31 Aralık 2013 Salı

Iyi Hisler

İyi hisler var içimde.

İki saatten az kaldı "01.01" ile selamlaşmaya. Tarih gibi, her şeyin sıfırlanacağı, en güzel, en pozitif duyguların ruhu dolduracağı, mutluluk dolu bir yıl olsun dilerim. İyi hisler var içimde...

Gerçekten, "ölüvermek" çok kolay. Başkalarının fikirlerini alsanız da, yalnızca kendi yüreğinizle karar verin dilerim; ruhunuzda, içinizde hissettiğinizi yapın. Hataysa, yeni bir şey öğretecek demektir hayat; değilse, daha ne olsun. :) 

Dileklerimizin, hayallerimizin yolunda güzel adımlar atmayı, çok çalışmayı, hak etmeyi, ruhumuzda çizili resimler içinde yaşayabilmeyi diliyorum. Zaman çok hızlı geçiyor, bunu her daim akılda tutarak, her bir saniyenin hakkını vererek yaşamayı diliyorum. Yetmiş yaşına geldiğinizde "Ne de güzel bir ömür yaşadım, dilediğim gibi..." diyebilmenizi diliyorum. Bugün, yarınlarınız için hayal ettiğiniz yaşama yakışır şekilde hareket etmenizi diliyorum. 

Ailenin kıymetini her an hatırlamanızı, iyi insanlarla dolu, şefkatli bir ömür geçirmenizi, çok sevmenizi diliyorum.

2014 tüm dünyaya şefkat getirsin, mutlu yıllar!

29 Aralık 2013 Pazar

Çocukluk Yılları ve Aklımdaki Kareler

Öncelikle sosyal mesajı verelim: Siz siz olun, "Yaşı küçük, hatırlamaz ilerde." demeyin, çocukların yanında laflarınıza, hareketlerinize özen gösterin. İnanın, hatırlanıyor. Bu bazen iyi, bazen sevimsiz durumlara neden olabiliyor tabii; ama ben memnun oluyorum. Akrabalarınızın, arkadaşlarınızın size nasıl davrandığını, yaşadıklarınız karşısında misal 5 yaşındayken ne hissettiğinizi hatırlamak güzel, garip bir his.

Küçük yaşlardan hatırlananlar genelde "küçük karelerden" ibaret... Malum, bilincin çok kuvvetli olmadığı, yıllar öncesi dönemlerden bahsediyoruz. Ben de aklımda yer etmiş birkaç sahne anımsadım. Bakalım neler kazınmış "o küçük çocuğun" aklına. :)

*7-8 yaşlarında annem her günkü gibi (ilk değildi yani) işe gitmişti. Neden özellikle neden o sabah bilmiyorum; ama gittikten sonra annemi çok özleyip, dolabındaki tiril tiril-soğuk bir bluzundan kokusunu koklayıp ağlamıştım. Akşama gelecekti yani, ama.

*Karşı komşuya emanetken, evimizin en alt katındaki pet shop'un önünde, kafeste duran hemstır elimi ısırıp kanatmıştı. Komşumuz da deli gibi panik olup pansuman yapıp bir sprey falan sıkmıştı parmağıma. O paniğini hatırlıyorum.

*Bir kurban bayramında evin önünde koca bir inek kesmişlerdi. Kafasına yakından baktığımda gözlerinin hala hareket ettiğini görmüştüm. Uzak tutun çocukları şu olaydan...


*6-7 yaşındayken, nereden bulduysam, ayak tırnaklarıma lacivert oje sürmüştüm. Akşam babam "O ne öyle, siyah oje mi sürülürmüş?" deyince, ben çok ciddi, "Siyah değil baba, lacivert o." dedim. Karşı koltuktan annemin kıkırdayışını hatırlıyorum. :)

*Babaannem ile dışarı çıkmıştık. Yine baya küçüğüm... Sanırım ilk kez iskender kebap yiyecektim, çünkü ne olduğunu bilmediğimi hatırlıyorum. Nedense babaannem yememişti, sadece "çocuğu doyurayım" gibi bana istemiştik. Sonra ben herhalde biraz hızlı-kaba yemişim ki :)) babaannem "Yavaş ye çocuğum, hiç mi restauranta falan gitmiyorsunuz siz?!" demişti. Unutmam babaanne.

*İzmir'de Kipa'dan çıkmıştık. İkili paketti sanırım, poğaça almıştık. Ben de yürürken açmaya çalışıyordum, annem de iki adım önden gidiyor. "Servise binince açarsın, düşüreceksin şimdi!" dedi. Dediği anda paket aniden açılıp poğaçalar yer ile buluştu. Annelerin sözü dinlenir!

*İlkokul 1'e giderken, alt katımızda Gülçin diye bir kız oturuyordu. Neden böyle bir akım başlattık bilmiyorum ama sürekli birbirimize hediye götürüyorduk; hediyenin özelliği içinde küçük ve çok saçma bir şey olması (bir adet domates gibi) ve o "hediyeyi" böyle sekiz on kat gazeteye sarıp açmasını zorlaştırmaktı. Başka işimiz yokmuş demek ki.

*Ağabeyimin "Action Man"i vardı; erkek barbie'si yani. :) Biraz da eskimişti... Ona uzun bir ip bağlayıp balkondan aşağı sarkıtıp arabaların önüne falan denk getirmeye çalışıyorduk. Of.

*Hahaha... Ay hala gülüyorum buna. :)) Benim salak ağabeyim bir ara balık tutmaya sarınca, babam şu uzun sopalı oltalardan almıştı. O dönem hemen her hafta sonu, halamın da yaşadığı Çeşme'ye gidiyor, balık tutuyorduk. Sonra bir hafta içi evdeyken, benim zeki çocuğum sıkıldığı için balkondan aşağı sallıyor oltayı, balık tutmuş gibi çekiyor sonra. Tekrar atıyor, tekrar çekiyor... Sonra bir attı, misinanın ucundaki kanca karşıdaki elektrik teline takıldı. Ben de başladım gülmeye. "Ne salaksın, kesmek zorunda kaldın misinanı şimdi." dedim. Sonra bu akıllı kopar kendiliğinden deyip çat diye oltaya asılınca trafo patladı. :D Hahahaha... Baya elektrik telleri koptu, kıvılcımlar falan çıktı, polisler geldi. :D Aaaa işin en güzel yanı, akşama da milli maç vardı ve tüm sitenin elektrikleri kesildi o gün. :)) Oradan da gözümde şey kaldı, ev 2. kattaydı ve polisleri izliyordum ben arka pencereden. Bir tanesiyle göz göze geldik, "Sen mi yaptın bunu?" diye seslendi cama, ben de içeri kaçtım. 

*İzmir'de bir evimiz tam tren yolunun önündeydi. Tren geçerkenki tangırtıya alıştığımı hatırlıyorum.

*Yine İzmir'de babaannemle ilk kez dolmuşa binecektik. Yani, ben herhalde ilk kez binecektim veya adını ilk kez duymuştum. Babaannem "dolmuş bekliyoruz" deyince, ben donmuş anlayıp, ne acaba bu ya diye tavanındaki buzlardan sular damlayan bir araç hayal etmiştim. Realite yıktı beni tabii.

*Evka-2'de mahallede tiyatro organize edip yukarıdaki düğün salonundan sandalye ödünç alıp onları taşıyorduk. Basket sahasındaki potanın altını da çarşafla çevirerek kabin haline getirip, makyaj falan... Neyse.

*Yine İzmir, yine babaanem, yine bir "ilk kez" vakası. 7-8 yaşındayım en çok. İlk kez trene binecektik. Treni beklerken, ben oradaki görevliye "Hiç buraya atlayıp intihar eden oldu mu?" diye sormuştum. Belli bir manyaklık var tabii DNA'da.

*Güneşin geceleri aya dönüştüğünü düşünüyordum. Akşam vakti hem aydınlık olur, hem de silik olarak ay çıkar ya, yıkıldığım an.

*Kadıköy'deki apartmanımızın çıkışında mavi-yeşil kağıt 250 bin lira bulmuştum. Kafamda gazetede "Yerde 250 bin lira bulan küçük kız loto oynadı, yaşamı değişti." haberlerini hayal ederek gibi loto oynamıştım. Çıkmadı bir şey.

*Kadıköy'deki evde doğum günüm için arkadaşlarım eve gelmişti. Canan diye benden daha küçük bir kız, saçımın simli olduğunu görünce "ben de isterim" dedi, bir yandan sürerken diğer elimde sim şişesi açık kalmış, o elimi de bükmüşüm. Kızın kafası sim doldu dağ şeklinde. Sonra ben yeni banyo yaptım diye ağlayarak evine gitti. Ama beni en çok kıran, giderken getirdiği hediyeyi de geri almış olmasıydı.

*Çok sıkı bir Leonardo DiCaprio hayranı olan ben, dergide "Starların Adresleri" başlığında verilen yazıda, Leonardo'ya mektup yazmak için 7 yaş İngilizce'mi kasıyordum. Yazılan ama gönderilmeyen mektuplar; sen hiç duymadın ama ben yazdım Leo.

*Geceleri yıldızlara bakarak "Allah'ım ne olur, yarın sabah benim de sihirli güçlerim olsun." diye dua ediyordum. Ya sisteme aykırıydı, ya da gitmedi sesim.

*İlkokulda Furkan diye bir çocuk vardı. Sürekli "Ben büyüyünce küpe takacağım, saçımı da uzatacağım." diyordu. İki yıl önce gördüm, çocuk baya "hacı" olmuştu. Evdeki hesap...


*Henüz Çeşme çok ünlü-magazinsel bir yer değilken, hemen her haftasonunu orada geçirirdik. Halam orada yaşıyordu, bir de (hala anlamıyorum neden) genelde kışlık eşyalar satan bir mağazası vardı. Bir de takı tasarımı yapardı, şimdi ultra profesyonel oldu tabii. Neyse, ben de bir anahtarlık yapmıştım onun malzemelerinden. Öğlen uyumayanın akşam mağazaya gidemediği günlerden birinde yine, anahtarlığı cam tezgahın içine bıraktım. Dışarda otururken, halam az sonra yanıma gelip elime 12 lira (Unutmam!) verdi ve "Az önce bir turist anahtarlığını almak istedi." dedi. Bu arada yıl 2000 falan, 12 lira ne demek?! O anki mutluluğumu anlatacak kelime yoktur.

*Ağabeyim, kuzenim, ben Çeşme çarşısında sıra sıra bindiğimiz bisiklet turları, çarşıdaki taşların tırtırıtırıtır eden zorlu yolları.

*Çeşme Sahil'de özellikle geceleri parıl parıl parlayan Sakız Adası'na bakıp dev sarı kulaklıktan Yunanca radyoları dinlediğim huzurlu dakikalar.

*İzmir'de Fedon'a sarmıştık. Ben 3-4 yaşındaydım, bak hatırlıyorum. O kadar çok dinliyorduk ki babaannem kasedi alıp "Attım bak attım yeter yok." diye kasedi saklamaya çalışınca biz Ali Can ile saldırıyorduk.

*Çeşme'deki mağazanın önünde "ucuzcu sepetine" ben bakıyordum. 7-8 yaşındayım. Bir turist kızcağız geldi, "How much?" dedi. Tamam, güzel, onu anladık. 13 lira demem lazım. Sepetin altından parmaklarımla "One, two..." diye sayıyorum ki 13'e kadar gidip hatırlayayım. Kız yüzüme bakıyor. O baktıkça ben panik olup baştan başlıyorum. Öyle üç kere en baştan one, two başlayınca içimden, kız herhalde ne bakıyor yüzüme bu deli diye gitti. Sonra içeri koştum anneme sordum, söyledi. Az sonra kız oradan geçiyordu, al ya da alma ben söyleyeceğim edasıyla elimi sallayıp "Thirteeen, thirteeen!" diye bağırdım. Ama gelmedi geri...

*Karşıyaka'da okuldayken acayip bir yağmur yağmıştı bir gün. Ben de romantik ruhlu bir çocukcağız olarak yağmurda bahçede dönmüş, oynamış ve sırılsıklam olarak sınıfa gitmiştim. Öğretmen baktı üstüme, hasta olursun eve git, dedi. O dönem de babamın ofisinde çalışan bir kız alıyordu beni okuldan, 7 yaşındaydım. Yolu biliyorum ama yolun yarısında teknik bir aksaklık çıktı. Koca bir cadde, karşıya geçmem mümkün değil. Baktım, baktım, geçer miyim, geçemez miyim... Ağlamaya başladım ben de. Sonra bir adam "Neler ağlıyorsun bakayıım?" dedi. "Karşıya geçemiyorum." dedim. :)) Sonra sağolsun karşıya geçirdi beni, sonrası kolay.

Derken, uzadıkça uzuyor bunlar, ne çok şey varmış aklımda! Bu arada bir kez daha farkettim ki annemi çok seviyorum ve İzmir'de yaşadığım çocukluk hayatımın en güzel günleriymiş. Ben çok keyif aldım ve gülümseyerek yazdım hepsini, gözleri bu satırlara dek ulaşan herkese teşekkürler. :)

Çocukları önemseyin...

Sevgiyle.





26 Aralık 2013 Perşembe

O nasıl para? O nasıl yürek?

Melerence'yi para ve metrobüs konularıyla kirletmemek üzere kendime sözüm vardı; ama bu konuyu konuşmamız lazım.

Malum, gündemde bazı sıkıntılı olaylar var günlerdir. Konu zaten çirkindi, para pul gerçekleri ortaya serildikçe daha da çirkinleşti. Bugün haberleri okurken, malum iş adamının Nazmi Ziya'nın bir tablosunu açık arttırmadan 1 milyon 50 bin liraya aldığını okudum. Dur şimdi, yaşlılar tayfasından sayılırım artık iyi açıklayalım: 1 trilyon 50 milyar eski parayla.

Birkaç gün önce ise camları kırık bir evde ölen küçücük bir Ayaz bebek. Tablodur, sanattır, değerlidir falan filan. O 1 trilyon 50 milyar paranın 100 lirası Ayaz'ın annesinin elinde olsaydı da, yakacak bir şeyler alsaydı, hem Ayaz bebek ölmezdi hastalıktan, hem umut doğardı hayatlarına, senin ağız bükeceğin 100 lirayla. O nasıl para? O nasıl yürek?

Ne zengin bir ailem var, ne zengin olacak halim. Belki diyorum o yüzden, anlamıyor muyum o psikolojiyi? Ama yok... Akıl var. Yürek var. İşim gereği bir moda dergisini raporlamam gerekiyordu, kıyafetler aksesuarlar... Bir bluza sırf etiketindeki marka yüzünden 2000 Euro verilir mi? O nasıl para, o nasıl yürek? Eğer senin giydiğin gömlekle 10 çocuk okutuluyorsa, omuzlarında o çocuğun geleceğini de taşıyorsun...

O nasıl para? O nasıl yürek?

Yunan Çikolata Tanrıçası: Lacta

Bugüne dek duyduğunuz Alman, Belçika Çikolatası efsanelerini unutun.

Lacta, Yunanistan'ın en ünlü çikolata markası -ki devamlı valize depolayıp Türkiye'ye getirdiğim halde iki güne bitiveriyor. Yunanistan'dan ne almalı? sorusuna da bir diğer cevabımızı bulmuş oluyoruz böylece. Gün olur da tatma fırsatı bulursanız, beni daha iyi anlayacaksınız.

En az Lacta kadar ünlü olan bir diğer marka ise Soko-Freta. Aslında bu bir gofret markası ve Türkiye'deki şu kırmızı "çikolatalı gofret"in sahip olduğu imaj ile eşleştiriyorum bunu. Misal, ilkokuldaki çocukların en çok sevdiği, ailelerin çocuklara en sık aldığı, eski-klasik gofretlerden. "Gofret alır mısın?" demiyor çocuklar, "Soko-Freta alır mısın?" diyor. O denli köklü ve kabul görmüş bir marka. Tadı biraz daha sert, o yüzden şahsen Lacta'yı tercih ederim. Karşı kıyıya geçerseniz, Lacta ve Soko-Freta deponuzu iyiice doldurun derim!




18 Aralık 2013 Çarşamba

Dolunaylı Bir Selanik Aksamı

Akşamüstü, Selanik'in uzun balkonlu güzel evlerini izleyerek dar sokaklardan geçtik, Anastasia kapıda bizi bekliyor; dolunaylı bir Selanik akşamına davetliyiz...

Kenarında çiçekleri, uzunca bir balkon; etrafı lego gibi saran ve içime garip bir huzur veren Selanik evlerini izlerken, karşı tepede dalgalanan bir mavi beyaz bayrağa takılıyor gözüm. Nedendir bilinmez, dakikalarca izledim onu. 

Lafımı unutmayayım, yıllar önce, İstanbul Yunanistan Konsolosluğu'nda yanılmıyorsam, 2. Dünya Savaşı'na dair bir sergideydim. Dikkatimi çekti bir metin, "Kahraman Yunan Ordusu şöyle böyle korudu vatanını" diye anlatıyor... Nasıl garip geldi bana! Bir an kafam karıştı, yahu bu "standart" Kahraman Türk Ordusu değil miydi? Veya içinde "Yunan" geçen çoğu tarihi cümle genelde pek hayra yorulmazdı, ama? Çok şükür, ırksal tabulardan oldukça uzak yaşayan biri olmama rağmen, bilinçaltıma nasıl işlediyse o tabir, biraz daha ayılmama yardım etti o gün o metin. Herkesin kendi küçük dünyası var işte dedim, ne mutlu çıkabilene. Aynı bunun gibi, Yunanistan'da dalgalanan Yunan bayrakları görünce de bir an için garip hissederdim önceleri, komik de bir his aslında. O kadar alışmış ki gözüm kırmızı bir bayrak görmeye, bu yüzden şöyle bir sarsıveriyor insanı başka kültürlere uzanmak. Tam da bu yüzden uzanmalı ya, biz konuya dönelim.

O gün o bayrağa bakarak, karşıda gördüğüm evlerin içinde yaşayanları, onların nelere inandığını, hayatlarını, nelerden korktuklarını, yüreklerini hayal ederken hissettiğim duyguları hala hatırlıyorum. Bazı şeyler farklı olsa da, size iyi haber, mangal bildiğimiz mangal! Hamurunda var bu ülkenin o güzel mezeler, tıpkı Türk Mutfağı gibi, elinde tat var insanların. O bir yana, bu etlerin pişmesi çok mu uzun sürdü, bana mı öyle geliyor?!



Mezelerden...



Aşağıdaki "caciki", susuz yapılıyor. Et ile de şahane yakışıyor!


Alttaki meze mangalın üstünde demlendi de demlendi, tam yiyecekken Anastasia'nın annesi "Prosexe kaftero einai" dedi, yani dikkat et, acıdır, sıcaktır diye uyardı sağolsun. Anladım ki hakikaten kafteroymuş, ama çok çaktırmadım.


Bu da meşhur Yunan Birası...


Çiçekler tatlı kızım Giannoula'nın elinden.


Ve akşam çöktükçe, adım adım yaklaşıyor dolunayın ışığı...
Mia magikh nuxta...




Derken güzel anlar, güzel anılar oluyor ve bu güzel gece de bitiyor nihayetinde... Ama o güzel dolunayın, yine gecelerimizi güzelleştireceği günler yakın, o zamana dek sabır, sevgi, selam...

*



12 Aralık 2013 Perşembe

Spreek je Nederlands?

Yakın coğrafyalarda, misal Yunanistan gibi, bazı kültürel-geleneksel farklılıkları ilgi ve heyecan ile öğrenirken, bir yandan da mesela bir İskandinav ülkesindeki kültürü hayal ederdim. Gelenekler, inançlar, yaşayış, yemekler, her şey, adeta başka bir gezegen gibi gelirdi bize herhalde. 


Şimdi, bu gibi bir durumun içinde buldum kendimi ve çok daha iyi anlıyorum. Son zamanlarda hem gereklilikten, hem de severek Flemenkçe öğreniyorum. (Esasen, Belçika'da konuşulan dile Flamanca, dilin Hollanda'daki aksanına Hollandaca; bu ikisine ise genel olarak Flemenkçe deniyor.) 

Yeni bir dil öğrenmek, koskoca bir kültürü de karşınıza koyup alışmaya başlamak demek, -ki Hollandalılar gerçekten enteresan ve bizden çok farklı insanlar. Yabancı lisanlardaki gırtlaktan konuşma işini oldum olası sevmişimdir; fakat bu Hollandaca aksanının maşallahı var hakikaten, tam bir İngilizce, Almanca, Fransızca karışımı. Aslında gramer olarak İngilizce'ye çok benziyor ve Yunanca'dan sonra gerçekten çok kolay geliyor kavramak. Bir süre sonra da neredeyse bütün lisanların birbirine benzediğini görüyorsunuz.
Örneğin, Türk Mutfağı gibi bu denli zengin bir mutfaktan sonra, Hollanda Mutfağı hem komik geliyor bana, hem de "Yazık yahu adamlara!" diyorum içinden. Bir ülkenin en ünlü "yemeği" üzerine soğan kesilmiş patates kızartması olur mu yahu? Neyse ki hemen her şehirde Türk marketlerine rastlayabiliyorsunuz ve biraz daha kolaylaşıyor durum. Mesela aşağıdaki "çorba" en ünlü yemeklerinden biri: çiğ sucuk batırılmış bezelye püresi çorbası.



Hakikaten başka bir gezegene gitmişsiniz gibi, her şeyi baştan öğrenmek, kuralcılığının altında yatan "düzgünlük ve güven" kavramlarına şaşırmak, sahip oldukları planlı olma dürtüsünü aşırı bulsanız da sağladığı yararı gözlemlemek, farkı gözlemlemek, güzel şeyler, güzel bir doğa, güzel insanlar görmek. Bakalım neler olacak yakın gelecekte... 

Ne yapın edin, İngilizce'nin dışında yeni bir dil öğrenin derim... Tot ziens voor nu. :)


7 Aralık 2013 Cumartesi

Selanik'te Souvlaki: Spata

Selanik'te, souvlakinin en iyi adresinde, Spata'dayız.


Önce bir içeri girip keşif yapmak istedim, Selanikli oğlan da yanımda, rehberlik görevine hazır. İçeride, ne olduğunu tahmin edemediğim enteresanlıkta ve çeşitte bir sürü meze var, eğer souvlakinizi döner gibi lavaş içerisinde yerseniz, seçtiğiniz mezelerden de koyuyorlar içine. Yani, "öyle yeniyor".



Burada dönercilerde çoğunlukla dana eti olmuyor, domuz eti ve  tavuk eti bulunuyor genelde. Menüde olanları bir araştırma görevlisi edasıyla inceledikten sonra, geçen sefer de lavaş ve meze ile yenilen souvlakiden tattığım için, bu defa çöp şiş olanı denemek istedim. İlk gelen, pide ekmeği ve içecekler oldu. Altı üstü yemek yiyeceğiz, değil mi? Mesela yıllardır aşina olduğunuz markaların altında Türkçe dışında bir lisan yazması bile, garip bir his yaratıyor bende. Sanki, "Burada da hayat var." diyor insan. 




HAPPY ENDING!

Souvlakilerimiz hala ne olduğunu bilmediğim bir meze ile birlikte geliyor. Hayatımın en güzel tatlarından biriydi yine, şiddetle tavsiye! :)


Bu arada tüm bunlar 9.80 Euro tuttu ve iyiice doyduk. Bir de, garson kız souvlakiyi getirdikten sonra, bir bant yapıştırdığı fişi masanın kenarına yapıştırıp giderek enteresan bakışlarımın hedefi oldu. Fiş hala bende, kenarında bandıyla. :)

Gidiniz, yiyiniz, yazınız, mümkünse kalınız. 

Sevgi ve selamlar, na eiste kala!



23 Kasım 2013 Cumartesi

Eğer...

Aradığım bir film vardı. Buldum, izlemeye başladım.

Yaklaşık dokuz dakika sonra film takıldı, yeniledim, baştan açtım, olmadı. Başka siteden buldum, o hiç açılmadı. Ardından yapılan son yorumların göründüğü kısımda bir yorum dikkatimi çekti, hangi filmmiş bu diye tıkladım.

Haydi bir de buradan yak... Film Yunan filmi çıktı. Üstelik alt yazılı, Yunanca izlemek de mümkün olacak, elektriğimiz fazlasıyla tuttu, izlemeye başladım.


Nasıl anlatsam... Hayatımızda "eğer" öyle yapsaydık veya "eğer" öyle yapmasaydık neler olabilirdi, doğru zamanda doğru yerde olduğumuzda neler olabilir, mükemmel bir senaryo ile işlenmiş, Yunan Sineması'na saygımı arttıran bir filmdi. Atina'da Plaka'nın eski sokaklarında geçen, insanların ve kültürün benzerliği, huzur veren müzikler, sürprizler (çok fazla sürpriz), oyuncuların şahaneliği, gerçekten izleyene farkındalık veren nadir filmlerden biriydi. İşin ilginci, bir diğer çok sevdiğim film Theodoros Angelopoulos'un Sonsuzluk ve Bir Gün (Μια Aιωνιότητα Kαι Mια Mέρα)'üydü, o da Yunan Sineması'ndan... Ne diyeyim, bravo.

Film bitti; aklımda bir düşünce, yüzümde bir gülümseme... Eğer o ilk film takılmasaydı...


*

16 Kasım 2013 Cumartesi

Kar

Alt satırları okumaya niyetliyseniz, Schubert'e müsade ediniz...


*

Ünlü olan kitapları, ünlü olan şarkıları, moda olan herhangi bir şeyi hayatıma kabul etmem pek mümkün olmuyor. Misal, hiç Elif Şafak okumadım. Nispeten dünyada tanınan bir yazar esasen, okumak lazım; fakat elden ele gezen bir pembe kapaklı kitap söz konusu iken, o hikayeyi "senin" hissetmek oldukça zor hale geliyor. Ve hatta, yazara karşı bir antipati bile yaratabiliyor.

Ne mutlu ki, saygıya layık kalemine, Nobel'ine, tüm dünyada da oldukça tanınan bir yazar olmasına rağmen, Orhan Pamuk hiçbir zaman "piyasa yazarı" olmadı. Belki ilişkiler, aşk vb. konularından ziyade, nispeten daha ağır konular üzerinde durduğu; belki ortalıkta pek fazla görünmediği için. Ama kesinlikle, "iyi ki".

Kar'ı okuyorum şu sıralar; Orhan Pamuk'un Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldüğü eser. 

Açıkçası romanlarla aram çok iyi değildir, bir kitapçıya gittiğim zaman daha çok net olarak bir şeyler öğrenebileceğimi öngördüğüm kitaplara yönelir, sanki onlarla vaktimi daha iyi kullanıyorum gibi hissederim. Lakin bu his, Orhan Pamuk ile değişiyor her seferinde. Her şeyden önce, derin araştırmalar ile, ülke ülke gezip, kütüphanelerden, mekanlardan bilgi toplayarak yazar -ki, eserlerini okurken net biçimde hissedilir bu "zahmetin" farkı. Bir de, belki de en çok sevdiğim şey onda, verdiği "Ben bunu yaşamıştım bir zaman, ama kelimeler ile anlatılabilir olduğunu hiç tahmin etmezdim." hissi.

Bazen öyle betimlemeler yapıyor ki, daha önce aklınızda olmayan bir yere gidiveriyorsunuz aniden; Orhan Pamuk seçiyor o yeri, tutup götürüyor insanı. Soğuğu hissediyorsun, zamanın duruşunu hissediyorsun. 

Şu satırları okuyunca, siz de pencerenizden sükunetle yağan kara vuran sokak lambasına bakarken, evinizde olduğunuz için güvende hissettiğiniz huzurlu bir üşüme duymuyor musunuz?

"Kar büyük, göz doyuran tanelerle ağır ağır yağıyordu. Yavaşlığında, doluluğunda ve şehrin neresinden geldiği belli olmayan mavimsi bir ışıkta iyice belirginleşen beyazlığında insana huzur ve güven veren güçlü bir yan, Ka'yı hayran bırakan bir zarafet vardı. Çocukluğunun karlı akşamlarını hatırladı Ka, İstanbul'da da bir zamanlar kar ve fırtınadan elektrikler kesilir, evde Ka'nın çocuk yüreğini hızlandıran korkulu fısıldaşmalar, "Allah korusun!"lu temenniler duyulur, Ka bir ailesi olduğu için mutluluk duyardı. Karın altında zorlukla ilerleyen bir at arabasının atlarını hüzünle seyretti: Karanlıkta ancak hayvanların başlarını gergin bir şekilde sağa sola sallayışlarını seçebiliyordu."

*

"This is Evreka" Yayında

Geçen yıl, reklam dersinde bir ajans kurmamız, kurduğumuz ajansın kimliğini belirleyerek "broşür" niteliğinde bir çalışma hazırlayıp, seçtiğimiz ürün için etraflı bir reklam kampanyası yapmamız istendi, -ki okulun başından beri beklediğim bir çalışmaydı.

Ne mutlu ki çok keyifli, kuvvetli eleştiren hocamızdan neredeyse hiç negatif eleştiri almadan ve hatta övgü ile projeyi hazırlayıp sunduk.

Ajansımızın ismini "Evreka" olarak belirlemiştik ki, kökeni Eski Yunan'a dayanan bu kelime, kanımca, bir reklam ajansı için şahaneydi. Çünkü, "bir fikrin akla geldiği, o "trink!" sesinin zihinde yankılandığı ilk anı" temsil ediyor. Derken, projenin ardından, her şey - herkesin içine o kadar sinmişti ki, biz bu "markadan" hiç kopmadık. Yaptığımız diğer her kreatif işte, esprilerimizde, aramızda Evreka yaşamaya devam etti.

Kısa zaman önce ise, bir süredir planlamakta olduğumuz This is Evreka ismindeki reklam, kültür ve sanat bloğumuzu yayına aldık. Yazarlarımız şu an Evreka mensuplarınca sınırlı, ileride ne olur bilinmez; lakin çook keyif alarak yaptığımız bir iş oldu. Her şeye rastlayabileceğiniz, matrak, herkesin bir şeyler alabileceği bir temel üzerinde, yola çıktık bakalım. :)


Evreka'nın bloğuna buradan ulaşabilirsiniz.

Bir de Twitter sayfamız var ki, şuraya klik yapmanız yeterli.


PS. thisisevreka@hotmail.com'dan ulaşmak pek mümkün.


Sevgi ve selamlar,

Melis


12 Kasım 2013 Salı

Farkında mıyım?

Ne mühim soru. 

Farkında mıyım, yaşamın? 

Ya ölümün?

Farkında mıyım, yarına uyanırsam, bunun bir lütuf olduğunun?

Farkında mıyım, tahmin edemeyeceğim kadar çok şeyin benim elimde olduğunun?

Farkında mısın?

Sonunu bilemediğimiz, biricik bir ömür var elimizde. O kadar çabalıyorum ki klasik laflar etmemek için. Bu konuya dikkatinizi istiyorum, kaçıp gitmeyin diye çabam. Biliyorum, bu aralar sık yazmaya başladım ölüm üzerine. Fakat ölüm üzerine yazmak, aslında "yaşam üzerine" yazmak, değil mi? Aşağı yukarı da aynı şey belki.

Ben, ciddi anlamda, herkesin "en az bir şeyi iyi yapacak" şekilde, "bir şey için" yaratılmış olduğuna inanıyorum. Bir çocuk, daha iki yaşındayken, ruhuna konulan kişiliği belli etmeye başlıyor. Kimi zaman çok "düzgün" ailelerden, çok "fena" bir çocuk çıkıyor; çok "fena" ailelerden, "çiçek gibi" evlatlar yetişebiliyor. Tüm bunların kilit noktasının, bedene yerleştirilen ruh olduğuna, bazı şeylere müdahale edemediğimize inanıyorum. Dolayısıyla, her insanın, oturup, kendiyle bir dertleşip, tüm endişelerden, tüm acabalardan, tüm korkulardan sıyrılıp "aslında kim olmak istediğini" bulabileceğine inanıyorum.


 Ben çocukken, kendimi hep toplantılara giden, konuşan, sunum yapan biri olarak hayal ederdim iş hayatımda. Ne mutlu ki lisede sayısal okumama rağmen, toplarlayabilmişim cesaretimi, her şeyi sıfırdan alıp girebilmişim İletişim Fakültesi'ne. Ruhumda olmadıktan sonra, onun için yaratılmadıktan sonra doktor olsam kaç yazar? Mevki, para, fanilik aşığı bir toplumun sürüklemesiyle, istemediğim bir hayat yaşayıp "saygın ve zengin" olsam; ruhum aç, ruhsal mevkim yerlerde olduktan sonra kaç yazar?

Bizi yakan en büyük yanlışımız ertelemek şu hayatta. İnsan kendine verdiği sözleri tutmayınca birkaç defa, "Yapacağım." deyip yapmayınca, bir süre sonra kendine olan inancını kaybediyor ki, en fenası bu. 

İçimden konuşsam ruhumla, "Yaparım birazdan." desem. Yine aynı ses, benim sesim, bana cevap verse: "Bırak şimdi. Yapmayacağını biliyorsun." Daha fena ne var benliğimiz için, kendimize güvenmedikten sonra... 

Herkesi boşverin de, insan en çok kendine verdiği sözleri tutmalı. Sahip olduğumuz tek zaman şimdi. Az çok kontrol edebildiğimiz tek zaman, şu an. Şimdi, tam zamanı her şeyin.

Okuduğum bir kitap, ne güzel, ne basit anlatıyordu mevzuyu. 

Ne olmak, nerede olmak, kim olmak istiyorsunuz? Bu istediklerinizi olabilmek için ne yapmalısınız, neye sahip olmalısınız? Yapın. Adım adım, yürümeye başlayın, gidin ve olun.

Bahaneler, dünya yaşamının en zararlı ürünlerinden hakikaten. Yürürken müziği duymak, çalışmanın, başarmanın müthiş mutluluğunu yaşamak varken, neden kaybetmeyi seçiyoruz? Ardından kaderi suçlayarak rahatlıyor ruhlarımız. Bu tamamen "farkında olmak ya da olmamak" mevzusu sanıyorum. Oysa ne kolay mutluluğu bulmak. Küçücük bir çocuğun kirpiklerinde saklı duruyor mutluluk, tahtalarda, yeşilde, ağaçlarda, sevmekte, fedakarlıkta, kokularda, bisikletlerde, izlemekte...


Çok sevdiğim bir laf var, anımsamalı sık sık;

"Bugün, şu an yaptıklarınıza bir bakın; hayalini kurduğunuz geleceğe, olmak istediklerinize benziyor mu?"

Cevap hayırsa, sadece üşenmek gibi aciz bir nedenden kaynaklanacak olası pişmanlıklar yaşamamak için, kalkın yerinizden. O kadar büyük bir enerji ve güç taşıyoruz ki içimizde... Her birimizin bu enerjiyi sonuna kadar değerlendirebilmesini dilerim, hayat gerçekten çok kısa. 

Ve çok güzel.

Sevgiyle.



28 Ekim 2013 Pazartesi

Bisiklet

Söylenecek onca şeyi neden "bisiklet" üzerinde kurduğumu bilmiyorum. Bisiklete binmeyi severim. Bisikletin kendisini severim, bisiklet kültürünü severim. Düşünsenize... Bisiklet, kültür olmuş. Sevilmeyecek gibi mi?

Anaokulundayken ben, siyah-kırmızı, üç tekerlekli-plastik bir bisikletim vardı. Yazmamayı tercih edeceğim bir yaşa kadar kullandım onu. Sonra, İzmir'deydik, ilkokuldaydım, o zaman güzel-gri bir bisikletim olmuştu. Arka tekerleği patladığında yanlışlıkla ince-hız bisikletinin tekerleğinden taktırmış, Evka-2'nin meşhur yokuşlarında birçok kez "uçuşa" geçmiştim. Lakin maalesef o bisiklet de yıllar içinde eskiyerek, mor guaj boya ile boyanmayı hak etmiş, yine de bir şeye benzememiş, yalnızca "mor pas"ın verdiği ayrıcalık ile çöpe gitmişti.



Şimdi baktık şu güzel fotoğrafa, iç geçirdik... İşte, tam da onu diyorum. Neden? Yani, neden iç geçirmek ile yetineyim? Olsun bir mavi bisikletim, sepetine çiçek koyayım, yemekler koyayım, misal Vondelpark'da pikniğe gideyim.

Vondelpark


Ben, İstanbul'da ruhen eriyerek bir ömür tüketmeyi göze alanlardan, daha doğrusu "isteyenlerden" değilim. Doğa istiyorum etrafımda, doğal yeşillik istiyorum, bisiklet istiyorum, bisiklet kültür olsun istiyorum, işe giderken sincap görmek normal olsun istiyorum. Bisikletin kültür olduğu bir yerde, insanlar da daha iyidir sanki üstelik.

Gidiyorum lafın kısası. Bunca lafın sonuna da bu yakışmaz mı? Yakında, bisikletin kültür olduğu, sincapların, ağaçların, yağmurların, huzurun olduğu bir yere gidiyorum. Yeni lisanları, öğrenmeyi de severim üstelik... Evimin arka bahçesinde şöyle bir sahne yaşamamın normal olacağı bir yer.


Şunu da not ediyorum kendime:


İnsanlar, sözler, büzülemeyen ağızlar, sizi iyi tanıdığını sanan bir "sürü", farkında olmasanız da zorla girmiş bulunduğunuz yollar, yıllar, geçen zaman... Başımızı bir kaldırsak kumdan. Herkes biliyor içinde, nasıl bir yaşam istiyor Tanrı'dan, doğadan; nasıl biri olmak istiyor?

Ruhunuzda "çizilmiş", benim inancıma göre, evet, yaratıcı tarafından çizilmiş olanı, benliğinizi, var olma nedeninizi, o gizli - iyi yaptığınız şey her neyse, onun peşinden koşarak gidin bir yerlere. Çünkü vakit çok az. Nerede mutlu olacak, nerede siz olacaksanız, oraya doğru açın yelkenleri. Denildiği gibi... Güvenli limandan ayrılmayan, keşfedemiyor onu bekleyen, saklı nice güzelliği.

İyi şanslar!


*

19 Ekim 2013 Cumartesi

Halkidiki'de Bir Gün

Halkidiki (Xalkidiki) uzun zamandır gitmeyi düşlediğim bir yerdi; zeytin kokan, masmavi, tam bir sahil kasabası... Özellikle Selaniklilerin buldukları her fırsatta küçük kaçamaklar düzenlediği, öyle ki, bu durumun birçok şakaya da konu olduğu, huzurlu bir yer burası. Selanik'te olduğum dönem, bu kadar muazzam bir yere böyle kısa sürede varılabileceği fikri bana çok yabancı geliyordu; malum, İstanbul insanıyım. Biz de sonunda hazırlıkları tamamlayıp atlayıverdik arabaya.


Koyulduk yola, rotada ne varsa mavi...



Halkidiki'ye varmadan biraz önce, Yunanistan'da da halkın sıkça tercih ettiği bir market olan Lidl'a uğradık. Aşağıdaki sarma (dolmadakia) konservesinin üzerinde Türkçe olarak "Yalancı (Gialantzi) yazıyor. :)



Meşhur Yunan Peyniri Feta




Yunan zeytinyağlarında "Altis" en ünlü markalardan biri, Sofia mamam sağolsun koca bir tenekeyle döndüm İstanbul'a. :)



Genelde alkollü içkiler Türkiye'ye nazaran çok daha ucuz.

Santorini Şarapları




Kiraz Reçelleri



Yaklaşık bir saat sonunda, zeytin ağaçlarıyla çevrili, yeşil-kuraklık hissi veren bir günde, güzel bir plaja vardık. Neredeyse kimse yoktu bizden başka. Yan tarafta pub'a çevrilmiş bir alan ise tıklım tıklımdı; eh, güneşlenirken içilecek soğuk bir Frappe için her şey mübah olabilir bu memlekette.



O gün çok sıcak olduğu için de olabilir; fakat bende bir "bozkır" hissi bıraktı bu kasaba. Sakin, pek fazla dükkan yok, olanlarda da pek bir şey yok. Birkaç hediyelik eşya almak için zar zor bir dükkan buldum, oradaki ürünler de afedersiniz biraz "dandikti". Sadece birkaç kalem ve tahta bir Halkidiki takvimi aldım. 

Halkidiki'de birkaç otel ve bolca müstakil, bahçeli ev var. Balık restorantlarını ve soğuk birer Frappe içeceğiniz masmavi kafeleri de unutayalım elbette... Deniz ise çok güzel, tertemiz ve pırıl pırıl... Bana Çeşme Dalyan'ın denizini hatırlattı.











Plaj, küçük bir gezi ve tekrar plaj. Herkes yeterince acıktığına göre...


  Gianna'm biberleri keserken, ben de şahane kalamar konservesini açmaya koyuldum. Yunanistan'da deniz ürünü yemek "çerez yemek" gibi bir şey. Konservelerde, ufak cam kavanozlarda çok fazla ayaküstü yenecek balık çeşidi satılıyor. Deniz ürünleri, Yunan kültürün içine işlemiş durumda.



Ariani (Ayran) ve Su




Ve... Mutlu son!



*

Halkidiki'den aklımda, ruhumda huzur, mavi ve zeytin kokusu kaldı. Kopardığım zeytin dalı hala buram buram zeytin kokuyor... Sıcağın sessizliğinin bir sesi olur ya hani, kulaklarımda da o. Tekrar gidilesi, yaşanılası bir yer burası. En mavi dileklerimle...

Melis