluluk oluyor böylesi bir sebzeyi. Cumartesi pazarında bir dolu taze kuşkonmazı görünce iki demet aldım, hem çok basit hem çok leziz bir tarifle pişirdim. Kaldı geriye sizinle paylaşması. :) Özellikle henüz kuşkonmaz ile arası çok iyi olmayanlar için uygun bir yazı olacak gibi geliyor... Haydi başlayalım.

İhtiyacım olan şeyler çok basit: Bir demet kuşkonmaz, iki iri diş sarımsak, tuz, karabiber, kırmızı biber. Tavaya da biraz zeytinyağı ve tereyağı ekleyeceğiz.


Kuşkonmaz biraz "karışık" bir sebze gibi görünse de, aslında temizlemesi oldukça kolay. Bir defa bitkinin ucundan köküne doğru sertleşen bir yapısı var, bu yüzden köke yakın kısımlarını ayıklayacağız ki güzel pişsin. Gövdesindeki üçgen yaprakları bıçakla ayıklayabilirsiniz ama yumuşak ve gayet lezzetli oldukları için ben dokunmuyorum. 

22 Ocak 2017 Pazar

Türk ile Evli Bir Yunan'dan İtiraflar

Türkiye ve Yunanistan arasında olan kültürel benzerlikleri daima duyuyoruz. Yunanistan’a gittiyseniz birebir tecrübe ettiğinize de eminim; her ne kadar derinlere indiğinizde büyük farklılıklar da olsa, herhangi bir x ülkesine göre aslında oldukça benzediğimiz bir gerçek.


Yakından ilgisi olanların zaten bildiği üzere, ülkeler arasında birçok Türk-Yunan çift de var. Ki bendeniz de onlardan biriyim. :) Bu tarz kültürel farklılıkları – aynılıkları, lisana veya kültüre dayanan komik veya enteresan olaylar hemen her gün yaşandığı için, size bir Türk kızı ile evli olan Yunan’ın görüşlerini aktarmaya karar verdim. Lakin şunu baştan belirteyim, bu sohbet “Her şey ne kadar da mükemmel, biz cacık diyoruz siz caciki, haydi herkes Yunan ile evlensin! Kelebekler!” yazısı olmayacak. İyisiyle kötüsüyle, zorluğuyla kolaylığıyla, “hakiki” bir sohbet olmasına özen gösterdiğim bu röportajı yapmak benim için çok keyifliydi, dilerim okumak da sizin için keyif verici olsun. 

İşte her yönüyle, bir Türk ile evli olan Yunan’ın hisleri, görüşleri, anıları, tavsiyeleri... Zihninizde yeni kapılar açması dileğiyle.

20 Ocak 2017 Cuma

Hollanda Günlükleri - 8

Bir süredir zamanı alıııp götüren koşuşturma biraz durulunca, bloğu da pek özlediysem, hızlı bir dönüş yapmalı dedim. En son 7. günlüğü yazmıştım, biraz arası uzun olduğu için, bu yazı da bol fotoğraflı bir özet olacak. Son günlükten sonra bazı değişiklikler oldu yaşamda, onlar hakkında da kendime kısa notlar bırakacağım bir yazı da olacak o yüzden.

Takip edenler fark etmiştir, bu ara brüksel lahanasına taktım. Hollanda'da 500 gramı 0.90 cent gibi bir fiyat olunca da, aldıkça alıyorum. Hatta şurada tariflerden biri var idi.

8 Ocak 2017 Pazar

Hollanda Pazar Alışverişi ve Fiyatlar

Hollanda'da yaşadığımız şehirde bir halk pazarı var; cuma ve cumartesi günleri Türkiye'deki pazar yerlerine göre nispeten daha küçük ve biraz daha festival tadında standlar kuruluyor. Biz ise her cumartesi rengarenk standlar arasında geziniyor, bazen oracıkta taptaze wafel yapan yaşlı amcadan wafel alıyor, hem ufak bir alışveriş hem de keyif yürüyüşü yapıyoruz. Pazarda Türkiye'deki gibi zengin sebze çeşidi olmuyor bana kalırsa, veya alıştığım gibi olmadığı için biraz yetersiz geliyor. Bu yüzden pazardan sonra markete geçip diğer mutfak ihtiyaçlarını oradan alıyoruz genelde.

Bugün pazarda çok büyük bir alışveriş yapmayınca, hazır ben bunu yazayım bloğa dedim derli toplu. Hem buradaki stilden, hem de fiyatlardan bahhsedelim biraz. Aşağıda gördüklerinizi aldım pazar alışverişimizde bu hafta; her şey birlikte 24 Euro gibi bir rakam ödedik. Bakalım pazar yerinde nelere rastlamış, hangileri - nasıl fiyatlarla almışız.


5 Ocak 2017 Perşembe

Soğuk ve Güneşli Amsterdam

Dün bir iş görüşmesi için Amsterdam'a düştü yolum.

Yaşadığım şehirden Amsterdam'a ulaşmak için 1 saatlik tren yolculuğu yapmam gerekiyordu. Gideceğim adresi de koşturmadan bulayım diye biraz zaman bırakarak istasyona doğru yola çıktım. Bu gibi zamanlarda yaşadığım yeri pek seviyorum; zira önce bahçedeki kilervari küçük eve girip bisikletimi çıkardım, çantamı sepetine attım ve istasyona doğru pedal çevirmeye başladım. İstasyon eve yakın olduğu için uzun sürmüyor bisikletle ama, o ufak mutluluk insanın gideceği yere de garip biçimde tazelenmiş gitmesine sebep oluyor sanki. En azından benim için hala öyle.

Her istasyonda bulunan bu bilet makinesinden biletimi aldım önce. İş durumuna göre Hollanda'nın akbili sayılan OV-Chipkaart alacağım bakalım. Birkaç kez söylemiştim Hollanda'da ulaşımın pahalı olduğunu; mesela 1 saatlik Amsterdam yolculuğum 19 Euro. Bazı istasyonlara biletinizi okutarak açılan kapılar koymuşlar son zamanlarda, kiminde var kiminde yok. Büyük ihtimalle bunun sebebi, Hollanda'da trenlerde çoğu kez bilet kontrolü olmuyor ve "yakalanmazsanız" bilet almadan gitmiş oluyorsunuz. Bu defa da mesela ne gidişte ne dönüşte kontrol yoktu. İşte bu kapıları yapmışlar ki bileti olmayanlar peron kısmına dahi geçemesin. Haydi o tamam da, perondan çıkarken de bu kapıyla uğraşıyorsunuz. Girdim bari bırak çıkayım rahat rahat şekerim. Neyse, bir bakıyorum gelen tren Almanya'dan geliyor; son durak Amsterdam.


Hollanda'da nasıl iş bulunur?

Uzun zamandır aldığım maillerin ortak konusu: Hollanda'da yaşam ve çalışma hayatı

Her ne kadar bugüne dek bu iki başlığı bildiğimce anlatmaya çalıştığım birkaç yazı yazmış olsam da, daha ayrıntılı bir 'iş bulma süreci' metni hazırlamak istedim bugün. Henüz benim de bilmediğim başlıklar olabilir bu alanda ama, bu yazıyı 2 aylık süre sonucunda birçok görüşmeye gitmiş ve Amsterdam'daki güzel bir firmadan kabul almış biri olarak yazacağım. Ders verecek bir yazıdan ziyade, benim yaşadıklarım - öğrendiklerim, görüşmelerde başımdan geçenler ve Dutch piyasasında fark ettiklerim olacak bu yazının ana konusu.

Öncelikle ben iletişim fakültesi mezunu, reklam ajanslarında çalışmış, işi "iletişim" olan biriyim. Bu yazıyı da daha çok kurumsal firmalarda iş arayanlara yönelik yazacağım, dolayısıyla özellikle bu ve benzeri alanlara spesifik öneri verebilirim. Misal doktorluk, IT, bankacılık gibi sektörleri, görüşmelerin nasıl geçtiğini, ne beklediklerini bilemem haliyle. Ama yine de, genel başvuru sürecine ve Hollanda'da iş arama sürecine dair bir şeyler bulacağınızı düşünüyorum. Haydi başlayalım sohbetimize...

Öncelikle Hollandacanız yoksa, Hollanda'daki azımsanmayacak sayıda var olan ve sadece İngilizce isteyen iş ilanlarına başvuracaksınız demektir. Öyleyse...

1 Ocak 2017 Pazar

Yılbaşı Gecesi Amsterdam

2017'nin ilk yazısından herkese merhaba!

Yılın son günü özel bir planımız yoktu esasen. Almanya'dan arkadaşımız Niko geldi, yemek yer sohbet ederiz diye planlamıştık. Akşam da keyfimiz olursa gece 12'den önce Amsterdam'a gider, yeni yıla orada gireriz, atmosfere dahil oluruz dedik. Bu arada Hollanda'nın her şehrinde şiddetle uygulanan, yılbaşı günü-gecesi her sokakta havai fişek patlatma geleneğini izleriz diye günlerdir bekliyorduk merakla. 

 Önce yemeğimizi yedik, sohbet muhabbet, güzel bir akşam başladı. İlk kez evden uzak yeni bir yıla girmek, dilekler, güzel hisler, hepsi bir arada idi.