17 Ekim 2016 Pazartesi

Hollanda Günlükleri - 1

Yaklaşık 20 gün oldu; "Hollanda'da yaşıyor olma" hali artık daha tanıdık, daha benimsenmiş halde aklımda. Özellikle ilk günlerde Erasmus döneminde de burada olmamın ne büyük şans olduğunu düşündüm hep. Aksi takdirde sudan çıkmış balığa dönerdim diyorum, kolay bir psikoloji olmuyor zira. Yavaş yavaş benimseniyor evler, sistem, lisan, yaplar-yapmalar, normaller-anormaller, biraz daha şekillenmeye başladı her şey. 

Bu sabah çok erken kalkıp IND'ye gittik. Hollanda'ya sonradan gelen birinin ilk öğreneceği şey belki de IND; bu kelime hala çok garip gelse de "göçmenlik bürosu" gibi bir şey yani, adalet bakanlığının uzantısı bir oluşum. Oturma-çalışma izni vesaire için buraya geliyorsunuz. Biz de o yüzden geldik; Yunanistan'dan olan oturma kartım yüzünden vizesiz kalabiliyorum ama çalışamıyorum. Bugün de Hollanda'ya kayıt olmak üzere oturma ve çalışma iznine başvurduk; pek şükür ki işler düşündüğümüzden iyi gitti, çok yakında çalışma iznim de çıkmış olacak sanırım. Şu an kafamı kurcalayan en önemli başlıklardan biri iş mevzusu; nasıl yaparım, nerede yaparım, ne zaman yaparım? Bugün birkaç yere başvurdum ilk defa bakalım. Arada İstanbul'dan da başvurduğumda dahi arayan-dönen sıkça oluyordu, o yüzden çok pozitifim ama seveyim de istiyorum bulacağım işi. Her şey çok yeni hala, bakacağız durumlara, kısmet efendim. 

17-18 gündür internetsizdik evde, kablonun içinden kablo değil ışık geçiyormuş - yeni sistem fibermiş bir şeyler derken çok ileri tarihe verdiler randevuyu. Bugün sonunda gelip bağladılar interneti ve televizyonu. International paket de almıştık ama Türkiye'den sadece CNN Türk var; dolayısıyla devamlı haber izliyorum. :)) Gerçi bir yerden sonra nefesim daraldı artık başka bir şey açtım. Yine de, Türkçe duymak anlamsız biçimde sakinleştirici etki yapıyor. Tüm bu garip psikolojileri izlemeyi seviyorum kendimde diğer yandan.

Cumartesileri pazar oluyor burada. Pazar deyince, bizimkiler kadar uzun-kalabalık ve meyve-sebze ağırlıklı değil, daha çok festival tadında oluyor diyeyim. Bir köşede taze stroopwafelcılar, bir köşede döner ve balık yapan standlar, bir köşede sarı sarı kocaman Dutch peyniri satan dükkanlar... "En az bir köşede de" mutlaka çiçekler. Hollanda'nın en güzel yanlarından biri bu, çok çiçek - ucuz çiçek. Her yerde...


Bir de burada özellikle akşamları çok ışık yakılmıyor evlerde. Mumlar, loş ışıklar yaygın ki pek severim. Son iki gündür de, soğuk da olsa çok tatlı bir güneş vuruyordu salona, bol bol üşümeli çay içiyoruz böyle güzel zamanlarda. İnternet geldiği için günlük işlerim biraz daha değişecek tabii, ama yaklaşık 20 gündür bol bol kendimi dinledim bu gibi anlarda.


Bu arada 9 Ekim'de doğum günümdü. Ailemden 2000 civarı kilometre uzakta, "kendi evimde", tatlı bir doğum günü oldu bana. Yargıladığımdan değil ama, benimle aynı gün doğmuş bir arkadaşım eşinin ona aldığı kolyeyi kutusuya ve neşeyle paylaşırken, doğum günümde aşağıdaki dükkana tabir-i caizse "salındığım" için pek mutlu ve şanslı hissettim kendimce. Anladım ki bir evi "ev" yapan en önemli şeylerden biri içindeki canlılar; insanlar, hayvanlar ve bitkiler. Gönlümde aldım birkaç güzellik... Bir de 4 tane sultan papağanımız var şimdi. Sürekli evi süpürmem gerekmesi dışında sıraya girip koyun gibi insanın yüzüne bakmalarıyla pek mutlu ediyorlar insanı sıkça. 






Bir de bisiklet mevzusu var tabii. Çok seviyorum bisiklete binmeyi ama, Hollanda'da biraz ürküyorum. Zira burada araba kullanmakla aynı şey neredeyse; her yer bisiklet yolu ve resmen "trafik" oluyor. Gerçekten profesyonel olmak gerekiyor, bir sürü kural var falan. 3 yıl önce buralarda öğrenciyken öğrendiklerim beni biraz rahatlatıyor, üzerine de geliştiriyorum diyelim biraz daha. İşte markete gidiyorum, aldıklarımı arkaya lastikliyorum falan. Yakında ön kısma da bir sepet ayarlamak lazım, eşya taşıma skills'lerimi de geliştireyim efendim.



Bu arada Hollanda'ya belki de en çok yakışan mevsimlerden biri sonbahar. Sokakları iki yandan kucaklayan devasa ağaçlar sararmaya ve yapraklarını haşır huşur yollara bırakmaya başladı bile. Burada da o güzel renkli yapraklardan biri var işte...


 Mutfağa acayip sardım bu ara. Garip garip yemekler deniyorum, ruhum yatışıyor sanki, yemek yapmayı cidden çok seviyorum. Özellikle kekik ve biberiye karıştırabileceğim bir şeyler varsa... Bir de bu aşağıdaki gibi enteresan ve pek alışık olmadığım şeylere yanaşıyorum ara ara. Bu bildiğimiz taze zencefil ama çayını kendim hiç yapmamıştım önceden. Özellikle grip hallerine çok faydalı, bir de birkaç damla liman suyu girerse içine, "şifa bu şifaaa" diye geziyorum evde.


 Bir de Hollandaca konusu var tabii. Birkaç defa yazdığım gibi bir an önce iyi konuşabilmek istiyorum bu lisanı. Kısa diyaloglara daha sık giriyorum insanlarla artık, bolca okuyorum, Hollandaca alt yazılı İngilizce filmler izliyorum ki kalıplara alışayım, şimdi televizyon da bağlanınca daha çok dinleyip izleyebiliyorum. Aşağıdaki fotoğraf da bu çabaya dair; De Volkskrant isimli gazeteye abone olduk, her gün eve geliyor, analiz etmeye gayret edip göz atıyorum. Göz attıkça insan fark etmeden aklına yerleşiyor o kalıplar, oldukça seviyorum gazete-dergilere bakınmayı bu yüzden. Bir de Hollanda tam bir kağıt ülkesi, her şey ama heeer şey postayla geliyor eve. Böyle kapıdan direkt evin içine atmaları da çok hoşuma gidiyor, heyecanlanıyorum her defasında görünce.


Bir de bizim çocuklar var tabii. Bu fotoğraf üniversitenin son günlerinde çekilmişti; Busem postalamış doğum günüm için. 8 günde geldi, iyi bir performans bizce. :) Çok mutlu oldum, garip hisler, güzel hisler. Buzdolabına iliştirdim kartı da.

 

Derken durumlar böyle. Her geçen gün garip gelen şeyler daha normalleşmeye başlıyor, bu yüzden bolca yazmaya gayret ediyorum. Henüz her şey pek taze, bakalım birkaç aya burada yaşama kaslarım geliştiğinde günler nasıl geçiyor olacak?

*
 

6 yorum:

  1. :) Birlikte o pazarı gezeceğimizi, Türkiye'ye getiremeyeceğimi bildiğim için çiçeklerin hepsinden alamayıp üzülünce beni teselli edeceğin anları, evine ilk adım attığımda o çerçevedeki fotoğrafı görünce atacağım minik çaplı çığlığı ve seninle evinde oturup içeceğimiz çayı düşününce içim kıpır kıpır oluyooooor! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim aşkım kuzum balıım! Gün saymaca :)

      Sil
  2. Sevgili Melis geçen yıl hollandaya gitmeden önce bloğunu takip ediyordum.Ancak ocak ayında gidip mayıs ayında dönen biri olarak Hollandayı sevmedim...Anlattığın herşey tanıdık geliyor ancak şu bisiklete binip evlerin önünde çektirdiğin fotoğraf bile çok kasvetli o evler ne öyle kamp yeri gibi...doğası vs. iyi güzel hoş ama sevimsiz biyer su kanalları karanlık durgun kasvetli...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba, kasvetli olduğu doğru bence de. Tek fark bunun kişiden kişiye göre değişeceği sanırım. :) Misal bir arkadaşım bu gri havaya bayılıyor. Bu arada şu kamp evi gibi olan bir arka mahalle, oralarda evler dibı şekilde daha çok. Ama standart Hollanda evlerinin güzelliği tartışılmaz bence. :) Bir de hava güneşli olduğunda cennet gibi oluyor burası, ilk kez Hollanda'ya gitmek için kötü bir mevsim oluş ocak-mayıs yani. :) Baharda gelmeli mesela. Ama dediğim gibi zevk renk meselesi, artısı eksisi tonla.

      Sil
  3. elbette artı eksi tonla...diğer komşu ülkeleri görünce aynı düşünmedim.mesela Avusturya ınnsbruck yada almanya...tabi olay sevip sevmeme meselesinden ibaret değil...dil iş güç vs...yaşının genç olması avantajın mücadele için...ben 40 yaşında biri olarak değer mi diye çok düşündüm...bildiğin alıştığın memleketinden uzakta kalmaya hayır.Çünkü orda iyi para kazanmak ta kolay değil bakıyosun göçmenler boğaz tokluğuna yaşıyor para biriktirmek hayal istisnalar vardır elbet ama zor eski Avrupa değil avrupada para yok yani...medeni, huzur, sessizlik,saygı iyi hoş ama bisüre sonra sıkıyor çok rutin,herkes bireysel yaşıyor hi dan öteye gitmeyen selamlaşmalar...orda ailecek bulunan türkler şanslı, aile yanında olunca memleket özlemi çok dayanılmaz olmuyor belki...sana bol şans yeni yaşamında ben geri döndüm yarın sabah geleceğim inş.kısa birsüreliğine...herkes için hayırlısı olsun...:) sağlıcakla kal...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tam bunu diyecektim "olay sevip sevmeme meselesi" değil beğenirken diye. Söylediğiniz şeylerin çoğuna katılıyorum, kolay değil burada "tamamen mutlu olmak". Bir defa uzakta olmak daima içinizde bir dikenin olması demek. Ancak iş dünyasına hızla dalacak insanlara "iyi para" var denilebilir. Yoksa asgari ücretli işler de öyle müthiş kolay yaşanmıyor kesinlikle. Son yorumunuzdaki eleştiriler katılınmayacak gibi değil. İşte nasıl İstanbul'da da ailemiz yanımızda ama günlük haya canımızı okuyorsa, bu da onun gibi bir denge...

      Sil