23 Mayıs 2017 Salı

Hollanda Günlükleri - 13

8 ay bitiyor.
İş yerinde 4. ayıma girdim.
Hollandaca'yı iyiden iyiye anlamaya başladım. Lakin iş temposuna biraz daha alışıp ev konusunu halledince daha ciddi ilgilenme niyetindeyim. 

8. ayın sonunda özetim böyledir. İyi ki bu günlükleri yazıyorum kendime; tüm değişimi, gelişimi, hisleri not etmek ve bazen geri dönüp okumak değerli bir şey. Gelelim akılda kalanlara.

Hollanda'da Bagels & Beans'i pek seviyorum. Burada olduğu gibi hemen hemen tüm ülkede farklı farklı, aromatik, yüzlerce farklı kültürden çay bulmak meşhur bir durum. Hayatın, dışarıda yiyip içmenin bir parçası. Ben de tabii mis kokulu çaylardan birini deniyorum her seferinde. Genelde Uzak Doğu'a dair çok tat var.


 Bu da Bagels & Beans'ten. Hollanda'nın kendi mutfağı nerdeyse olmadığı için birçok yabancı mutfaktan lezzete ulaşmak pek mümkün. Bunlardan biri de tapas kültürü, her şehirde - her yerde.



Bu fotoğrafı çok seviyorum, merkezdeki bir kilisenin arka tarafındaki pencere bu şekilde. Bir süre telefonda arkaplan olarak kaldı, çok hoşuma gidiyor.


En klasik Hollanda tatlarından biri "pindakaas" denilen bu fıstık ezmeleri. Bu da iş yerinin yemekhanesinden bir kare.


Birkaç hafta boyunca Amsterdam'ın Dam Meydanı'nda böyle bir lunapark durdu. O kadar yüksekten görülen manzara şahanedir herhalde; lakin çoook yüksekti, ben almayayım.


Polonya marketinden mantr turşusu, kötü değil ama olsa da yesek demem. Belki bir çeşit salata meze içinde daha güzel olabilir.


Lidl'ın makaronlarını pek seviyorum, her şeye pratik bir yol bulmalarına da bayılıyorum. :)


Ama buna hiç bayılmıyorum. İki paketli ufak mısıra 2,5 Euro vermek, tarladan toplandığı belli o tazecik sebze meyveleri düşündürüyor hep. Semizotu alıyorum mesela, pakette. Öyle belli ki sera ürünü olduğu, üstünde toprak bile yok, mantarlar bembeyaz. İşte bu özlenen bir şey burada. Türkiye'ye gidince ilk iş bir pazara gideceğim.


Geçenlerde eşi Çek, Hollandalı bir arkadaşımız geldi kahvaltıya. Bunu getirmişler armağan olarak, çok hoşuma gitti. İki güne kalmadı çiçekleri de açtı; dekor gibi bıldırcın ve tavuk yumurtalarını delip içlerini boşaltıp koymuşlar içine, çiçekler eskidi ama kabını hala saklıyorum içindekilerle. Belki başka bir çiçek ekerim.


Burayı trenle eve giderken farkettim. Nuri Bilge Ceylan filminden fırlamış bir sahne gibiydi, kır atlarla çevrili pastel renklerde bir sahne.


Hollanda'da nereye giderseniz gidin etrafta çeşit çeşit hayvanlar, çiftlikler görmek çok klasik.


Hollanda'da en zengin reyonlar genellikle sosların ve çayların olduğu bölümler; ne ararsanız var. Makaronlu çaydan beyaz çaya, karıştırması çok zevkli oluyor. :)


Bu ardya tahtaya vuraraktan çok su içiyorum. Geçenlerde şişemi unuttuğumu farkedince marketten su alayıp dedim, bunu gördüm, aşık oldum. Kendinden nane ve lime limonlu su, bu adamlar çok işgüzar şeyler üretiyor valla.


İstasyondan eve giderken...



Markete nadir gelen sarı kabaklar. Düşündüm de nasıl normalleşmeye başlamış aklımda; kabakları, patlıcanları, bazen dolmalık biberleri, hep taneyle alıyorum burada. Yeni yeni ucuzladı kabak patlıcan da tanesi 0.50 cent'e falan düştü bu aralar.


Meşhur marketimiz Lidl'da geçenlerde "Yunan ürünleri haftası" oldu, raflara saldırdık valla. Kıbrıs hellimi, kalamata, zeytinyağı falan depoladık her şeyi. Bu hafta da İspanyol haftası yapmışlar, ne hoş bir şey değil mi?


Bu da aynı yerden aldığımız efsane bir Yunan şarabı idi.


Ben hep çılbır kelimesini şaka malzemesi olarak kullanıyorum. Geçen bir yapalım yiyeyim dedim, buraya da koyayım zira sevdik.


Birtakım doğasal hareketler. Burada doğa için "canlı" derdim betimlesem. Hafif yapay bazen, ama çok canlı.


Bu da red velvet kekimiz efendim, bu ara buralarda pek meşhur.



Burada da baharın en güzel ağacı, her gün gelip geçerken gözlerimi alamadığım koyu pembe çiçekli ağacım. Bu yüzden doğaya çok canlı diyorum; çeşit çeşit her yan, her daim şaşırtıyor beni.


Arada bir soğuk yapsa da bahardan yaza doğru uzanıyoruz bu ara. Hava kapalı olsa dahi sıcaklık baya farketti. Biz de bahçeyi yapalım dedik artık, ayçiçeğinden turpa bir sürü şey ektik, toprak çok iyi çıktı maşallah! Günden güne büyüyorlar.


Son zamanlarda Hollanda'da ünlü olan ürünlerden biri, bu mevye - limon süzgeci olan şişeler ki gerçekten aşk yaşıyorum. Alkali su içmenin önemi artık malum, doldur doldur iç bütün gün. Kalp kalp kalp!


Barbekü ya da mangal, komşumuz "şey gözüm yanıyor dumandan" demese keyifli bir şey aslında.


Ofiste takımlarla çalışıyoruz, bizim takımda da farklı ülkelerden üyeler var. Mısırlı olan arkadaş hurmalı bir bisküvi getirmiş, çok güzeldi dedi. Bir de "hurma" mı diyorsunuz siz de dedim, güldü, "Hurma iyi örtünmüş kadın demek" dedi. Kelime Farsça imiş ama enteresan geldi Arapça'daki anlamı.


İşteki takımımızla böyle bir yemek saati yaptık geçen; herkes kendi ülkesinden bir şey yaptı getirdi. Ben de yoğun istek üzerine baklava aldım, burada Türkiye'deki kadar güzel yapılan tek şey herhalde. Döner, çiğköfte falan çok kötü ve farklı genelde. Baklava rocks ama herkes lezzetten baygınlık geçirdi. :D Cidden mutfağımızın değerini bilelim valla.


Geçen ofisin yemekhanesinde bir yaşıma daha girdim, fotoğrafı iliştireyim siz de girin. Fırında kurutulmuş siyah zeytin!


Pek yakında "Hollanda'da alıştığım şeyler" gibi bir yazı yazmayı düşünüyorum. Daha fazla alışmadan yazmalı, zira öyle çok ki. Mesela daha önce bahsetmişimdir, çöpleri atma günü var ve kağıt-plastik-bitki-cam-teneke ayırmanız gerekiyor. İnanın o kadar zor bir şey ki buna adapte olmak. Bir şey atacaksınız kapağı plastik mesela, çıkar onu başka yere at, yok kutu meyve sularının dışı kağıt ama içi plastikmiş plastiğe at, mutfakta üç farklı kutu tut. İşte bunun için adamla bölmeli çöp kutusu bile yapmış, ki doğa namına elbette çok iyi bir olay.


İnsanı yok yere mutlu eden görüntüler. :) Cam kesme tahtam(?) çok ponçik değil mi? Şu soldaki de buranın fesleğeni.


Ay son zamanların en güzel haberi, evde zeytin ağacım var artık. :D Geçen Bauhaus tadında bir yer olan Praxis'te gördüm, hemen kaptım. Ufak çiçekleri var böyle, çok mutlu edici. Konuşuyorum her gün seviyorum bakalım.


Geçenlerde bir parkta yürüyüşe çıktık, dört bir yan mucize doluydu.


Benim öyle Asya mutfağıymış, suşiymiş pek alakam yoktur. Ama geçenlerde bir all you can eat restorana gittik Amsterdam'da, hem yemeklere hem sisteme bayıldım ve yeşil çay dondurması yediğim için duygusal bağ yarattım. Dondurma takındım meşhurdur da. :'( Burayı ayrıca yazacağım mis gibi footğraflarla.


Veee kuşlarımız yumurtladı. 4 yumurtadan biri, bu alttaki kırıktı, diğerlerini de bozmaması ve annesi boşuna ilgilenmesin diye araştırıp - çıkardık. Hayatımda yaşadığım en şahane tecrübelerden birini yaşadım bu arada; geriye kalan 3 yumurtadan biri boş, ikisinde yavru var. Işığa tuttuğunuzda yavru olanlarda kımızı damarlar görüyorsunuz. Mükemmel bir şey.


Uzak Doğu biralarını çok beğeniyorum nedense. Suşiciden bir Japon birasına bayıldım, bu da Chang klasik Thai birası. Bu da çok güzel bir bira.


Türkiye'ye gitmek hepsini getiremediğim kitaplarımdan parça parça Hollanda'ya taşımak demek. Bu da geçen sefer Ali Can'dan çaldıklarımdan biri. :)) Kitabın adına dikkat edin sayın okur, "sahip olmak ya da olmamak" DEĞİL, otomatik böyle okuyor insan. Sahip olmak ya da OLMAK. Efsane bir kitap. Tek olayı, Erich Fromm sahip olma arzumuzun bizi bitirdiğini üzerine konuşuyor ve kendisi 1980'de ölmüş. Yani bugünleri görse ne yapardı bilemiyorum. Gerçekten mutantlara dönüştük her birimiz, son 20 yıldır esasen reddetmemiz gereken bir  düzene bağımlı yaşıyoruz adeta. Düşünmeli, arınmalı, biraz kafa yormalı.


*

Pek yakında kısa bir İstanbul'a gideceğim. Ülkeye dair neyi özledim diye düşününce; pazardaki yeşil erik ve kirazları, Galata'dan Pera'ya çıkmayı (İstiklal'i değil), öğlen aralarında Panagia'ya uğramayı, Eminönü - Tahtakale ve Bizim Mutfak'ya yumurtalı ıspanak yemeyi gerçekten özledim.

Sonra, gelecek ay kıyıda köşedeki bir adaya gideceğiz. Şu an hayatımı buna odakladım adeta, müthiş ihtiyacım var o maviliğe, o güneşin teni karıncalandırmasına, o hislerin Melerence'de yazılmasına, koca koca Ege maviliklerine. Aynı zamanda laf aramızda kendimize yakın gelecekte yaşayacak bir yer bakıyoruz, bu adaya karşı özel şeyler hissediyorum, o yüzden neden olmasın diyorum ama bakalım... İçi boş hayal olmasın sadece, göreceğiz. Bazen gemileri toptan yakıp çok düşünmeden beyaz bir çizgi çekmek gerekiyor her şeyin üzerine.

*

Hollanda'da ev satın alma konusunu araştırmaya başladık, yarın banka randevumuz var bakalım. Burada bu sistem de tabii ki yeterince acayip. Derleyip toplayınca yazacağım mutlaka. Ama mesela bankanın size vereceği maksimum kredi belli olduktan sonra satılık evlere bakıp misal 1000 Euro ise bu fiyatın üzerinde bir teklif yapıyorsunuz ev sahibine, bizde pazarlık payı vardır da aşağısında teklif edersin yani. Burada açık arttırma gibi. Bakacağız, yazacağız.

*

Hollanda'ya, hayata,  Amsterdam'a iyiden iyiye alıştım, dahil oldum. Düşününce her sabah Amsterdam'a inip güzel havalarda sokaklar arasında yürüyerek işe giderken neredeyse sokaklarını ezberlemişim; nerede ne dükkan var, en güzel pizza nerede, kimsenin bilmediği en güzel pancake'i kim yapar, hayatın içine karışmış hissediyorum. Hala yerleşiyorum aslında, 8 ay olmasına bakma sayın okur, beyin de bir savaş içinde bu esnada. Ama biliyorum, her şey daha da rayına girecek, sorular cevaplarına kavuşacak, daha da güzel olacak... Bu yaşlar çalışma yaşları, tam gaz devam. Bakalım!

Görüşmek üzere,
Melis

9 yorum:

  1. valla meliscim böyle anlatıyorsun anlatıyorsun ama okuyunca yazdıklarını mutlu olmadığını böyle yiyecekti börtü böcekti ağaçlar kuşlardı diyerek kendini mi kandırıyorsun...sürgüne gitmiş gibi bir izlenim oluşuyor umarım yanılıyorumdur anlaşılan yeniden başka bir ükeye yani yunanistana bir adaya yerleşme hayali kuruyorsun...yani sırf gelişmiş bir ülkede yaşayacağım diye çektiğin ızdıraba bak...bu arada sen evlendin mi? 1. çoğul şahıs biz diye bahsediyorsun yazılarında bazen...o yüzden sordum...bırak oraları dön memleketine...yani iç dünyanda büyük bir savaş veriyon ordaki hayatın 20 yıl sonra da aynı format durağan Avrupa hayatı...hiç çekici gelmiyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Oy oy oy :) Öncelikle bir nefes al sayın adsız, sakin. Madem böyle bir çıkışta bulundun ben de aynı samimiyette cevap vereyim: Allah'a şükür hayatımın bu zamana kadarki en mutlu dönemini yaşıyorum. Bu yazı "nasıl mutluyum nasıl, sürekli mutluyum, hiç eksiğim yok" formatında OLMADIĞI ve bence naçizane iyisiyle kötüsüyle "samimi" olduğu için kendimi hiiç de kandırmadığımı çıkarmak kolay olur. Yeni bir memlekete taşınmak dev bir adaptasyon süreci malum, bu da benim o süreçte binbir hissimi döktüğüm bir günlük serisi. Ayrıca bu kadar dahil olan bir yorum yazarken bir dahakine ismini de bırak lütfen ki ben de seni tanıyayım. Gerçi evlilikle ilgili sorudan yakınımda olmadığın aşikar, bir ben bir Nihat Doğan çok seviyoruz "biz" demeyi. :) Bu arada Yunanistan konusu da 10-15 yıl sonrası için. Oy amma yargıyla doldurmuşsun yorumu cevapla cevapla bitmedi. :) Velhasıl, Hollanda'da bugüne dek yüz yüze geldiğim en enteresan tecrübeleri yaşıyorum, sosyal fark büyük olduğu için beyni düşünmeye zorlayan, sarsan, bambaşka bir iş hayatında ruhen büyüdüğümü görüyorum. Ayrıca o durgun Avrupa geyiği biraz adamına göre; İstanbul'un dışında sıkışıp kalmış durağan hayatımın yanında baya hareketli kalıyor. Dolayısıyla bu öyle "dön memleketine" kadar basit bir şey değil benim kafamda. "İç dünyamda savaş veriyom" doğrudur, ortada suç varsa bunu yazmamdır zaten onca ışıltılı "çok mutluyuz" bloğu arasında. Lakin aynen devam, no worries. :) "Yazılarında bahsediyorsun bazen" dediğin için buralara takıldığını anlıyorum, yorum yazmak istersen başım üstüne ama bence önce derin bir nefes al ve azıcık empatiden sonra klavyeye davran. Yine de beyin fırtınası güzeldi, selamlar.

      Sil
    2. madem mücadeleyi seviyorsun çalışkansın azimlisin bu özelliklerle istanbuldan daha iyi imkanlarda yaşıyorsun varsayıyorum o halde...işte tren tramvay daha sakin daha medeni insanlar arasında nüfus az hergün her dk. saçma aksiyonlar yok...değer diyorsun bu yalnızlığı gurbeti yaşamaya...elbette hayat senin seçim senin güneşi, maviyi bu kadar çok severken gri bulutlu yağmurlu durgun kapkara kanalları seni bozmuyorsa bol şans dilerim ...sana da selamlar.

      Sil
    3. Otursak üzerine 10 saat konuşabileceğiniz bir şey bu. Hayat dediğimiz şey denge, her şey bir arada olmuyor malum. Eh, buradaki en büyük eksiğim mavi konusu olurdu herhalde. Ama dediğiniz gibi "medeni ülkede yaşayayım" bilmem ne düşünerek gelmedim buraya; afedersiniz ne sürekli Avrupa'ya bok atanlardanım - ne Avrupa hayranı tiplerden. İnsanlar kesinlikle daha medeni ama abartılıyor mesela, Hollandalıların aşırı övülmesine de gıcık oluyorum. Bir sürü tuğla kafa var aralarında. Ortada bir yerdeyim kısacası. Hissettiğimin peşinden gidiyorum işte, o kadar planlı yapmıyorum yaşadıklarımı. Elbet Türkiye'den ziyade İstanbul'da yaşamı eleştiren biriyim, zira çok çektim. Hem öğrenciliğimde, hem iş hayatımda o yolları - psikolojisini hakikaten en iyi ben bilirim. Buralar benim doğa anlayışıma, huzur arayışıma uygun yaşamın şu evresinde. E yarını da Allah bilir, şu an bugünü düşünmekle meşgulüm, o hesap. :)

      Sil
  2. Türkiye' den o kadar farklı bir ülke ki 8 ay bile yetmiyor demek ki alışmaya. Tam alışınca çok daha keyifli olur sanki. Nane limonlu su çok inovatif.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İnsan ne zaman "tam alışır" bilmiyorum, ama keyfini çıkarmayı bilen için eğlenceli bir süreç. Aslında büyük ölçüde alıştım düşününce, garipsediğim şey çok azaldı artık. Yine de lisanı tamamen öğrenince sanırım biraz daha dahil olunur hayata. Böyle de iyi gerçi, farklılıklar matrak oluyor yaşam içinde. :)

      Sil
  3. Ben seni çok iyi anlıyorum, yargılamak ya da ahkam kesmeye geçmek çok kolay. Sen kendin için radikal bir karar vermişsin ve o kararının getirdiklerini acısıyla, tatlısıyla kabulleniyorsun. Biz de eşimle şu an Hollanda'da bir iş şirket kurma süreci içerisindeyiz, başka bir ülkeye gelmeyi düşününce ben burda, oturduğum yerden bile bir sürü duyguyu bir arada yaşıyorum. Üstelik minik bir bebeğim var :) Ama yine de belli sebeplerle verilen her karar, kişinin kendisini ilgilendirir. Kimi zaman mutsuz da olabilirsin, olabilir. İnsanız yahu! Ben senin yazılarından hiçbir zaman "bu kız mutsuz, kendini kandırıyor" çıkarımı yapmadım. Aksine ben de yaşantımı değiştirmeden önce bir sürü şey öğrendim senden. Umarım tanışırız bir gün.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuzu okuduğuma çok memnum oldum, ne mutlu bana. Ben bu konularda çok düz bir insanım, dediğiniz gibi mutsuz olmak beni rahatsız etmiyor - veya belli etmekten çekindiğim bir şey değil. Hayatın bin türlü rengi var, hepsi de incelenmeye - üzerine yazılıp çizilmeye değer geliyor. Kesinlikle dalgalı bir süreç ama dediğim gibi çok şükür genel anlamda mutlu ve memnunum bulunduğum yerden. Dilerim tanışırız bir gün, çok sevinirim. Sizin süreciniz için de bol şans ve güzellikleri görme yetisi diliyorum. :)

      Sil