24 Ekim 2016 Pazartesi

Hollanda Günlükleri - 3

Abim Gökçeada'da doğmuş, ben Artvin'de. 

Güzelim Artvin'in Borçka'sında doğduktan sonra ben, Türkiye'nin birçok şehrinde yaşayarak geçti çocukluğum. Ardından lisenin ikinci yılında İstanbul'a döndük; lise bitti, üniversite, iş hayatı derken yıllar yılı İstanbul'daydı hayatım. Okulum Beyazıt'taydı, iş yerlerim Taksim - Etiler'deydi, yani hep insanüstü mesafeler gitmem gerekti evden okula-işe. Başta bu nedenle hafta sonlarımı genelde uyuyarak geçirmeyi tercih edenlerdendim, veya kısacası "evde kalarak" diyelim. Zaten çıksam nereye gidecektim, ne kadar zamanda gidecektim? Varana dek yorulup tüm süreçte aklımda dönüş yolunun huzursuzluğu olacaktı; en iyisi evde kalmaktı. 

İşte bu kafayla geçen yıllardan sonra, ben ki pek sıkı bir yeşil-mavi aşığıyım, buralar bana pek iyi geldi. Öyle ki, çok kısa sürede İstanbul'da hayal edemeyeceğim yerlere, üstelik insanlar akın etmemiş şekilde ulaşabiliyorum burada. Her şeyi boşverin, bu gerçekten bir lüks benim gibi yaşamış biri için. Toprağa ihtiyacım vardı yıllardır, ıslak yapraklara, ağaçlara, ağaç dalları arasından güneşin sızmasına ihtiyacım vardı.

Sıkıca giyindik, atladık bisikletlere. Gidip gelene, gezene kadar 10 kilometreden fazla sürdük tüm gün. 


 Aslında bu fotoğraflardan, ormandan ayrı bir post hazırlayacağım, şöyle yeşile doyacağınız. Ama insanın umudunu arttıran birkaç fotoğraf paylaşmadan geçmeyeyim istedim. "Buralar var." sayın okur, üstelik sizinle aynı dünyada...


 Hepi topu bir Melerence.


Dönüş yolunda atları, dev gibi inekleri sevdik, ot verdik, sanki yerdeki ot başkaymış gibi elimize saldırmalarına güldük, hissettik, yaşadık.


Renklerin içine daldık, yaşamın zorlukları için doğadan güç bulduk.


Sonra eve vardık. Gece oldu, hava ayaz. Bir giyindik lahana gibi, iki saate yakın bomboş şehri yürüdük karanlıklar içinde. Tabii ertesi sabah birtakım tutulmalar yaşadım şahsen ama, yine beklenenden daha iyi durum pek şükür. :) Beden iyi olsun tabii ama, ruh da olsun, ruh da doysun.

*

Derken az çok doydu ruhum, bugün yeni bir hafta başladı. Yeni haftayla birlikte Hollanda'da ilk iş görüşmem için bir davet aldım. İstanbul'da çalıştığım yerler sektörde "iyi" sayılan yerlerdi, hep bir koşturmayla geçti kısa iş hayatım, tempoyla. O yüzden buradaki sektörü, aynılıkları, farklılıkları pek merak ediyorum. İlk amacım "bir görüşmeye gitmekti" sadece, o yüzden bunun için heyecanlıyım doğrusu. Yani neler soracaklar, ne bekleyecekler, ne için "bunu hiç düşünememiştim" diyeceğim veya, nasıl hissedeceğim? 

Bana daha uzun gelse de, daha geleli bir ay bile olmamış. Bu nedenle derdim işe girmek değil şu an, keşfetmek istiyorum daha çok. Bakalım neler olacak, nasıl geçecek; eneteresan duygular içindeyim şimdilik, göreceğiz.

*

Geçen günlük yazısında bahsettiğim "arsız komşularımız (isimleri de böyle kaldı insanların)" dün kapıyı çaldı. Kapının bir kısmı da cam, oraya vuruyor tak tak tak bir şey oldu sandım önce, açtık baktık, "Sizin kuşlarınız mı var?" diyor. Bizde de 4 tane cockatiel var, sultan papağanı sanırım Türkçesi. Evet dedik, o gün bahçeye koymuştuk güneşlensinler biraz diye. "Ben bahçeden gördüm onları (görebilmesi için ayaklarının üzerine kalkıp kafasını uzatması falan lazım btw) hatta mucuk mucuk yaptım, dikkat edin dışarda hasta olurlar." dedi. Sağol canım dedik, yıllardır kuş bakıyoruz arada güneşe ihtiyaçları var. -.- Hem böyle gıcık gidiyoruz gibi, hem tatlıyız, aslında ters bir şey desinler diye bekliyor olabiliriz şimdi itiraf edeyim. :p Aslında kadın mizaç olarak şeker, ama ben sokaktan geçerken mesela pinpon maçı izler gibi beni izliyor, ona dönünce başını çevirmiyor hiç, bir "hoi" çakıyorum, o da gülümsüyor hallo mallo diyor, yani çok saçma her şey kısacası. :D Sanki böyle uzaylıların içine düşmüşüz de survivor yapıyoruz gibi geliyor bazen. Bu arada komşular beni hala akıcı Hollandaca biliyor sanıyor, bazen bana da bir şey anlatırlarken "Oh jaa jaaa zo goed" falan diyorum, o da her şeyi anlıyorum sanıyor galiba. :D Gibiii gibi şeyler. Şimdi aklım yarında, bu aralar böyleyiz.

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder