9 Aralık 2016 Cuma

Hollanda Günlükleri - 7

Günler hızla akıp gidiyor. Binbir farklı duygu dalgası altında, bazen çok mutlu, bazen acabalı, bazen özlem dolu, bazen güçlü ola ola, bir biçimde geçiyor.

Sanki her bir gün çok özel bir şey olmasa da yaşamımda, "aslında" çok özel şeyler oluyor. Her gün mutlaka bir şey öğreniyorum, mutlaka kendimi biraz daha zorluyorum, duygusal sınırlarımı daha iyi tanıyorum. Olacağını önceden tahmin ettiğim üzere, birçok duyguyu "ilk kez" yaşıyorum; çoğu zaman bu süreçler sancılı geçse de, heyecanla gözümü dikip ana bakıyor, tadını çıkarmaya gayret ediyorum.

Her salı günü Jannet'le buluşup Hollandaca sohbet ediyoruz. Sonra içten içe çok hoşuma giden çocuk kitaplarını okuyoruz, tabii sıkıştığım yerde İngilizce'ye kaçarak. Bu şekilde çok şey öğreniyorum ondan, öyle tatlı bir kadın ki. İtiraf etmek gerekirse müthiş bir efor harcamıyordum bu güne dek lisan için, lakin artık her yeni salı gününde, Jannet "Hoe was je week?" yani "Haftan nasıl geçti?" dediğinde böyle sular seller gibi anlatmak istiyorum. Haftamın nasıl geçtiğini anlatmak da paso past tense arkadaş, istiyorsan çalışma yani. İyiden iyiye konuşmaya başladım artık, ama çok kelime eksiğim var. Bir gaza basmak icap ediyor, bakalım.

Bu ara devamlı evde olsam da aklımın içi günde 12 saat çalışıyormuş gibi karışık ve yoğun. İngilizce'yi, Hollandaca'yı ve Yunanca'yı geliştirmek istiyorum; her gün en az birer sayfa okuyayım diyorum üçünden de ama istikrarı daha iyi sağlamak gerek. İnsan kendine sözünü tutmayınca bizzat kendi sözlerine inancı da azalıyor ki, pek tehlikeli şey. O yüzden en çok da kendime olan sözlerimi tutmaya çalışıyorum. Ya olacak - ya olacak diyelim. Genelde çayımı alıp, masaya oturup bu kitabı karıştırıyorum Hollandaca için. Tilkileri çok severim.



Jannet ile kütüphanede buluşuyoruz. Öyle güzel bir yer ki, Hollanda'nın sevdiğim yanlarından biri kütüphane kültürü ve kütüphaneye gidip çayını alıp bir şeyler okumanın "Allah'ım ne kadar da entelektüel bir insan!" durumunda olmaması. Özellikle yaşı çok büyük insanlar bir masa etrafında oturup bir şeyler okuyor sessizce, öyle huzurla, yalnız. Çok hoşuma gidiyor onları görmek, takdir ediyorum. Kütüphane panosunda daima bir sürü etkinlik afişi oluyor; klasik müzik konserlerinden ücretsiz Hollandaca konuşma sınıflarına, binbir çeşit etkinlik ilanına göz atmak dahi huzur verici oluyor.

 

Aysu İstanbul'dan geldiğinde Allah rızası için kitap getir dedim artık, ölüyorum resmen. Ali Can, erkek kardeşimin kitaplarla arası iyidir, "Pislik yapma bak geri vericem, en çok beğendiklerinden birkaç kitap yolla." dedim. Bu da onlardan biri, güzel gidiyor. Bu arada şu battaniyeyi babaannem yanımda yapmıştı parça parça, bunları birleştirip sana vereceğim diyordu. Gün oldu, hakikaten battaniye benim oldu. Nasıl bir yünse, 10 saniyede adamı ısıtıyor, durup durup dua ediyorum kendisine sağolsun.


Bu da kitaplardan bir diğeri. Yazıldığı dönem Deniz Tarsus RTS öğrencisiymiş, eski ajanstan fotoğrafı gören bir arkadaş şu an yönetmen olduğunu ve bir iş için görüştüklerini söyledi, vay dedim. Bu da farklı bir kitap, dili farklıca. Lakin herkesin seveceği bir kitap değil, ağır bir tarzı var. Denenebilir. Burada tren ile Amsterdam Schiphol Havalimanı'na gidiyordum, Sofia mamayı almaya. 


Yine bizim battaniye ile sevgi dolu anlar. Buradaki marketler aylık dergi gibi ürünlerine yönelik çok güzel yayınlar çıkarıyorlar, fotoğraflara bakması bir yana lisan öğreniminde de çok işe yarıyor. Gördüğümü kapıyorum. 


Bu da havalimanından, bizim lastik çarık yerine geçen meşhur Hollandalı tahta çarıkları, klompen'lar. Bu arada, Schiphol "şiphol" diye okunmuyor. Böyle shhgggiiphol diye genizden hırlayarak okunuyor, benden söylemesi.

 

Bloğa göz atanlar bilir, bu aralar brüksel lahanası ile aşk yaşıyoruz. Geçen gün markette ilk kez mor brüksel lahanası görünce fotoğraflamak istedim ama almadım, bir okuyacağım farkı neymiş.


Geçenlerde yazdığım efsane Hollanda çorbası yazısında bahsetmiştim bu paketlerden. Sağdakiler erwtensoep, soldaki ise kabak çorbası paketi. Yani bir defalık ne malzeme gerekiyorsa paketin içinde oluyor. Fiyatı 2.70 Euro falandı sanırım.


Buradaki Türk marketinde olan mısır unu İtalya'dan geliyor which is a shame, neyse aldım geçen gün, aklımda da muhlama denemek var. Hollanda peyniri, tereyağı ve İtalyan mısır unuyla. Geldiler geçen akşam dedim haydi deniyoruz, hüsraaan gözyaaşıı yine hüsraan... Olmadı hiç tadı-kıvamı, beni bir Trabzon'a ışınlayalım pls.


 Şimdi gelin size biraz Deventer'ı gezdireyim. Bu aralar fotoğrafları telefonla çekiyorum ama bir ara şehri makine ile fotoğraflayıp yazacağım ayrıntılı. Sofia mama geldiğinde cuma ve cumartesi günleri merkezde olan pazara götürdük kendisini. Her cumartesi o pazara gidilir, bir buket lale alınır, masanın üzerinde cam vazoya konur. Çok seviyorum çiçekleri, eve verdikleri o güzel tazeliği.


Pazar marketlere göre biraz daha ucuz oluyor diyebilirim. Şu alttaki turuncular hurma. Daha önce blogda bahsetmedim sanırım; burada ismi "kaki" ve tropik meyve olarka satılıyorlar. Normalde Türkiye'de yumuşanması beklenir ama Hollanda'da yumuşayanlar bozuluyor diye indirime giriyor. Elma gibi kırt kırt yiyorlar. Üsttekiler ise malum, Bugs Bunny havuçları. :)


 Çok komik değil mi ya?


İki gündür biraz daha iyi ama geçen hafta burada şey soğuğu vardı, eee ne soğuğu denir? Böyle küfürlü bir deyim arıyorum ama bulamıyorum. :D Aşşşşırı kesen soğuk, kutup soğuğu, ayaz, kar soğuğu, Hakkari soğuğu, ne bileyim böyle döven soğuk. Hatta çoğu zaman güneş vardı hafif, müthiş taze bir hava, tertemiz yani hissediyorsun içine çektikçe, ama ellerin buz tutuyor böyle. Ki öyle bir günde akşam 20 dakika bisiklet sürmem gerekti, eldiven falan hak getire, lahana gibi giyindim ama yine dondurdu zalim. Kar yağmadı henüz ama, sabahları dökülmüş yapraklar donmuş oluyor misal.

 

Falan gibi mesela:

 

Hahah burada da bahçeye bir çıktım havlu donmuş. :D 0 derece gene iyi, çoğu zaman eksilerdeydik. Havluyu ipten aldım, böyle halay çeker gibi ayakta duruyordu, sekiz saat güldük vallahi. :D

 

Burası da Deventer'ın tarihi, dar sokakları. Çok güzel renkler, çok güzel binalar var... Dediğim gibi daha sonra ayrıntılı yazacağım ama, şimdilik en güzellerinden birkaç tane gelsin.


 Film gibi değil mi ya?


Burada da, pek görünmüyor ama camın içerisinde full Noel dekoru ve yine o tarz ürünler vardı. Antika olayı yaşamlarının içinde bu Daçların. Seviyoruz.


Derken, bir de yine daha sonra yazacağım, Arnhem şehrindeki meşhur dev hayvanat bahçesine gittik. Sayın fili yakından görmek çok güzeldi, lakin kendisi bir takım bağırsak temizleme süreçlerini o an yapmaya karar verince biraz kalbimiz kırılmadı değil. Neyse unu da gördük, iyi tarafından bakalım. :D Biiir de burada -tabii ki yetmez ama- her bir hayvan için çok büyük metrekareleri kendi yaşam alanlarına uygun yapmışlar, o yüzden insan biraz daha az üzülüyor açıkçası. Ama elbette esaretse esaret.
 

Neyse efendim, gelelim asıl olaya. Bu sabah 06:48 treniyle Amsterdam'a, bir iş görüşmesine gittim. Firma hani herkesin bildiği bir firma, lakin iş olursa söylesem daha iyi. Günlerdir gerildim durdum, bir pozitiflikten ölüyorum, bir acaba diyorum, derken düştük yollara.


  Amsterdam'a 6 dakika olan Amsterdam Sloterdijk istastonunda indim ve çok kolay buldum binayı.


Böyle kampüs gibi hazırlanmış, birçok büyük şirketin yerleşkesi olan bir alanda yer alıyor. İnsan gerçeklik duygusunu kaybediyor böyle anlarda, neredeyim ben diyorsun, ne yapıyorum buralarda? Ne ara geldim, neler olacak şimdi? Bunun bir grup assessment olacağını, yani benden başka insanların da olacağını biliyordum. Bahsi geçen pozisyonda Türkçe şartı da aranıyor ve bekleme alanına gelen herkesin Türk olduğundan baya emindim o sırada. O kadar salak bir his ki, sen oturuyorsun, zaten gerginsin, HELLOO VERİ NAYS diye birileri içeri giriyor esmer esmer, aranızdan biri seçilecek iyi anlaşmamanız lazım şu an hissi var havada, acayip komik. Amaaaa gelin görün ki gruptaki tek Türk benmişim. Diğer herkes farklı ülkelerdendi, Antalya'da animatör tipli dediğim çocuk da İtalyan çıktı, oysa yemin edebilirdim Niğdeli olduğuna.

 

Neyse efendim, önce İngilizce ve Türkçe yazılı test oldu, sonra Türkçe mülakat, sonra firma tanıtımı ve en son İngilizce son bir mülakat. Bana kalırsa her şey çok güzel geçti ama şu ana dek kötü geçti dediğim bir görüşmem olmadığı için ağzımı kapalı tutmayı tercih ediyorum. Bu iş, dediğim gibi iyi bir firmada ama çok çalışmak isteyen bir iş. Saatleri falan böyle biraz hard core çalışmak istiyor; bir türlü emin olamıyorum istesem mi bu işe girmeyi istemesem mi? Hani olumlu dönseler sevinsem mi, sevinmesem mi? Psikoloji kadar taş düşsün bağzı başlara. Herhalde çok sorgulamadan bir işe girip güzelce çalışsam, biraz gecem gündüzüm olmasa, arkada Rocky müziği çalsa falan bir şey kaybetmez insan. Şimdi çok çalışmayacağım da ne zaman çalışacağım, öyle değil mi sayın okur?


Yolu kolay bulur muyum diye erken gittim biraz, oturdum bekliyorum. Bir tip geldi, bugünün tarihi olan kısmı takır tukur delip içindekinden yedi. Sonra bana dönüp FREE ÇAKLIT dedi, sağol dedim tatlım git nolur şu an. Cool görüneceğim diye orada elim ayağım karışmış sen bana free çaklıt. Ama güzel sistemmiş.


Sonracığıma, görüşme birkaç basamak içeren 3 saatin ardından bitince, Sloterdijk istasyonundan Amsterdam Centraal'e geçtim ki biraz gezinip, bir kahve içip oradan eve dönerim. Özellikle Noel dönemi Kuzey Avrupa pek şeker oluyor malum, lakin aklımda hep bir sorgu sual vardı gezinirken. Merkeze yürürken çamurlu bir yol kenarından geçtim atlaya zıplaya, "Al sana Amsterdam." diyorum içimden. Güzel sokakları adımlarken, tiplere bakıyorum, İstanbul kalabalığını andıran kimliksiz topluluğa bakıyorum, buradayım işte. Uzaktan diyorum davulun sesi ne hoş geliyor. Ooo Amsterdam! Öyle olmuyor işte yakından. Tamam kardeşim çok güzel şehir, hele bir de ortamın varsa eğlen gez. Ama bir yerden sonra insan, "Buradayım işte, yürüyorum, evim burada. Şimdi? Eeee?" diyor. Ne var bu kadar diyor, her hayalden sonra biraz daha dyuma ulaşıyor insan, hep başka - yeni bir level istiyor atlayacak. Bilmiyorum anlıyor musunuz ne demek istediğimi sayın okur. Ben de habire Amsterdam'a çatıyorum, geçen gün ailemi çok özledim ve akşam yürümeye çıktım dışarıda. Yolda Amsterdam yön tabelaları görüp "Amsterdam kadar, al sana Amsterdam" falan diye sesli sesli söylendim yine sokaklarda. :D Ama şunu da ekleyeyim; genel olarak güzel insanlar, coffee shop kokusu dışında bir de sanat kokan köşeler, çoğunlukla yapay bir kasıntıdan uzak hoş bir halk var burada. Güzel şehir elbet, ona lafım yok da, anladınız siz beni bence.


Ve elbette, canım tatlım Dille & Kamille'e bir selam çakıyoruz. Nedir bu cennet dükkan merak edenler şuraya klik.



 O zaman Amsterdam'a gelince mutlaka yemeli listesinde olan, kağıttan konide bir pataat da alalım. Mayo'lu, yaani mayonezli yenmesi en klasik usuldür buralarda.


Bu arada siz yeni aşkımla tanıştırayım: Søstrene Grene. Amsterdam'ın ara sokaklarında rastladım bu güzel mekana. Giriş kısmını Noel olayları ile donatmışlar, ama inanılmaz da naif bir mekan. Nispeten iyi fiyatları var, bazı şeyler baya ucuzdu. Burayı da bol fotoğrafla yazacağım ayrıntılı biçimde, ama mesela farklı farklı çayların satıldığı - kağıttan poşetlere gramla çay doldurup satın aldığınız camdan çekmeceli bir bölüm var diyeyim, siz anlayın.


 Pastel renklerde banyodan mutfak aksesuarlarına, kırtasiyeye, bir sürü mutlu şey vardı loş ışıklı bu güzel dükkanda.


*

Geçen gün eve yine bir şeyleri tamir etmek üzere iki klasik Daç bey amca geldi. Sabahın köründe aşağı indim koltukta oturmuş, tabiiiiiii ki ayakkabılarıyla halıya basarak kahve içiyorlardı. Bu ay kahveyi bunlara harcadık zaten. Sigorta göstergesini dijital hale getireceklermiş, biri komşuya gidecekti, birbirlerine diyorlar ki "- Ben yan eve geçiyorum Jan, iyi şanslar dilerim!", "Sana da iyi şanslar kendine dikkat et." Len sigorta değiştirecek neye iyi şanslar? Sinirden güle güle artık sinirlerim bozuldu. :D Aaaa bir de bugün trende bugün yanımdaki ergen bebe sesli bir biçimde geğirdi. Ben şok. Tamam aşırı sesli biçimde burun silmelerine alıştım ama bu çok ohaydı benim için, kimse de dönüp "Yuh, ayı!" falan demedi. Kalçırıl difirınsıs kadar başınıza. :(

*

Düşünüyorum da hayatımda bir elin parmağını geçmeyen arkadaşlarım var bugün. Ben başka ülkedeyim şimdi, onlar Türkiye'nin başka şehirlerinde. Ama bir biçimde yürüyor o gemi, niyet varsa. Lakin onlara rağmen çok yalnız bir insan olduğumu ve bundan tehlikeli bir biçimde zevk aldığımı fark ediyorum son zamanlarda. Uzun süre evin içinde biri olduğu zaman ne zaman Melis ile tek kalacağım onu düşünmeye başlıyorum. Yanımda oturan biri sürekli konuşmasın istiyorum. Hatta geçen bir şey okudum, nasıl bayıldım! Beraber konuşabildiğiniz değil, beraber susabildiğiniz insanlar olmalı gibi bir şey diyordu, tam da o. İnsanlara inanmıyorum, daha kötüsü bu konuyla hiç ilgilenmiyorum hakikaten. Son zamanlardaki en büyük zevkim yüksek seste Chopin dinleyerek kek yapmak. Gram gram beslendiğimi hissediyorum, tarifi zor bir şey. Bütün bunları negatif olaylar olarak da görmüyorum, devamlı analiz yapıyorum kafamı sadece. Freud ne güzel yapmış, yıllarca aklından geçen her düşünceyi filtrelemeden yazmış, incelemiş, kendi psikanalizini yapmış adam, şahane bir şey. O noktadan çooookça uzağız tabii ama, kendimi, sanki içimde benden bağımsız bir güç yerleşmiş gibi incelemek sihirli bir şey, zor ama keyifli bir şey izlemesi. 

Tüm bu yalnızlık ayarlarıma rağmen, aileden ve dostlardan uzak olmak, uzak olduğun yere 'yabancı' olmak çok zor. Bundandır o yabancılığı bir an önce yok etme çabalarım, güzel yanlarını görüp şükretme gayretim. Öyle bir şey ki, dön deseniz istemem, kal deseniz hep bir şey eksik. Her şey tamken bile hep "bir şey" var, o hep eksik. 

Hayatta her istediğimiz olmuyor; çoğu zaman bir şeye sahip olmak için başka bir şeyden vazgeçmek icap ediyor. Lakin tüm bu karışıklıkları, dengesizlikleri veya müthiş dengeleri, çok da ciddiye almamak lazım. Zİra yarını belli olmayan mahlukatlar için lüzumundan fazla plan yapıyoruz. Hep bir savaş hali içeride... Hayırlara vesile.

*


9 yorum:

  1. Merhaba, blogunuzu severek takip eden biri olarak dukkan onerileri icin tesekkur ederim. Muhlama konusunda guzelyayla.nl adresini oneririm. Denedim, en azindan kivami tutuyor:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler, mutlaka göz atacağım. :)

      Sil
  2. Bak o "amsterdam işte al sana amaterdam" demeyi o kadar iyi anlıyorum ki ..
    Turistik olarak bi yere gidip "ölüp bitmek" başka, tasını tarağını toplayıp gitmek bambaşka.
    Sonra alıyo seni bi düşünceler, iyi mi yaptım ben buraya gelmekle diye.. Kafada deli sorular..

    YanıtlaSil
  3. Çok kasıyorsun gibi geliyor değer mi sence?bir varolma çabası el memleketinde...keşke farklı bir Avrupa ülkesi seçseydin dilini 14 milyonun konuşmadığı...Almanya yada Avusturya mesela..Hollanda zor kısır gittim yaşadım gördüm...yani Polyannacılık nereye kadar...yinde hakkında hayırlısı...Ama eminim diğer Avrupa ülkeleri heranlamda daha iyi...ev almaktan tut hertür sosyal olanak olarak ta...Hollanda en vasat olanı her yıl 35 bin Hollandalı orayı terkediyor...para kazanmak çok zor orda çok zor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selam :) Teşekkür ederim yorumunuza, iyi niyetle yazdığınızı görüyorum zaten ama bazı noktalara pek katılmıyorum. Hollanda'da para kazanmak, daha doğrusu o akışa girmek zor, ona katılıyorum öncelikle. Ama ilk cümlenizde demişsiniz ya, değer mi diye, değsin diye "kasıyorum" vallahi. Madem kalkıp geldik, değsin bari istiyorum. Bir de ben seçimle gelmedim buraya, hayat öyle getirdi. Ama seçseydim de yine Hollanda'ya gelirdim galiba; ki İstanbul'da yakınından geçemeyeceğim evlere burada çoook iyi koşullarda ulaşabiliyorsunuz. Ama mesela Almanya'da "çocuk parası" buranın üç katı falan, bazı haklar farklı olabilir. Bir de Pollyana olduğumu düşünmüyorum ya. :) İyiyi umuyorum daima ama mesela Hollanda Unilever'in yönetici kadrosunda da İstanbul'dan gelme Türk biri var, ona para kazanmak pek zor değildir değil mi? Olay biraz kişiye bağlı, genellemek olmuyor. Kaç yaşında, nasıl bir CV ile, nasıl bir arkaplan ile gelmiş kişi, kendisi nasıl biri, bu kültüre - iş dünyasına uygun mu vesaire, herkesin kendi kaderi yazılıyor bence burada. Her yıl 35.000 Hollandalı gitse 10 yıla ülkede adam kalmaz durun. :)) Anlıyorum ne demek istediğinizi, burada iş olayları kolay değil ama kişiye bağlı olarak imkansız da değil bence. Hayırlısı hakkımızda. :)

      Sil
  4. <3 melerence. Doğru yoldasın Meelis

    YanıtlaSil
  5. Kolay olan bir başlangıç yok, güzel şeyler bunlar. Yoruma cevap olarak yazdığın gibi kişiden kişiye değişir. Hangi kültürden geldin, nereye gittin, kimlerle iletişime geçtin, nasıl bir eğitim aldın vs. o kadar çok şeye bağlı ki. Elbette gezmek ayrı, yerleşmek apayrı. Ama dönüp dolaşıp konu aynı yere geliyor, genelleme yapmak yanlış. Her anın tadını çıkarmak lazım, ki öyle yaptığını görüyorum. Sevgiler...

    YanıtlaSil