29 Ocak 2013 Salı

Bir PR'cı Dramı: Babaanneme Cevap


Sevgili Babaanne,

Geçenlerde annemi aramış, sohbet ederken sormuşsun:

- Bizim kız ne okuyordu?

Annem cevaplanmış:

- Halkla ilişkiler ve reklam üzerine okuyor.

Ardından, artık bir dram haline gelmiş beklenen soruyu sormuşsun:

- Yani?

Öncelikle bu derin sorun için sana teşekkür ederim. Bu yazıyı yazmama neden olduğun için de ayrı bir mutluluk taşıyorum; çünkü çok haklısın.

Medyada, her türlü televizyon programında, dizi-filmlerde, çarşıya gittiğinde, içerisinde bulunduğun her türlü yaşam alanında, hakikaten halk ile birtakım ilişkiler kuracağım duygusuna kapılmış olman oldukça doğal.

Çünkü;

Çarşamba günlerini halk günü ilan eden mahalle marketine gittiğinde, içeride çiğ köfte dağıtan arkadaşım halkla ilişkiler yapıyor; iş ilanlarından böyle anımsıyorsun.

Herhangi bir ofiste telefona bakıp “Patron şu an dışarıda, kim arıyordu?” diyen arkadaşım halkla ilişkiler yapıyor; televizyonda böyle görüyorsun.

Bir Pazar günü gazeteni eline aldığında, sarı sayfalara göz atarken; danışmada duracak halkla ilişkiler elemanı, en az 1.70 boyu – düzgün fiziği olan halkla ilişkiler elemanı, motosiklet ehliyeti olan halkla ilişkiler elemanı, hatta makam şoförü ilanını bile “Halkla İlişkiler” alanında görüyorsun.

Doktorun, öğretmenin, mühendisin, hemşirenin ne yaptığı belli, ben ise halk ile ilişki kuracağım malum; “Eee? Yani çocuğum?” demen çok normal.


Bu işin bir suçlusu var mıdır, bilinmez. "Public Relations" dediğimiz kavramı ilk kez “Halkla İlişkiler” olarak, aslını pek de iyi temsil etmeyen bir biçimde çevirenler mi, bu tabiri yanlış lanse eden medya mı, yoksa biz; bu mesleğin emekçileri mi? 

Tüm bunları bir yana bırakalım da, gel, ben sana ve diğer tüm babaannelere anlatayım;

Madem doktor, öğretmen, ebe, hemşire değilim; ben ne iş yapacağım?

Bir örnekle başlayacağım anlatmaya... 

Hani bazı elektronik aletler var mutfağında, banyonda, salonunda; hepsini, yıllardır aynı markadan seçersin. Neden? desem: “Öyle işte yavrum… Ne bileyim.” deyiverirsin, bir cevabı yoktur belki. İşte, onun cevabı benim babaanneciğim.

Senin, bir ev hanımı olarak hangi markaları neden seveceğin, o markanın logosu ne renk olursa onu tercih etme ihtimalinin arttığı, hangi yazı stili ile logo oluşturulursa, o markanın sana daha güvenilir geleceği bizim işimizden geçiyor. Kısacası, senin bir cevabı olmadığını, tamamen duygusal düşündüğün tercihlere cevap olmak benim mesleğim.

Bu mesleğin öncülerinden olan Edward Bernays gibi, aslında sen çok dikkat vermesende, örneğin, genelde yeşil kıyafetler tercih etmediğini araştırarak bulmak, bu yüzden yeşil ambalajlı bir ürüne karşı ön yargı taşıyabileceğin çıkarımına varıp, o yıl yeşil rengini moda yapmak ve senin o ürüne ilgi göstermeye başlama sürecin de benim mesleğimden geçiyor.

Hani toplumun o, “Eee?” dediği meslek var ya;“Aman ne hanım kız.” dediğin televizyon programı sunucusunun dediklerine, önerilerine inanma ihtimalinin yüksekliğini hesaplıyor. Kadınların en çok takip ettiği sabah programı sunucusunun, neden kadınların en sık vakit geçirdiği alan olan mutfak ile ilgili ürünlerin reklamında oynatıldığının, kuru bir tesadüf olmadığını söylüyor. Çoğu kimsenin burun kıvırdığı Halkla İlişkiler, o burun kıvıranların kararlarına karar veriyor.

Bunun yanında, birçok alanı var elbette bu mesleğin. Bir markanın, hedef kitlesi ile arasındaki ilişkiyi araştırıyor, hedef kitlesinin ondan ne bekleyebileceğini saptıyor; sosyal hayattaki boşluklara, olası fırsatlara odaklanıyor, bir şeyler gerçekleşmeden önce onları tahmin ediyor ve böylece bugün yaşadığın sosyal hayatın belli bir düzene oturtulmasına katkıda bulunuyor. Belki bir ay içerisinde başlayıp son bulacak bir etkinlik için, aylar öncesinden başlayan derin araştırmalar yapıyor, şirketlerin iç veya dış iletişimlerinde çıkan krizleri yönetiyor, en doğru kararın ne olacağını, verilecek kararın iki yıl sonra ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tespit ediyor.

Ve daha onlarca başlık üzerine odaklanarak; psikoloji, sosyoloji, antropoloji, istatistik ve daha birçok alanı tek bir kabın içerisine katıp, müşterisine verebileceği en kaliteli hizmet için gece gündüz çalışıyor. Kısaca toplamak gerekirse:

"Doktor" olmadım. İyi ki de olmadım ki; hem bu kadar keyifli, hem bu kadar kritik bir mesleğin içine girdim. Fakat bilesin ki; "kötü doktor", her zaman "eğitim anlamında" başarısız olan doktor değildir. Özel bir kliniğe gittiğinde, gördüğün her bir öge; renkler, yazılar, afişler, kelimeler, çalışanların-doktorların hastalar ile sosyal iletişimi, neredeyse sosyal olan her şey, benim mesleğimden geçiyor. Belki o doktorun hastaları bunları farketmiyor ama; biz farkediyoruz.

Sana bir sır vereyim sevgili babaanne; toplum "bilmek ister." İnsanoğlu "mantığı" ile değil, duyguları ile yaşar. Merak, öğrenme isteği ve hatta gereksiz enformasyon alma eğilimi dahi, insanın DNA'sına kazınmış özelliklerdir. Yalnızca bu başlığı seçtiğim için, yalnızca sana ne dediğimi merak ettiği için şu an bu satırları okuyan kaç insan var biliyor musun? İşte, benim mesleğim böyle bir şey. Hayatın içinden, samimi, gerçek bir parça.


Mavi bayraklı torunun Melis.

18 Ocak 2013 Cuma

Deniz, Sohbet, Frappe, Mavi: Kavala

Kavala... Yunanistan'ın en güzel, en mavi şehirlerinden biri.

İstanbul gibi büyük kentlerden birinde yaşayanlar için oldukça küçük ve "bir tatil beldesini" andıran, çok huzurlu bir şehir Kavala. Burada çok fazla tarihçe kısmına girmekten ziyade, şehrin sahip olduğu huzuru gösteren birkaç kare sunmak istiyorum daha çok. Bir de, en sevdiğim kısım olan topluma dair gözlemler elbette...


Kavala'ya giden yol üzerinde çok meşhur bir manzara ile karşılaşacaksınız.. Eğer sıcak bir yaz günü giderseniz, parıltılarıyla gözünüzü alacak şahane denizi ve bir bakışa sığacak büyüklükteki şehri tepeden izleyebilirsiniz.





Kavala denince, Türkiye'de akla gelen ilk düşüncelerden biri de "Kavalalı Mehmet Ali Paşa" mevzusudur sanıyorum. Şehirde de, Osmanlı döneminin Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın izleri var hakikaten. Şehrin tepesinde küçük bir konak ve at üstünde bir heykeli var Paşa'nın. Fakat Türkiye'de bildiğimizin aksine, orada Kavalalı Mehmet Ali Paşa Türk değil, Mısırlı. Konağın girişinde de Yunanistan bayrağı ile Mısır bayrağı karşılıklı asılı duruyor. Bahçede ise bol yeşillik ve güzel palmiyeler bulunuyor.





Üstteki fotoğraf Kavalalı Mehmet Ali Paşa Konağı'nın girişinden bir kare... Yalnızca ben gittiğimde mi oradaydı bilemiyorum; fakat konağın yanındaki Kavalalı heykelinin önünde keman çalan bir hanımefendi de, bu güzel şehre ayrı bir hoşluk katıyordu.



*
Şehir merkezi, birçok kafe ve restorant deniz kıyısında, Kavala Limanı'nın karşısındaki kıyı şeridinde bulunuyor. Neşeli ve oldukça geniş bir topluluk kafelerde, çoğunlukla, meşhur Frappe'den içerek geç saatlere kadar sohbet ediyor. Sahil oldukça hareketli; aynı zamanda denizin huzurunu da taşıyor. Dik yokuşlarla çıkılan şehrin üst taraflarına nazaran, daha yeni yapılar barındırıyor sahil kısmı. Tepede ise birçok eski bina, yılların üstlerine sindirdiği sıcak bir ağırlıkla, yoldan geçen misafirleri ağırlıyor.



Şehrin üst kısımlarına çıkan taş yokuşlar, yukarıdan görülen eşsiz manzara ve sahildeki hareketlilik, Kavala'yı bir çırpıda tanımlayabileceğimiz tabirler.. Kıyıda bir de Kavala Limanı bulunuyor. Limanın karşısındaki büfede ise gazeteden, Tsipouro'ya (Yunanistan'ın en ünlü içeceği Ouzo olarak biliniyor; fakat Tsipouro da oldukça sık tüketilen içkilerden.) kadar geniş bir ürün yelpazesi mevcut. Selanik Gezi Yazıları'mda değindiğim gibi, özellikle haftasonları, açık bir market vb. bulmanız neredeyse imkansız olduğu için, bu ufak büfeler de oldukça iyi çalışıyor. Bu arada, Yunanistan orijinli meşhur içecek Frappe de, kafelerin en sık tüketilen içeceği. Soğuk Nescafe diyebiliriz Frappe için. Ben, Nescafe sevmeyen biri olarak Frappe'yi de çok sevmiyorum. Fakat bol buzlu ve sütlü bir Frappe, yaz ayları için oldukça iyi bir tercih oluyor.



Şehir krokisi.



Kavala Limanı



Tepeye çıkan taş kaldırımlardan Kavala sahili.



Sahilin tam karşısındaki sokak, bir kilise, direkteki bir konser ve "kiralık" (Ενοικιάζεται) ilanı.





Sokak büfelerinden bulabileceğiniz ufak bir Tsipouro.


Kavala'ya dair değinmem gereken bir diğer nokta ise, elbette, deniz ürünleri. Kavala'daki restoranta bir tavsiye üzerine gittim ve yediğim kalamarın lezzetini kuşaktan kuşağa anlatacağımı sanıyorum. İşin enteresanı, bugüne dek yediklerime benzemiyor olmalarıydı. Herhangi, bilmediğim bir deniz canlısı olduğunu söyleseler, inanın anlamazdım. O kadar farklı ve  lezzetliydi ki, yalnızca deniz ürünleri için bile bu güzel şehre gidebilirsiniz.



Şehrin üst kısımlarındaki Kavalalı Konağı yakınında ve sahil kısmında, birçok hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Magnetler, kartpostallar, Kavala ve Yunanistan t-shirtleri, şapkalar, biblolar... Selanik'te olduğu gibi, Kavala'da da, insanlar çok sıcak ve sohbetsever. Özellikle Türkiye'den geldiğinizi öğrendiklerinde, sohbet boyunca yüzlerinden eksilmeyen bir gülümseme eşliğinde bir sürü soru soruyorlar size. Şehrin üst kısmındaki hediyelik eşya dükkanlarında ise bir durum beni çok şaşırtmıştı. Üst tarafta bakındığım hediyelik eşya dükkanlarının çoğunda insanlar Türkçe biliyordu çat pat. İlk şoku yürürken yaşamıştım, yaşlı bir teyze, Türkçe olarak "Komşu, pazarlık var!" diye bağırıyordu geçen turistlere.. Bir diğer dükkanda da genç bir kadın, Helenik desenli poşetleri göstererek "Güzel poşet e?" diyor, İstanbul'dan gelenlere özel indirim yaptıklarını anlatıyordu. 

Aşağıda, Kavala magnetlerini, Ethos Gazetesi'ni ve bir televizyon dergisi içindeki "Muhteşem Yüzyıl ve Sıla" dizilerine dair haberleri göreceksiniz. Ayrıca Kavala'nın bir diğer meşhur ürünü olan ve özellikle Kavala çıkışındaki bir tesiste her çeşidini bulabileceğiniz "Kavala Kurabiyesi"ni göreceksiniz. Daha doğrusu, Kavala Kurabiyesi kutusunu. Çünkü fotoğrafı düşünemeden ev halkı tarafından tüketildi; 29 harfe sığmayan bir tadı var, mutlaka tavsiyemdir. :)






Bugün Yunanistan'da Muhteşem Yüzyıl da yayınlanıyor. Yabancı Damat ile başlayan furya Dudaktan Kalbe, Sıla, Adalı, Asi gibi birçok Türk dizisi ile devam ediyor. Türkiye'de yıllar önce sonlanmış olan bu diziler, orada her akşam yayınlanıyor ve halkın bir kısmı bu durumdan "bıkmış" halde. Biri biten Türk dizilerinin, vakit kaybetmeden bir diğeri yayına giriyor. Halkın diğer kısmı ise bu durumdan çok memnun ve altyazı ile verilen dizileri severek takip ediyor. Ülkede, özellikle Kıvanç Tatlıtuğ ve Kenan İmirzalıoğlu'nun namı büyük. Elbette bu isimler ile tanınmıyorlar: Behlül ve Ezel.

Aşağıda, Kavala'daki bir kiliseyi görüyorsunuz. Daha önceki bazı yazılarımda değindiğim gibi, Yunan bayrağının yanındaki sarı bayrak Bizans Bayrağı'dır. Yunanistan'daki kiliselerin girişinde bu bayrağın bulunması, o kilisenin "İstanbul Rum Patrikhanesi'ne bağlıyız." deyişini simgeler.


*
Yunanistan'ın en güzel şehirlerinden biri, deniz ve huzur kenti Kavala, ilk bakışta bunları sunuyor bizlere... Lezzetli deniz ürünleri, sıcakkanlı insanları, masmavi denizi ve tarihi-modern yapısı ile, özellikle yaz aylarında gidilmeye, yaşanmaya değer bir şehir. Dilerim bir nebze olsun gözünüzde canlanabilmiştir İpsala Sınırı'nı geçtikten sonra, yalnıza 195 km uzaklıkta olan bu güzel kent... Arda kalan birkaç fotoğraf ile nokta koyalım, sevgiyle...








*

5 Ocak 2013 Cumartesi

Türk ile Ermeni Evlense, Çocuklarının İsmi Portekizce Olsa...

Birçoğunuzdan gelen "grrrr..." sesini işitebiliyorum.

-Da, ne demek istiyorum? Malum, başlık biraz karışık, açıklığa kavuşturalım.


Öncelikle, şayet satırlarımı okumaya devam edecekseniz, lütfen ırkınızı kapıda bırakınız. 

Aksi takdirde ne demek istediğimi anlamanız olası değil, lütfen dikkat, "bana katılmanızdan" bahsetmiyorum.
*

Bugün yalnızca Türkiye'de değil, Dünya'nın birçok ülkesinde, devletlerin bir takım sosyal stratejileri vardır. Siz, yüreği açık bir insan da olsanız, özellikle medya, devlet stratejisi çerçevesinde iletiler gönderir zihninize. Birkaç istisnai kuruluş olsa da, genel sistemin bu şekilde yürüdüğü tartışmasız.

Lobicilik faaliyetlerinin anlatıldığı "Thank You For Smoking" filminden anımsadığım bir kare, bahsettiğim konunun en basit örneğini içeriyor. İlkokul öğrencilerine verilen bir ödevde, öğretmen, sınıfa şu soruyu soruyor;


Amerika, neden Dünya'nın en adil ülkesidir?


Halkla İlişkiler uygulamalarındaki çok klasik yöntemlerden biridir bu durum. İnsanlara, "Sizce öyle midir, neden?" demezler; mevzuyu zaten bu sizin fikrinizmiş gibi sunarlar.


Aynı şekilde, "seçenek sunma yöntemi" de böyledir. Satıcı size "Bir şey içer misiniz?" demez. "Çay mı alırsınız, kahve mi?" diye sorar. Yani, size şöyle der: "Siz zaten bir şey içecektiniz, bu sizin fikriniz."


Veya,


Bazen medyada "ŞOK! PAPAZ MÜSLÜMAN OLDU!" haberlerine rastlıyoruz. Elbette arkadan gelen görünmez bir alkış efekti eşliğinde oluyor bu haberler. Yani "İyi bir şey." diyor, bizim düşünmemize izin vermeden. 


Hristiyan olan imam var mıdır acaba? (Bir "grrrr..." sesi daha geldi.)


Diyeceğim o ki, varsa bile, medya bize bunu asla göstermiyor. Gösterse bile, arkada görünmeyen bir "Cık cık cık..." sesi ile gösteriyor; yani "Kötü bir şey." Kararı tekrar onlar veriyor. Tıpkı, komedi dizilerinde "bize nerede gülmemiz gerektiğini gösteren" lüzumsuz kahkaha efektleri gibi. Yineliyorum, hala neyi savunduğunuz bir önem taşımıyor, bu konuda neyin doğru olduğundan bahsetmiyoruz.


Evet, medya bize yalnızca bizim görmek isteyeceklerimizi, devletin bizim görmemizi isteyeceklerini gösteriyor. 


Sonra biz sanıyoruz ki, amanın Dünya Müslüman oluyor, her gün yeni bir haber Maşallah! (Yeni bir "grrr...") 


Aman, "grr.."lamayın! Çünkü Fransa'da da, "İmam Hristiyan oldu, Hallelujah!" haberleri dönüyor. Onlar da sanıyor ki, Dünya Hristiyan oluyor. 


Dolayısıyla, anlıyorsunuz ki, şu an odak noktamız bize bir şeyler sandırdıkları. Dediğimiz üzere de, bu durum tüm dünyada böyle.


Bunun gibi birçok sosyal taktik ile yönetimler, toplumu kendi diledikleri şekilde hareket etmeleri için "ayarlarlar." Elbette, bunlar öyle ince stratejilerdir ki, çoğu insan bırakın üstlerinde bir oyun oynandığını, halk tabiri ile "Devletimiz bizim kara kaşımızı, kara gözümüzü ne de çok seviyor!" hissiyle, memnuniyet içinde yaşar; böylece kampanya başarılı olur.



*
Gelelim başlığımıza.

Bugün sokağa çıkıp sorsak,

"Bilgin olmadığı konuda, fikrin var mı? Fikrin olmadığı konuda, zikrin var mı?" 

İnanın, sizin de okurken içinizden cevapladığınız gibi, halkın tamamı "Elbette yok, önce bilmek lazım." gibi cevaplar verir.

Peki... Buraya kadar tamam isek, konuya bir de şöyle bakalım.

Bahsettiklerimin her biri hakkında, tek tek sayfalarca yazılabilir. Fakat genel olarak değinirsem, örneğin bugün "Ermeni" denildiğinde birçok insan, hiçbir fikri olmasa da, "geriliyor".


Veya çocukluğumuzdan beri duyduğumuz "Soykırım" konusu hakkında tek bir sayfa okumamış olsa da, herkes bir şeye inanıyor. Herkes bir şeyler öğretiyor.


Türkiye "Tabii ki yok!" derken, Ermenistan "Tabii ki var!" diyor. 


Peki, en önemli soru gelsin: NEDEN?

Cevabı üst satırlarda verdik sanıyorum: Başarılı bir halkla ilişkiler kampanyası yüzünden.

Soykırım mevzusu elbette çok çok hassas bir konu; fakat bu satırlarda ne demek istediğimi anlamanız için, neyi savunduğunuzun bir önemi yok. Çünkü aynı önyargı, hem Türkiye'de, hem Ermenistan'da var. 

Türk, Ermeni demeyeceğim. Çünkü, başlarken ırkları kapıya asmıştık.

*
Derken, başlıkta dedim ki,

Türk ile Ermeni Evlense, Çocuklarının İsmi Portekizce Olsa...

Ardından ekledim: "-Da, ne demek istiyorum?" 

Aslında tam da bu gördüğünüzü diyorum.

Bu başlığın "Yok artık!"lık göründüğü açık. Öyle düşünün veya düşünmeyin, şu an benim neyi savunduğumu da bilmiyorsunuz; çünkü önemi yok. Nedenlerin önemi var. Bu konuyu hiç düşünmemişken, neden "Yok artık!" dediğimizin önemi var. Üzerinde düşünülmeyi hak eden soru budur.

Fikrimiz, hatta daha acı ki bilgimiz olmadan gerilişimizi bir soralım kendimize, neden? Bu başlığın neden bu kadar ürkütücü olduğunu soralım kendimize, neden? 

Biliyor musunuz, ilk verilen cevap genelde hep aynı olacaktır: "Ne biliyim yani... Olmaz ya."

"Ne bileyim yani..." = "Devletimiz bizim kara kaşımızı, kara gözümüzü ne de çok seviyor!" 


İyi işin içinden çıkmalar dilerim...

Sevgiyle.