16 Nisan 2016 Cumartesi

Bir Babaanne Köyü: Çiçekliköy, İzmir

İzmir-Manisa yolunda, esasen "mesire yeri" olarak ünlü bir köydür Çiçekli. Babaannemin köyüdür, çocukluğumun güzel anılarıdır, adı gibi çiçeklidir, pek de huzurludur.

Geçen hafta sonu iş çıkışı atladım otobüse; ne zamandır görmedim babaannemi, İzmir'de yaşayan kuzenimi, halam da oradaymış derken, tam zamanı gitmenin Melerence, bir nefes olsun. Gerçi dönüşte pazar gecesi binip pazartesi sabah direkt işe gitmek biraz "kafa yaptı" tabii ama olsun, yattım dinlendim işte diğer gün, değdi yorgunluklara. Gelin şimdi Çiçekliköy'ü, özlediklerimi, sevdiklerimi anlatayım biraz.

Kuzenim Mavişehir'de yaşıyor, ilk gün oradaydım. İkinci gün erkenden Çiçekli'ye geçtik. Son zamanlarda birçok kahvaltı, yemek mekanı açıldı köye. Kır düğüncüleri falan filan... Hani hep gideriz ya bir köylere "turist" olarak; işte ben burada oranın yerlilerinden olup dışarıdan gelenlere "turistler" olarak bakma hissini de tadıyorum. Enteresan bir şey. :) Tanıdık restoranlardan biri olan Luka'ya gidiyoruz önce, güzel bir kahvaltı yapalım. Kahvaltıya olan hassasiyetimi yedi yüzüncü kez söylemeyeyim. :)

Arabadan iner inmez bir horoz bağırıyor yanımızda, her yanda bahar çiçekleri. Pek mutluyum, engelleyemediğim bir gülümseme yüzümde. İyi ki geldim...


Bir de zeytin ağaçları tabii. İnsanın "köyünde zeytin ağaçları olması" ne güzel diye düşünüyorum, çok kutsal geliyor bu ağaçlar bana.


Luka Restoran'a girerken şöyle bir manzara beliriyor karşımda, ne güzel mutluluklar saklı hayatta. Öyle büyük şefkat ve sevinçle doluyor ki içim bu keyifçileri yan yana görünce! Keyifse keyif. :)


İçerisi pek huzurlu.



Düşünüyorum da, beni hayatta net mutlu eden belli başlı şeyler var. Hangi şartlarda olursa olsun misal, bahar çiçekleri beni çok mutlu ediyor. Araba penceresinden elimi çıkarıp rüzgarla oynamak da öyle.


Eh, bir de kahvaltı tabii! Luka'da İzmir'in güzel lezzetlerine doyuyor canım.


Bazen, bazı kavramları "öpme isteği" oluyor benim içimde. Mesela çayı öpmek istiyorum. Sarılayım çaya böyle. İşte zeytine de sarılayım. Zeytin çok önemli sayın okur.


Bir de, o gün yemeyecek olsam bile, kahvaltı masasında çilek görmekten çok mutlu oluyorum. Çilek çok güzel enerjili bir meyve, insan olsa çok şeker bir kız olurdu bence, pembe yanaklı.


Hakkıyla kahvaltı etmek bir sanat kanımca. 
O çay bir içilir önce, hemen her mekanın çay aroması başka en nihayetinde, masayı bir tanımak lazım başlamadan. Tanışıp anlaşıyoruz önce sofrayla; sonra masa başındaki dereye, insanı güldüren bir ses çıkaran dere kurbağalarına, oda tavanı gibi gökyüzün sarıp kapatan yeşillenmiş dallara, gelip giden çoğu kişi tanıdık olduğundan bir de onlara selam veriliyor. Bazı bazı, zaman öylece duruversin istediğim çok oluyor.



Bağzı burunlar yenmeli. :) 
Renklerini seveyim.


Kuzen yavrusu prenses Ceylin. Bulunduğu her ortama ayrı bir neşe getiren, komik, neşeli, hislerle dolu, oturup izlemelik bir güzellik. Hep iyi insanlar çıksın karşına; nazarlardan uzak, sevinçlere yakın...


Kaç zaman oldu görmedim köydeki evi, içimde bir heyecanla kalkıyoruz sofradan. Çıkışta yoldan geçen "uçan baloncu amcayı" görünce pek heyecanlanıyorum. Keşke yanımda "Hangi balonu istersin Melis?" diyen biri olsaydı.


Ev pek yakın, yürüyerek gideyim istiyorum, ayaklarım yere bassın biraz, hissedeyim. Yolda bu güzel tabloyu görüyorum.


Bir de şunu... Haydi bir hayal edin kokusunu. :) Cennet!


Az sonra eve varıyoruz. Ceylin fırlayıp bağırıyor, "Haydi Melis, koş!" 
Başlıyoruz koşmaya. Öyle garip bir aidiyet, güven duygusu var içimde; yıllar yılı yaşayıp çalıştığım, pek nankörce, yirmi yıl da yaşasam bir gram aidiyet duygusu bahşetmeyen İstanbul'da hissetmediğim bir his.


Esasen hava fena değil ama, hem ev biraz ısınsın - hem de "bizim geldiğimizi anlasın diye" sobayı yakmaya davranıyoruz. Ben ilkokuldayken bir ara sobamız vardı böyle, en çok salonda uyumak istediğim zamanlarda tavana yansıyan alevleri hatırlayıp mutlu oluyorum. Tüm bunlara uzak kalmak ne olmayacak iş halbuki.


A bu arada, bahçedeki erik ağacından yılın ilk eriğini de yemiş oluyoruz. :) Henüz şu çekirdekleri sertleşmediği için acı biraz, onu ortasına kadar yemek de başka bir sanat artık. :) Bardaktaki de Ceylin'in bahçeden eve getirdiği gelincik. 
Ne yaşasam, ne hissetsem tutup İstanbul'daki hayatımla kıyaslıyorum burada. Yarın uyanıp uyanmayacağını bilemediğin bir hayatta, tüm o grilik, çok anlamsız. Ağaçtan toplanan bebek erikler, onlar anlamlı.


Sonra bahçeye çıkıp taze nane topluyoruz.


 Duyduğum kokuyu betimlemem zor elbet.


Çok seviyorum bu bahçeyi, özellikle baharın en güzel zamanındaysak...


Boşuna "Çiçekliköy" demiyorlar. :)


Bu arada önce bir Egeli, sonra bir Karadeniz gelini olarak otlardan pek iyi anlayan babaannem sayesinde, masanın üzeri adını ilk kez duyduğum otlarla doluyor bahçeden.


Ardından sobanın alt kısmına birkaç patates atıp, kuş sesleri içinde mercimek çorbası yapıyorum. Yemek yapmayı çok seviyorum ama, nedense çorbalarımla ünlü oldum son yıllarda, her gören akraba çorba yaptırıyor gittiğim yerde. :P Derken, çorba piştikten sonra sobanın üzerine alıyorum soğumasın diye, sonra kalkıp köy bakkalına gidiyoruz. İzmir'de çamaşır suyuna klorak denir, nedeni alt fotoğrafta. Diğerleri de birkaç mutlu kare... Bakkalda asılı dandik-rengarenk toplar ne kadar mutlu edebilir insanı? Ya şu güzel afiş?


Ardından eve geliyoruz; ocakta taze süt kaynıyor. Bakıyorum, patatesler pişmiş. O zaman ev yapımı bir kumpir patlat Melerence. :)


Ve en güzeli, bakkala gittiğimizde aldık bu semaveri. Ateşini ben yaktım, elimi de güzelce kesmeyi ihmal etmedim ama o da nazarı olsun. :P Şu ateş yakma işini o kadar çok seviyorum ki, içtiğim çayın keyfi on katına çıktı resmen. Bağzı şeyler çok güzel hayatta. <3


Semaverden tazecik çayımızı içerken, babaannemle sohbet edip otları ayıklıyoruz sonra. Naneleri İstanbul'da serip, kurutup kullanacağım mis mis.


Ardından yabani pırasa toplamak için bahçeye giriyorum. Bıçakla köküne ulaşıp çekiyorsun yukarı; bir iki fotoğraf çekip bir saat kadar topluyorum. Ha şu da var, alt fotoğraftan birkaç saat sonra leaflet, billboard, deadline'a dönmüştü hayatım yine. Ama olsun, güzel bir nefes oldu.


Uzun lafın kısası, İzmir'e yolunuz düşerse Çiçekliköy'e uğramayı da ihmal etmeyin. Güzel insanların yaşadığı, güzel bir doğa hep burada.

Sevgiler,
Melis


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder