26 Nisan 2016 Salı

Saros'ta Mavi-Yeşil Hafta Sonu

Uzun zamandır aklımızdaydı bir hafta sonu Saros'a kaçmak. 

Aysu'nun dedesi ile anneannesi yaşıyor Saros'ta, cennet gibi bir yer. Üstelik bizim gittiğimiz kısım köyün dışında; karşıdan deniz parıldıyor, haneler birbirine çok uzak, bu nedenle hem sabahları - hem geceleri ayrı bir ıssız ve sessiz oluyor. Ki, bu en sevdiğim yanlarından biri.


Saros teknik olarak Edirne'de ama, aslında Ege Denizi'ne bakan bir körfez burası. Öle ki Gelibolu, Çanakkale dibimizdeydi ve bu beni çokça iyi hissettiriyordu. Tam şu kırmızı okun olduğu yerdeydik:


Son zamanlarda köpek balığı gibi etrafımızda dolanan olaylara güzel bir darbe oldu bu kaçış; en sevdiğimiz 'kız kıza arabaya atlayıp bin çeşit müzik türünden şarkıya eşlik ederek' aştık yolları, saf huzur depoladık. Siz de bu huzurdan bir dilim almak isterseniz, bol mavi ve yeşil ile bir bakalım neler yapmışız.

Sabah erkenden çıktık yola. Tekirdağ'a vardığımızda baya acıkmıştık. Orada bir tesisten "kamyoncu tostu" dediğimiz efsane-devasa tostlarımızı aldık. Aysu benzin alırken ben tostları almaya gittim yan tarafa; mekanın sahibi Rizeli çıktı, yanında çalışan tatlı kadın da Samsunlu. E tabii benim oradan çıkmam beklenenden uzun sürdü bu durumda, bir de zorla çay ikram ettikleri için aceleyle onu içmeye çalışırken bir yandan Karadeniz muhabbetine yetişmeye gayret ediyordum. Sonra sakin bir yerde durup tarlalara, gelinciklere bakarak karnımızı doyurduk.


Yol şarkılar söyleyerek, çok hızlı ve keyifli geçti. Resmen İpsala Sınır Kapısı'nın dibine kadar geldik; Aysu'nun pasaportu bir vize işlemi için konsoloslukta olduğu için gidemedik ama bir dahakine Alexandroupoli'de bir yemek yer geliriz diyoruz. :)


Keşan'a varıyoruz sonunda, bir Kipa'ya uğrayalım, akşam için bir şeyler alalım. Bir köşede "rakı bardağı" satılan ve bana çocukluğumun İzmir'ini hatırlatan bu markette, dört bir yanda klasik Trakya aksanı ve Yunanca var. Evet, Yunanistan'dan alışveriş yapmaya gelirlermiş Edirne'ye, dört yanda Yunanca duyuyor, birçok Yunanca "hoşgeldiniz" tabelası görüyoruz bu yüzden.


Az sonra Saros'tayız! Evi çok merak ediyorum, deniz yakın mı acaba? 
Adilhan Köyü'nü geçtikten sonra varmış olacağız, açılın traktörler biz geliyoruz!


Kısa süre sonra varıyoruz.
Ah, burası ne güzel yer! 
Havayı, kokuyu, tatlı rüzgarı bir hayal etmeye çalışın... 


Bahçede pek bayıldığım zeytin ağaçları...
Şu yaprakların arasındaki minik bebekler, bu taze güneşin altında büyüyüp koca koca zeytinlere dönüşecek. Ne güzel şey. :)


İlk eve vardığımızda Aysu bana bahçeyi göstermek istedi, önceden çileklerin olduğu ve kenarında ağaç dalları bulunan etrafı çevrili bir alan vardı. Oraya girdi, 5 saniye geçmeden "Korkma!" diye bağırıp bir zıplaması var, ayağımızın yanından kıvrıla kıvrıla tıısssslayarak geçen eşek kadar yılanı görünce donup kaldım! Sonradan çok güldük ama :)) Aşağıda ise devasa erik ağaçları, çiçekler, kayısılar...


Devasa derken ciddiydim.


Saros'un yıldızı, bu üzüm dalı görünümündeki erik ağaçlarıydı. Bu sene daha erik yemesem de olur ben, krize girene kadar yedik vallahi. :) Bir meyveyi dalından koparıp yemek ne güzel bir şey...


Eriğe biraz doyduktan sonra deniz kenarına gidelim diyoruz. Bu mevsimde öyle kimsesiz, cennet gibi, bolca rüzgarlı... Sadece dalgaların sesi var. Duyuyor musunuz fotoğrafa bakınca?


Normalde bu iskelenin ucunda oturma planımız vardı, lakin ziyadesiyle hırçın dalgalar bizi ikna etti kıyıda oturmak için.


Ben rose çok severim. Marketten alalım bir roze, deniz kenarında içeriz dedik. Buraya kadar her şey normal. Fakat sonra...


Geldik deniz kıyısına, tirbuşon yok! Unutmuşuz, ev de hop hemen gidilecek kadar yakında değil. Bütün planı rose üzerine kurmuşken ne yapsak? 
Yöntem 1: Anahtarla mantarı dürt. Sonuç, başarısız. -.-
Yöntem 2: Google amcaya sor. Sorduk! Ayakkabını geçir şişenin altına, vur duvara alttan alttan, tıpa çıkacak dedi. Sonuç? Google amca sallıyor. -.- Olmadı ve olmadı. Kaldı mı sana son çare?


Her bu fotoğrafa bakışımda içim cız ediyor. :)) 
Son çare her zaman işe yarar sayın okur.


Merak etmeyin, cam kaçmadı içine. Baktık güzelce, keyifse keyif artık, en güzel aşk zor olan. :)


Bu esnada kuma bulanmış bir şarap kadehi, dost sohbeti ve dalgaların sesi var.


Öyle bir şey ki, o güzel rüzgar saçlarına vururken, o güzel dalgaların sesiyken tek duyduğun, böyle garip bir cesaret geliyor insana. Her şeyi - herkesi hayatından çıkarıp oracıkta ister yaşasam ister ölsem diyorsun. İnsan kendini denize, rüzgara doyurmalı arada bir...


Buradaki dost sohbeti, dertleşmesi, o tanıdık ses, duvarsız bir muhabbet; tüm bunlar pek önemli huzur için. 
<3

Yavaş yavaş deniz kenarına "Trakya ganstaları" gelmeye başlayınca oldu o zamaan deyip kalkıyoruz. Zaten akşama mangal yapacağız, gidip hazırlayalım malzemeleri! Bu arada deli bir rüzgar başlıyor, "Bakalım nasıl yakacağız ateşi?" derken, birkaç kez yangın çıkarma tehlikesi atlatarak Aysuş'la el ele verip hallediyoruz. :p


Salata işi benda! 
Şu rokayı da yaradana kurban yarappim. :*


Etlerden önce bu arkadaşlar hazırlanıyor güzelce.



Peki en güzeli, kuş ötüşmeli tatlı bir havada bahçeye bakarak salataları hazırlayan kızlar değil de ne sayın okur? Bir de tatlı bir müzik varsa fonda...


A bu arada, bu tarz akşamların değişmez Melerence tarifi, Yunan usulü tzatziki (caciki). Hızlıca da bir tarif olsun aşağıda; salatalıkları rendeledikten sonra suyunu iyice sıkmak ve süzme yoğurt kullanmak çok önemli. 


Sonrası...


Sonrası, Aysu'nun deyişiyle "her buluştuğumuzda olduğu gibi dertten alev alan bir masa". :) Da, bakmayın dert dediğimize, dertleşme diyelim en tatlısından. Hayatta son durumlar, neler olsaydılar, neler olacaklar... Bir de yanında Aysu'nun dedesinin bahçedeki eriklerden yaptığı erik rakısı! Bir yaşıma daha girdim, efsaneydi.


Uzunca sohbetli, planlı, hayalli bir akşamdan sonra horozun ötüşüyle uyanıyorum sabah. Dışarısı pırıl pırıl, bir tane insan görünmüyor ufuğa kadar. Ne güzel şey!


Ahşap, tahta, ağaçsever Melerence Hanım için bunlar çok güzel hareketler.



Veee hassas noktamız, kahvaltı... 
Yumurtalar arka bahçedeki tavuklardan; maydanoz yine bahçeden.


Biraz aşağıda hikayesi var ki, tepemizde ötüşen kırlangıçlarla beraber güzel bir masa... Sabah sabah o çıtırtılı rüzgara, güneşe, mis doğa kokusuna da ben ne diyeyim?


Aysu'nun anneannesi zeytin ve zeytin ezmesi koyuyor masaya; iki de bahçedeki zeytin ağacındanmış. Benim böyle gözüm falan doluyor vallahi. Hemen gidip "ana-kız" bir fotoğraf alıyoruz.


Gitme vakti usul usul yaklaşırken biraz yürüyelim diyoruz sonra. Burada traktör, önünde adeta yolu açan iki güzel köpecikle geçip gidiyor.


Sadece tatlı bir hışırtı havada.


Bu güzelliklerin rüzgarda bir dalgalanışı vardı ki... 
Kocaman, yemyeşil bir deniz gibi.


Derin derin nefesler alıyoruz; bazen çok konuşarak, bazen susarak. 
Buralarda hayat...



Bir çam dibinde soluklanıyoruz sonra; ufacık bir video ekleyeyim buraya oturduğumuz ağaç dibinden.


Derken susa güle geri geliyoruz; bebek armutlar-kayısılar, güzel çam kokuları bir köşede dursun, bizim sıkı bir erik toplamamız lazım gitmeden. :)


Bu arada öyle bir rüzgar var ki, resmen dövüyor adamı. İşte o rüzgar ve sessizce erik toplama seansı birleşince tam bir terapi oluyor ruha. Ağaç dallarına dokunmak bile öyle güzel bir his ki, hiç unutmasak keşke.


Dalların maşallahı var, üzüm salkımı gibi. Yine de bizim kız ağaca çıkacağım diye tutturuyor, güle kırıla devam toplamaya sonra. :)


Aysu'yla daha iyi anlıyorum ki, "çok konuşan" arkadaşla yapamazdım ben herhalde. Az konuştuğumdan değil ama, uzun uzun susabilmek de önemli dostla. Aysucan'la hepsine uyuyoruz yeri geldikçe sanki; hiç de fark etmediğimiz uzun bir sessizlik sonrası "erik selfieleri" ile gülmekten kırılıyoruz akşam güneşinde. :)


Derken, gelelim kırlangıç mevzusuna. Uzun uzun konuştuk şu güzelliklerin yuva yapma gayretini. Ne garip şey doğa, sözde küçümseyeceğimiz "kuşlar" yuva için hangi otu-çamuru seçeceklerini biliyorlar bir kere. Alt fotoğrafta göreceğiniz gibi, küçücük gagalarında bir bir taşıyıp yapıyorlar yuvalarını. "Çoğu insan şuncacık kuşlar kadar olamıyor." diyoruz bir an, ne mucizevi şey şu doğa, yaratılış! Kaç mevsimdir izliyorlarmış kırlangıç yavrularının doğumlarından uçuşlarına dek. Bir de devamlı gelip keşif yapıyorlar adeta tavan kısmında, ağızlarında buldukları otlar ve toprak parçalarıyla. Çok yaşayın siz güzellikler.


 Kırlangıç sohbetimizden sonra köy yumurtalarımızı alıp arabanın arkasına yerleştiriyoruz güzelce... Yola çıkma vakti.


Yine güzel şarkılar, duygular eşliğinde; tablo gibi yollardan geçerek varıyoruz İstanbul'a. 2 günlük de olsa oksijen gördü canımız, en kısa zamanda tekrar gitmek üzere... Velhasıl, Saros pek güzel yer.


 *

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder