22 Ağustos 2017 Salı

Hollanda Günlükleri - 14

Ne zamandır yeni bir günlük yazmak istiyordum. Zira en son Mayıs ayında yazmışım; zaman nasıl geçmiş hakikaten hiç anlamadım. Mayıs'tan bu yana çok şey değişti aslında.

Önümüzdeki ay Hollanda'da 1 yıl bitecek, ve ben ben yaklaşık 2 aydır "artık buraya, düzene alıştım" diyebiliyorum nihayet. Yavaş yavaş burayı "benim yerim" gibi hissetmeye başladım. Dolayısıyla "Ne kadar zamanda alışır insan?" sorusuna, normal şartlarda maksimum 10 ay - 1 yıl diye cevap verebilirim kendime göre. Nedir alışmak derseniz; artık farklı insanlarla nasıl baş edebileceğimi az çok çözdüm, işe alıştım - fazla soru sormadan tıkır tıkır işimi yapabiliyorum pek şükür, alışverişe daha hakimim - nerede ne vardı ne zaman nasıl alınırdı bilir oldum, gibi gibi örnekler. Bu aralar çok sık söylediğim gibi, çok şükür mutluyum. Her zaman pürüzler var lakin mutlu olmayı seçiyorum.

Yine birkaç akılda kalan fotoğrafla renklendirelim sohbetimizi... Primark Hollanda'da en çok sevdiğim, hiçbir şey almasam da üç saat gezebileceğim mağazalardan biri. Her gittiğimde mükemmel kokuları olan bu mumlardan alıyorum çeşit çeşit. Özellikle bu Sea Salt & Lavender favorim.


LGBT yürüyüşü Amsterdam'da mükemmel bir coşkuyla kutlanıyor her yıl. Öncesinde hummalı bir çalışma vardı Amsterdam sokaklarında; tahmin edebileceğiniz gibi her yer rengarenkti.


 Eskiden Amsterdam'a gelince turistik dükkanları karıştırmaya bayılırken, artık yolun karşısından geçer oldum. Burada çalışıp yaşamanın enerjisini, Beyazıt'ta okuyup Sultanahmet ile olan ilişkime benzetiyorum hep.


Yine Hollanda'da aşırı bayıldığım mağazalardan biri de Tiger; aslında bir Danimarka markası ve kendisini ilk kez Yunanistan'da tanımıştım. Yine sırf gezmek için bile girdiğim yerlerden, müthiş eğlenceli şeyler üretiyorlar. Uzun zamandır aradığım yağ-sirkelik için bu balıkları görünce adeta mutluluk gözyaşları içerisinde aldım ve her baktığımda çok mutlu ediyorlar beni. :p


 Hollanda'da Türkiye Konsolosluğu olan şehirlerden biri olan Deventer'da bulunan, çok orijinal şeyler bulabileceğiniz, sanki birinin evini geziyormuşsunuz tadında her üründen az az, dekor gibi yerleştirilmiş düzeniyle: Mooi, Leuk & Lekker. Çevirisi: Güzel, Tatlı & Hoş gibi bir şeye denk geliyor. Adının da hakkını veriyor, şu aldığım güzelliklere bir bakın. Çok zarif şeyler oluyor burada...


 Ve geldik Hollanda'daki bir diğer efsane favori mağazama: Dille & Kamille. Azıcık tuzlu da olsa müthiş şık, zarif ürünleri var daima. Banyo için, mutfak için, dekorasyon için... Hatta tam şurada bir post yazmıştım geçen yıl. Bu aralar kendisi emaye ürünlere yer verip kalbimizi çalmakta. Her ne kadar anneannelerimizin emayeleri bir marketing projesine kurban gidip on katı fiyatlara satılsa da, hala tatlışlıklarını kaybetmiyorlar.


 Bahçem, bahçem, canım bahçem diyorum sayın okur. Çok seviyorum... Yediğimiz çekirdeklerden ekmiştik ve ayçiçeği doldu taştı toprak. Ayrıca şöyle bir şey öğrendim, bu çiğdemlerden ekince bitki de çiğdem veriyor. Lakin kuş yemi olan çekirdeklerden ekerseniz bitki sadece çiçek açıyor. Bu nedenle buket çiçek olarak yetiştirilen ayçiçekleri çoğunlukla çiğdem vermeyen tohumdan üretiliyor. 
Denedik gördük efendim. :)


 Bunun dışında, kısa zaman önce Midilli'ye gittik. Aşağıda adanın en sevdiğim bölgesi olan Panagia Gorgona'yı görüyorsunuz. Ada çok güzeldi; zira Yunanlar arasında dahi çok ayrı, özeldir burası. Masmavi fotoğraflarla blogda da yazıları gelmeye başladı takip ettiyseniz. Şuraya, buraya ve tam buraya tıklayabilirsiniz ilk üç yazı için.


 Midilli, yani daha doğru ismiyle Lesvos, dolu dolu bir ada. Bir yere demir atıp gezmemek olmaz derim. Zira her köşesinde ayrı bir güzellik var. En çok da mavi açlığına, Ege hasretine iyi geliyor... Depoları doldurduk. :)


 Bu da Midilli'nin meşhur köyü Agiasos'tan, bugüne dek yediğim en dev Greek salad yani xoriatiki (horiyatiki okunur). Arkada da patlıcan papuçakia. Çoook iyiydi sayın okurcuğum, yazıyorum bunları da sırasıyla.

 

 Arından Midilli'den Atina'ya geçtim. Sıkı bir Selanikli olarak, bu Atina'ya ilk geçişimdi. Lakin özür dileyerekten ben baya baya beğenmedim burayı. Belki fazla beklenti yüklediğim için, bilmiyorum ama tekrar gitmek istemem mesela şu an. Elbette çok ama çok özel bir şehir, görülmesi gereken büyülü yerlerle dolu; çok önemli bir coğrafya. Lakin bildiğiniz beton şehir; devamlı kavga dinleyip bir yerlerde uzun sıralarda bekledik ve İstanbul'dayım gibi hissettim kendimi hep. Ama insan bir kez gitmeli hayatında, çirkin şehir de demiyorum elbet. 

Misal Anayasa Meydanı anlamındaki Sintagma'da saat başı gerçekleşen nöbet değişimi seramonisi çok etkileyiciydi. Burada bir de askerlerin düzeninden, kıyafetinin düzgünlüğünden sorumlu, nöbet saatini ve değişimi haber veren normal asker kıyafetli bir arkadaş var ki kendisiyle biraz sohbet ettik. Çok tatlı, genç bir çocuktu ve güzel sohbet edince yıllardır içimde kalan soruyu sordum kendisine: "Ben olsam gülerim, bu çocuklar nasıl oluyor da gülmüyor?" Zira onlarca turist çat çat yüzlerine fotoğraf çekip Atina'nın 40 küsur derece sıcağında kakara kikiri doluşuyorlar meydana. Çok ciddi eğitimlerden geçtiğini söyledi asker beyler, baya gülmemek için de eğitim alıyorlarmış. Müthiş bir ciddiyet ile nöbetlerini tutuyor çocukcağızlar.

Ayrıca Yunanlar arasında bu evzon askerinden biri olmak, beyler için çok "vay be, helal olsun" bir durum, adeta ayrı bir gurur, onu da belirtelim.


 Vakit yettiğince Atina'nın dünyaya bahşettiği birkaç özel yeri de ziyaret ettik ayrımadan. Ayrıntısı Atina yazısında olacak...


Tam şurada Yunanistan'dan bu yıl aldıklarımı yazmıştım, bu bakıp bakıp mutlu olduklarımdan sadece biri. Xios, yani Sakız Adası'ndan gelen bu damla sakızları. Hiçbir şey yapmazsanız atın ağzınıza çiğneyin. :) Müsaadenizle Sakız Adası masalımı da tam şuracığa iliştirmek isterim.


 Bu da yine Atina'da alıp çok sevdiğim Sakız Adası portakallarıyla yapılan (en azından öyle diyor) meyve suyu hehe. :)


 Derken efendim Atina'dan ayrılmadan ünlü Yunan komedyen Seferlis'in premierine geldik. Özellikle Türkiye ile ilgili oyuna çılgınlarcasına güldüm, lakin genelde çok kız totoları falan üzerine kurulmuş bir oyundu. Yine de açık hava sahnesinde, ılık bir Atina akşamında ve şahane bir dolunay eşliğinde güzel bir gece olduğunu söyleyebilirim.


 Ve geldik mi geri Hollanda'ya? Bir süredir, tahtalara vuralım, sağlıklı yaşam konusuna iyiden iyiye sardım galiba. Üstelik bu öyle bir şey ki yaptıkça hoşunuza gidiyor, zira vücut büyük bir hızla sonuçlarını gösteriyor size. Hollanda'da bu açıdan nimet bir ülke; doğal armut şekerinden coconut cipsine kadar her şeyi hemen her markette bulabiliyorsunuz. Üstelik aşağıdaki gibi pratik şeyler satmada birinci sırada herhalde. Burada misal, taze meyveler - yoğurt, bal ve çatal içeren bir paket var. Hop, karıştır ye ara öğününü. Taze taze de satıyorlar ki meyveler iyi durumda olsun, gerçekten hayat kolaylaştırıcı şeyler üretme ülkesi burası. Soyulmuş, doğranmış soğan paketleri dahil!


 Bu aralar Hollanda baya kışa döndü. Arada 1-2 gün "yazı andıran" günler oluyor, onun dışında montsuz - ince paltosuz işe gitmeyeli uzun zaman oldu desem yeri. Ama hava güzel olduğunda da, işten çıkıp şu manzaradan doğru eve gitmenin tatlılığına pek şükür.


 Geçenlerde halam ve kuzenim geldi. Tanıdık yüzler görmek çok hoş bir duygu oluyor uzaktayken... Bir misafirimiz geldiğinde genelde yüzde on beş milyon şu yolsuz Hollanda köyü olarak ünlü olan Giethoorn'a gidiyoruz. :)) Halam ve Diloş burayı görmek istediklerini söyleyince oh nooo dedim gülerek; babamlar Ankara'da büyümüş hep, halam da "biz babanla çocukken her Ankara'ya gelen misafiri Anıtkabır'e götürmekten Atatürk düşmanı olmuştuk, sıra sende" deyince baya güldüm. :))) Şaka bir yana, keçi boynuzu manasındaki Giethoorn, her gittiğimde beni büyüleyen, mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri, kolay kolay sıkılınacak bir güzergah değil yani. Hatta daha önce burası için tam şurada yazmıştım bir yazı.

 

 Sanırım geçen günlük yazısında bahsetmiştim; bir zamanların ünlü kitabı Ferrarisini Satan Bilge hayatımı etkileyen kitaplardan biri. Belki hafif kötü bir huy ama ünlülüğünün geçmesini uzun süre bekledim; siz daha fazla beklemeden okuyun, yaşayın derim. Basit ama vurucu...  
Çok sofu bir eser.


 Atina'dan Girit peksimeti depolamışken, meşhur Girit mezesi Dakos da yapıyorum sık sık. Tarifini çok önceden tam şurada yazmıştım.


*

Evet efendim, şöyle bir toparlarsak bu araların özeti böyledir. Şimdii, günlükleri takip edenlerin bileceği üzere geldik sohbet köşemize. :))

Öncelikle dediğim gibi bu aralar kendime, vücuduma, psikolojime, yaşantıma iyi bakmaya gayret ediyorum. Hava güzel olduğunda çıkıp yürüyorüm ya da iş çıkışı spora gidiyorum. Yanımda snacks olarak Hollanda'da soyulmuş, yıkanmış satılan bebek havuçlardan taşıyorum ve 2+ litre su içmeye gayret ediyorum. Tekrar omega 3 kullanmaya başladım ki beynin düzenine müthiş etki yapan ve vücudumuzun üretemediği bir madde bu, dolayısıyla dışarıdan almak icap ediyor. Dediğim gibi, vücut o kadar çabuk cevap veriyor ki çabanıza, bunun tadı hiçbir yemekte yok. Kilit nokta ise siz adım attıkça daha çok adım atma isteğinin gelmesi.

*

Üniversitenin ilk yılı Beylikdüzü'nde oturup, Beyazıt'taki İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi kampüsüne gidip geliyordum her gün. Sonra Avcılar'a taşındık ve oradan devam ettim (eh yarım saat yarım saattir); ardından işe girdim, ilk iş yerim İstiklal Caddesi'nde, diğeri Etiler'deydi ve ben yine Avcılar'da oturuyordum. Biliyorum acımı paylaşıyorsunuz lakin Hollanda'da psikolojik ve fiziksel olarak çok daha rahat olsa da, süre olarak aşağı yukarı aynı yolu gidip geliyorum. Taşınma konusu gündemde bakalım. Velhasıl, haliyle çok erken kalkıyorum ve gerçekten çok yoruluyorum. Bu aralar trende falan başımı koyduğum anda uyuyorum böyle. Eh, çok iyi uykumu aldığım da söylenemez bu günlerde ama gerçekten yorgunluğu vücudumda okuyabiliyorum. Arada yaşlanmaya başladığımı hissettiriyor bana bu durum, komik şey. Lakin bu sağlıkla yaşamak ve omega 3 düzeninden sonra değişiklik hissetmeye başladım ve uykularımı da daha düzenli hale getirdim. Bu yaşlarda göstereceğiniz özen, on yıl sonraki sağlığınızı belirliyor ne de olsa... Bakalım, tatlı bir his bu uğraş.

*
Dikkat sitem köşesi :D
Bu ara sosyal medyada acayip kabalaşabilirim galiba. İnsanlar ne kadar egoist, abuk subuk olmuş ya? Nasıl bir piyasa var böyle? Dışında kalmaya çalıştıkça kendini bir bok sanan insanlarla karşılaşıyorum, bu şekilde tatmin ediyor kendilerini zaar. Ona bunu öğret, şunu düzelt, onu çarpıt, tartış tartış tartış; ne yorucu tipler var yahu. Twitter'da misal takip ettiğim 3-5 kişi var, yakında daha da azalacak galiba. Aaa manyamış millet. Bazen devammmmlı aynı kişiler bir yorum yazıyor mesela, yoruma bakmadan kahkaha atıp "du bakıyım bu sefer neyi düzeltmiş" diyorum. Misyon edinmiş mübarek. :D Elbet fikir belirtmeli, gerektiğinde düzeltmeli; ama ucuz ego sezdiğim yerde bana gülme geliyor. 

Ben kendi halinde, hiçbir iddiası olmayan, sadece böyle tiplerden uzak olmak isteyen, iyi insanları yaşamına davet eden basit bir yaratılış ürünüyüm; abuk subuk, kötü kalpli çıkışlarınız, ultra insani ve gülünç tartışmalarınızı kendinize saklayın. Benden uzak olsunlar bir, o yarışa dahil değilim zira. Yoksa bu gidişle cidden içimdeki kaplan Melo çıkacak benden söylemesi. Özür dileyerekten, bu tiplerin burayı didik didik okuduğunu bildiğim için (hata aradıklarından mütevellit) bunu da iliştirmiş olayım. (Ayrıca stalk işini daha başarılı yapın lütfen, layklıyorsunuz arada yanlışlıkla, aşırı gülüyorum. :D Önce iyi insan olmayı öğrenin, stalkı hobi olarak gene yaparsınız.)


Aylardır İstanbul'dan uzak olmama rağmen, birkaç insan ve birkaç spesifik mekan dışında hiçbir şeyi özlemiyorum diyebilirim. İstanbul beni öyle zorladı ki yıllarca, hiçbir zaman bir aidiyet hissetmedim oraya dair. Buna rağmen herhalde yaşamda en yoğun aidiyet hissettiğim yer Selanik'tir. Eylül sonunda gideceğim güzel şehrime bakalım, çok az yer için hissettiğim burnumda tütme durumları var şu ara... Öyle acayip bir huzur ki orada hissettiğim, belki bir zaman sonra kalıcı olurum orada. Zira Hollanda'da huzurlu olsam da, kendimi 15 sene sonra burada hayat etmiyorum. Hayallerimi burası üzerine kurmuyorum, bunu farkediyorum hep. Belki iyi bir background hazırlayıp, şöyle biraz daha pişip, beklentilerimi daha aza indirip, ruhumun hani şu şakaklarımdan doğru kulağıma fısıldayıp durduğu yere varırım. Burası benim "varış yerim" değil zira, sahne burada kapanmamalı... Ruhunuzdan doğru sizinle konuşan o sese daima kulak verin; siz korksanız da o daima size aynı şeyi fısıldar, o korkmaz. Onu dinleyin derim, yaşam korkmaya zaman kalmayacak kadar kısa zira...

*

Çok şükür ki kafam biraz rahatladı ve iş yerinden ikinci kontratı da aldım. Şu durumda 7 ay + 1 yıllık kontrat olmuş oldu. Sonrası Allah Kerim canıms. Konuyu buraya getireceğim aslında, şu ara hep şunu söylüyorum kendime: Mutlu olmayı seçiyorum. Mutluluk bir elbise gibi giyilebilen bir şey ve TAMAMEN bakış açınızla alakalı. 

Ahh be insanoğlu, öyle gülünç öyle derin bir uykudasın ki, ölüm denen şeyi bir türlü algılayamıyorsun... Onu "gerçekten" algılasak kimsenin hayatı şu anki gibi kalmazdı inan sayın okur. 

Nasıl betimlesem bilmiyorum; hani bazen şey olur, yakından tanıdığınız veya bildiğiniz biri aniden ölür. Sonra siz çok yoğun biçimde o kişiyi düşünürken onun konuşma tarzını, gülüşünü, sesini düşünürsünüz sonra aniden mezardaki görüntüsüne kayar aklınız ve BOM! birkaç saniyelik bir ışık beyninizde, hem ürpertir hem sonsuz bir özgürlük verir ruhunuza. O an hissettiğinzi sadece "Lan? Lan nasıl lan??! Adam resmen yok artık!! Ben ne yapıyorum lan burada??" duygusudur. Sevmediğiniz işinizi derhal bırakmayı, mutsuz olduğunuz ilişkinizden sıyrılmayı, yalnızlığınızın kutsallığını, uyanıklığı şoklar biçimde hatırlatır size. Lakin gelin görün ki sadece birkaç saniye sürer. İşte o uyanıklığı bir ömür yaşasaydık, o zaman hayata hakettiği değeri vermiş olurduk herhalde. O zaman bazı meslekler hariç üniversite okumanın saçmalığını, kariyer denen uydurma kavramı, boşverişlerimizi, erteleme hallerimizi çöpe atıverirdik, o derin uykudan nefessiz kalmışçasına odadaki tüm oksijeni içimize çeker gibi sıçrayıp uyanma anımızda. O uyanma anını sürekli hissedebilenlerin çoğuna da, bugün deli diyoruz zaten.

*

Bu ara ne olursa olsun, devamlı teşekkür ve şükür ediyorum kendimce. Şikayet ederek, söylenerek geçmiyor şu güzel yaşam. Şayet hoşnut olmadığınız bir şey varsa, derhal bir plan yapın, nasıl bunu değiştirebilirim, nasıl istediğim - mutlu ve memnun olacağım şekilde düzenleyebilirim diyerek harekete geçin. Sızlanma sızlanmayı getiriyor ve güzele odaklanmanızı engelliyor. Lakin teşekkür, şükür etmek, güzellikleri görmenize yardım ediyor ve gittikçe daha hoşnut, daha memnun oluyorsunuz yaşamdan. Dilediğiniz şey olmadığında "yaşamın bir planı var ve beni hızla o güzelliğe doğru çekiyor, o yüzden olmaması gerekiyormuş demek ki bu istediğim şeyin" demek, size daha çok güzellik getiriyor... Ve tüm bunlar başta zorlasa da, hep yaptıkça yapasınız gelen şeyler. Çağırdıkça gelen güzellikler. Bu bahsettiklerim yaşadıkça anlaşılıyor inanın, bir deneyin ne olur.

*

Derken efendim, 14. günlük yazımız da böyledir. Bu günlük serisi benim yaşadığım bu serüvendeki notlarım kendime. Şu an bile geriye dönüp okuduğumda ne çok şeyin değiştiğini görüyorum ve kendimi daha iyi analiz edebiliyorum. Bu vesileyle yaşamıma misafir olan herkese de tekrar teşekkür ederim. Dilerim her şey gönlünüzce olur ve şartlar ne olursa olsun daima mutlu olmayı seçersiniz... Ne diyorduk; hayat üç gün.

Sevgilerle, güzelliklerle...

Melis



10 yorum:

  1. Ne güzel dökmüşsün içini YİNE... Özellikle son üç paragrafa deli gibi katılıyorum. Herkesin uyanması için amin diyorum. Sevgiler...

    YanıtlaSil
  2. Bu ilk yazdığım yorum değil, eskisi gibi yorum yapmadığımı da belirtmek isterim. Hediye gelen bir Gürcü şarabını aramam üzerine blogunla (sen diyorum, yaşlarımızın yakın olduğunu tahmin ettiğimden ve buradaki samimiyetten, yoksa siz demeyi kolay kolay bırakamam) karşılaştım, o günden beri takipteyim. Eskisi gibi blog yazan kalmamışken, bu samimi ve duru anlatımı gerçekten çok sevdiğimi bilmeni isterim. Midilli'ye 3 kere gittim, yazılar yine gitme isteği uyandırdı, belirtmeden geçemeyeceğim. Atina konusuna da kesinlikle katılıyorum, Yunancam yok ama sık sık Yunanistan'a gidiyorum, en az sevdiğim yer oldu diyebilirim. Instagram'da yorum yapanlara takılma, ama belirttiğin iyi olmuş, oradan da takibe aldım :) Sözün kısası severek okuyorum, sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çooook teşekkür ederim bu dünya güzeli yoruma :)

      Sil
  3. Merhaba Melis, bu ülke ile ilgili yazılarınız gerçekten çok hoş! Seneye Amsterdam'a taşınacağım-eş durumundan mütevellit- kafamda birçok soru işareti vardı fakat yazılarınızı okudukça hafiften bir ısınma, önyargıları kırma durumu yaşadım. Teşekkürler, hoşçakal...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok memnun oldum, hoşgeldiniz. İki yanı da var yaşamın burada da, dilerim çok güzel günler yaşayasınız burada.

      Sil
  4. Melis merhaba :) sana daha önce de yazmıştım, şimdi bu son yazında bir şey dikkatimi çekti, tekrar yazmak istedim. Neden kendini 15 yıl sonra orada hayal etmiyorsun? Daha hareketli, aktif yaşam olanağı olan bir yerde mi yaşamayı tercih edersin? Yani Hollanda'da seni tatmin etmeyen nedir? Biz geçen ay şirket kuruluş işlemleri için oraya geldiğimizde hep oradaki dinginliği düşündük, o yüzden soruyorum sana da. Sakinlik güzel şey, doğa, eğitim kalitesi, birbirine saygı vs. Ama biz İstanbul'da fazla aktif yaşamaya alışmışız, neredeyse her ilçede akşam saati sokağa çıktığında, insanlar sokakta, dükkanlar, restoranlar, pastaneler açık. Orada öyle bir düzen yok. Aktif derken kastım bu yani. Acaba sende de bu durum mu etkili oldu? Ya da gelecek planlarında kendini orada görmemendeki diğer sebepler neler? Çok merak ettim. Biraz dağınık yazdım sanırım, sen toparlarsın artık :) Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de dinginliği çok seven ve sonunda buna "kavuşmuş" hisseden biriyim Hollanda'da. Bunu söylememe sebebim çok uzun uzun konuşulur aslında ama en büyük sebebi yaşamımda mavi istemem. :) Selanik'e hakikaten aşığım ve hayalim hep bir gün oraya dönmek. Benim için "dönülecek" bir yer var yani... Hollanda'da mutlu da olsam genellediğimde buradaki insanlar arasındaki çıkar ilişkisi çok öne çıkıyor ve bu benim karakterimi yoruyor çoğu zaman. Bunlar hızlıca aklıma gelen ilk şey açıkçası. Karakterle, beklentiyle alakalı sanırım. :) Yine de Hollanda genel olarak keyifli bir ülke, herkese göre değişir tahminim.

      Sil
  5. Hollanda candır :) Pahalıda olsa çok severim.

    YanıtlaSil
  6. yine muhtesem bir yazi yazmissin. Kendini hollanda'da yaslanmis hayal edememeni cok iyi anliyorum. Ben de yillarca Berlin'de yasarken ayni seyi hissetmistim. Sadece belli bir süre icin iyi ama akdenizli sicakligi yok ve insan 10 yil da yasasa kendini yasadigi yere ait hissedemiyor. Uzun zamandir konusamadik, biz yeni bir maceraya atildik. Ben de kendimi yine bir süre sonra ya Kaş'da ya da Vouvourou'da hayal ediyorum. Bakalim zaman neler göstericek. 40 derecelik memleketten sevgiler!

    YanıtlaSil