20 Ocak 2017 Cuma

Hollanda Günlükleri - 8

Bir süredir zamanı alıııp götüren koşuşturma biraz durulunca, bloğu da pek özlediysem, hızlı bir dönüş yapmalı dedim. En son 7. günlüğü yazmıştım, biraz arası uzun olduğu için, bu yazı da bol fotoğraflı bir özet olacak. Son günlükten sonra bazı değişiklikler oldu yaşamda, onlar hakkında da kendime kısa notlar bırakacağım bir yazı da olacak o yüzden.

Takip edenler fark etmiştir, bu ara brüksel lahanasına taktım. Hollanda'da 500 gramı 0.90 cent gibi bir fiyat olunca da, aldıkça alıyorum. Hatta şurada tariflerden biri var idi.


Yılbaşında Almanya'dan arkadaşımız Niko geldi. Önce evde bir şeyler yedik, sonra yeni yıla girmek üzere Amsterdam'a gittik. Hiiç beklemediğim bir ortam bulduğum yılbaşı gecesini ayrıntılı biçimde yazmıştım şurada.

 

Bu arada Niko Pontus kökenli Yunanlardan olduğu için, sağolsun getirdiği armağanlar arasında bu arkadaşlar olmasa şaşırtıcı olurdu.


Bu arada Hollanda'nın en meşhur olaylarından biri, iş yerlerinin yeni yıl için çalışanlarına bazı armağan paketleri vermesi. Bizim paket de aşağıdaki gibiydi, ve evet, valiz dahil. Vur dediysek öldür demedik şekerim.


Bu arada yeni yıl dönemini bütün vıcıklığıyla yaşarım, hiç affetmem.


Bunlar da 2017 çiçek gibi geçsin diye, yeni yıl çiçekleri. 
Haydi inşallah.
 
 

Bu arada yılın sonunda Charles Dickens Festivali vardı ki, efsane fotoğrafla ayrıca yazacağım. Olayı da şu, sokaklar Dickens'ın romanlarında geçen karakterlerle dolup taşıyor ve sadece kıyafet değil, aynı zamanda o karakteri oynuyor insanlar. Şahane fikir değil mi?

  

Burada da festival gününde, meşhur Hollanda tatlısı poffertjes yapan bir abimiz var. Bu tatla ilgili ayrıntı isterseniz "Melerence poffertjes" olarak aratınız, bir sürü post çıkacaktır eskilerden.


Sonra Apeldoorn şehrindeki çok tatlı bir kafeye gittik Özen'le. Tabii bir de 3 aylık yakışıklı Kaplan ile. Burayı sadece o sıcacık ortamı için yazmak istiyorum pek yakında.


Dedim amaaa...


 Önceki günlüklerde bahsettiğim gibi, kahveyle aramızı düzeltmeye başladık. Bu arada, şu teneke şişedeki krem şantiler var ya, heh işte onlara "slagroom" deniyor burada ve peynir ekmek gibi satılıyor. Fazla bomba olduğu için nadiren kahveye de sıkıyorum biraz.


Bu da o nadir anlardan bir diğeri demek ki. :))


Sonra ayıptır söylemesi geçenlerde uzun zamandır nohut yemediğimi fark ettim. Zaten üç aydır Hollanda, ondan önceki bir ay Yunanistan, evde de sık pişen bir şey değildi, baya bir anda dank etti nohut pilav diye. Aklıma da gece geldi, suya koydum biraz, yattım böyle sayıklayarak nohuut nohut diye. Sabah ilk iş adeta bir sanatçının narin fırça darbeleri gibi yaptım yemeği, yanına da bir cacık patlattım. Bazı şeyler beklenmedik mutluluklara dönüşüyor, birkaç hafta daha tutar beni artık bu.


Geçen markete şu benim canavar brokolilerden gelmiş. Şurada yazmıştım nasıl bir şey, şahane matematiksel oranı ile merak eden olursa okumanızı öneririm.


Tamam bir Boğaz değil ama, arada biz de güneşi güzel batırıyoruz. Lakin bir rüzgar vardı ki sormayın, buranın kış soğuğu çok "kesen soğuk".


Birçok kurumsal mekanda, bankalar dahil, bekleyenler için böyle çay kahve bölümleri oluyor. ABN Amro Bank'ta hesap açtırmaya gitmiştik, bu bardağı pek sevmiştim o zaman. Bu arada bankada işlemlerimizi yapan kız esmer, hani Türk olabilecek tipte bir kızdı diyeyim. Yanımıza gelip kendini tanıtırken "Hatiiis" dedi. Ben de dedim herhalde Hollandaca bir şey söyledi ben anlamadım. Meğer kızın adı Hatice'ymiş, Hollandalılar için söylemesi zor diye Dutch versiyon bulmuş kendine. Biz aramızda Yunanca konuştuğumuz için olsa gerek sanıyorum pasaportu verip Türk olduğumu görünce o kadaaaar çok şaşırdı ki NEDEN HATİS? diye sormak istedim. Bir de böyle profeyşınıl iş ortamlarında galiba başka dil konuşmayın diyorlar çalışanlara, o yüzden bir süre gözlerden anlaşmamıza rağmen Türkçe konuşmadık, sonra açıldı. "Masalaa annemgiller felan" demese iyi kızdı aslında.


Bu da gurbetçi stayla çay notu: Memleketinde hisset. 
Ağlayarak içti? İçimiz arabesk.


 İstanbul'da yağan şahane kara karşın, Hollanda'da bir gece atıştırmış, sabah böyle uyandık. Sonra gün içinde eridi gitti. Bir hafta sonra falan 2 gün civarı yağdı ama o da hafif beyazlık verip kayboldu.


Şu an spoiler vermeyeceğim, korkuya hacet yok. Lakin ben hiç kitap - film anlatabilen bir insan değilim. Yani sorun şu ki, ANLATIYORUM. Böyle hepsini anlatıyorum ve yaklaşık 45 dakika konuşmam ve beni dinlemeniz gerekiyor. O yüzden tek diyeceğim, duygulara dokunmayı başaran, hem derin hem tatlı, şaşırmalı güzel bir kitap okumak isterseniz bu kitabı okuyunuz sayın okur.


Yüz yıllardır yazıyorum söylüyorum, ne yapın edin Osho okuyun. Şu ana dek şahsen "beni" en iyi yansıtan kafaya sahip adamdır kendisi. Bir sihir yok olayda, sadece aslında var olan ama üzerine hiç düşünmediğiniz şeyleri öyle güzel vurur ki yüzünüze neredeyse uyanırsınız.

 

Bu konuya dair ayrıca yazacağım, lakin bu arada değişik tatlara ve sağlık konularına taktım. Son zamanlarda kinoa olayını duymayan kalmadı sanırım, henüz uzmanlaşamadım ama yaşamıma almaya çalışıyorum.


Anladım ki benim bol su içebilmem için mutlaka etrafta sürahi olması lazım. Bu yüzden sürahide devamlı su tutuyor, içine de günlük bir tarçın atıyorum. Tadı çok fazla da basmıyor hem, merak edip bilmeyenler okursa sayısız yararını görecektir.


Geçenlerde balık yiyelim dedik, ben de yaklaşık on saat mutfakta salata yaptım. Lakin hala iki kişilik yemek yapmayı çözemediğim için üç aydır bu salatayı yiyoruz bence.


Ve asıl olaya gelirsek, geçenlerde taşındıktan sonra ilk kez İstanbul'a gittim. Çok uzun kalmadığım için birçok arkadaş ile görüşemedim ama bana çok iyi geldi bu ufak yolculuk. Anladım ki gidiliyormuş, değişse de bazı şeyler, kısa sürede hiç gitmemişsin gibi hissediliyormuş. Bunlar önemliydi benim için. Bir dahakine ne zaman gidebileceğim bilmiyorum ama, iyi geldi. Lakin psikolojik bir bulgudur ki, Hollanda'dan sonra İstanbul'da geçen birkaç günde gerçekten "yorulduğumu" hissettim. Bunun evdeki hastalık mevzularıyla da alakası var tabii, lakin gerçekten beyin alışıyor dinginliğe. 4 ay önce yaşadığın havayı yadırgıyor bünye, garip bir his. 
 

Küçücüğüz, en çok da üstüne atlayıversem sekerek uzaklaşabilecekmişim gibi duran bulutlara yakınken; acılarımız küçücük, değerlerimiz küçücük, aşklarımız, mutluluklarımız bir toz parçası kadar küçücük evrende. Arada bir ya tepeden, ya en dipten bakmak lazım geliyor. Bana oldukça iyi geliyor. 


Bu kısa yolculukta sayılı insanımla güzel bir akşam geçirdik, birikenleri harcadık. Şirince'nin yaban mersini şarabından o kadar çok içtim ki meyvenin kendisine küstüm, sabah kahvaltıya gittik ki bayılıyorum. Ardından aktarı yüklenip valize attım, aileme olduğu kadar doydum, geldim.


Hollanda'daki oturma iznime üç ay oldu başvuralı, sürecin devam ettiğini gösteren bir sticker var pasaportumun içinde. Bu sticker ile çıktım ülkeden, ama İstanbul'dan dönerken "Bu vize değil, bununla uçamazsınız." diyen arkadaş kısa süreli kalp spazmı yaşattı sağolsun. Bana hala mantıksız geliyor, zira o sticker benim o ülkede yaşadığımı ve vizeye gerek olmadığını gösteriyor. Ama pek şükür Yunanistan'dan da oturma iznim olduğu için o kart sayesinde sorun yaşamadan geldim.


 Yağmurla uğurluyor İstanbul. 
Havalar ısınınca görüşmek üzere diyelim.

 

"Uçakta Hollanda'ya geldiğinizi nasıl anlarsınız?" sorusunun cevabı şekil A'da:

 

 İstanbul'a gitmek, geçirdiğim zaman ve dönmek sancılı hisler verdi genel olarak. Döndüğümde 2 gün boyunca ilaç işlemeyen bir baş ağrısı bahşetti sağolsun. Biraz güneş çıkınca, ayazların efendisi Hollanda'da iki günüm şu şekilde oturarak geçti:

 

İstanbul'da aktardan aldığım adaçayını en büyük savaşçım ilan ediyor, geldiğimden beri mis kokusu ve görüntüsüyle her gün içiyorum. Genelde Türkiye'ye gidince yapılan ilk işler: Hollanda'da 24 euro'luk iğrenç saç kesimlerinden kurtulmak için kuaföre gitmek, aktara saldırmak, üst baş almak, özlenen yemekleri bir bir bulup yemek, bulunamayan lezzetleri depolamak oluyormuş demek ki.

 

 Vee gelelim asıl olaya. Şimdi ben Şubat'ta başlayacağım bir iş buldum pek şükür. Hepimizin bildiği güzel bir firma, ama şu an sadece deli gibi çalışmak istediğimi düşünürsek güzel olmasaydı da çok fark etmezdi bence, neyse. Hollanda'nın göçmenlik olaylarından sorumlu ofisi IND'ye oturma ve çalışma izni başvurusu sonrası, bana yukarıda bahsettiğim sticker'ı verdiler ve Nisan'a kadar 5 yıllık oturum kartın "kabul edilirse" gelecek dediler. Ama işe girmem için o kartın kopyası lazım, ben de iş yerine dedim canım geliyor bekleyin yollayacağım. En sonunda tam 3 ay 1 bir gün sonra kart çıktı gelin alın diye mektup geldi eve. Bugün de Zwolle'deki IND ofisine gittik teslim almak için. 

Her yer buz tabii, donuyoruz dediysek laf olsun diye demiyoruz.



En sonunda aldım oturum-çalışma kartını, yarın kopyasını işe yollacağım ki bu konu da böyle huzura bağlansın. Lakin ofis Amsterdam'da ve ben İstanbul'da okula - işe gittiğim o saatlerce yollardan kurtulacağım ümidiyle gelmiştim bu yaban ellere. Ama Melerence yine en az 1 - 1,5 saat yol gidecek. O yüzden yaza taşınma niyetimiz var bakalım. Lakin hiç sorun değil, İstanbul'da her gün ne yollar gittik biz doktor. En azından burada bir trene binip inince iş yani, hop metro hop tramvay hop vapur falan olmadığı için de kendimi şanslı görerek teselli edeceğim.



Eveet, gelelim sosyal sohbet ve bilumum Hollandalı komşu çekiştirme bölümümüze. Ya benim niyetim iyi de daha önceki günlükler de bahsettiğim gibi bizim mahalle manyak. :D 

"Çılgın" yan komşumuzdan ve enteresan kocasından daaha önce bahsetmiştim. Şimdi sokaktaki park alanı %20 onların evinin önünden başlıyor, bizim evin önünden devam ediyor. Bunların da arabası adeta 10 yıldır çalıştırmamışlarcasına hep evlerinin önündeki %20'lik alana park edilmiş halde. Biz de arada şakasını yapıyorduk şurayı bir boş görsek de park edip darlasak komşuyu diye. :D Bu arada bu adam yol yardım gibi bir yerde çalışıyor ve transporter gibi bir yol kurtarma minibüsüyle işten geliyor arada. Bazen kendi arabasının ilerisine yani bizim evin önüne o minibüsü koyuyor falan baya kilit. Neyse efendim, geçen eve geldik, tek park yeri bunların evinin önü. Bir sevindik, bir sevindik. :D Ben dedim bak bela olacak ama ne yapalım, bıraktık arabayı. Birkaç saat geçti, ben evde yalnızım o ara, kapı çaldı. Zaten ne zaman yalnız olsam ve kapı çalsa bir halt oluyor evrene, baktım bizim komşunun yüzünden düşen bin parça. :D Daha önce söylediğim gibi bunlar hala benim Hollandaca bilmediğimi de anlamamışlardı, kapını bir kısmı da cam - gördük birbirimizi açmasam da olmaz şimdi. Neyse açtım bari mükemmel Hollandaca'mı konuşturayım, anlamak zor olmadı ki arabayı biraz öne alır mısınız diyor adam. Bizim ön de boşalmış o sırada, kasten bırakmışız gibi olmuş "onun yerine". Ben dedim yalnızım şu an, ters ters de bakıyorum niye alayım park et işte öne, evine 2 metre yani. O zaman anahtarı verin ben çekeyim diyor. Haydaa manyak mısın anahtarı niye sana vereyim şimdi, anahtar da evde yok dedim. :D Dudağını büzerek peki dedi gitti kelebeğim. İlk fırsatta da biz çıkınca arabayı hemen geri almış, daha da birkaç yıl oynatmaz yerinden şimdi. :D

*

Bugün kapıya çıktığım bir an, beyaz saçlı yaşlıca bir hanımefendi olan karşı komşu beni gördü. Yüzüme baktığını görünce başka yere baktım ki sohbet açmasın, zira edemiyorum. Sonra bir laf attı bana, ben yine belki susar diye başka yere bakmaya devam ettim ama en son kapı numaramıza ithafen ÜÇ NUMAAARAA HALLOOOO diye bağırınca bakmak zorunda kaldım. Bir şey dedi, ben de benim Hollandacam biraz sakat teyze dedim, aa öyle mi dedi karşıdan yanıma geldi. :'( Ama bir sohbet ettim ki vaay bee dedim Melo kurssuz falan sen adam olcan bu gidişle. 3 aydır buradayım yine konuşabiliyoruz fena da değilim dedim, tabii en önemlisi anlaşmak falan dedi. :D Nerelisiniz dedi, Türkiye Yunanistan karışımı dedim, arada çık konuşalım falan dedi, KONUŞAMIYOM Kİ dedim ne konuşalım. Sonra ben Türkçe biliyorum ama "Merhaba!" dedi, a bir de şey biliyordum dedi... "EŞEK!" dedi sonra. Dedim sana bu Türkçe'yi öğretenden Allah razı olsun. Çok önemli kelimeler sonuçta. Sonra acayip gerilsem de baya akıcı sohbet ettik ve gitti sonunda, ufak ufak adımlar yani sayın okurcuğum.

*

Ruhsal konulara gelirsek, bu aralar gerçekten çok enteresan şeyler oluyor. Mesela sosyal medyadaki yarara dayalı gerizekalı ilişkilerden, devamlı bu muhabbete çekilmeye çalışılmamdan, o sahteliği izlemekten acayip yoruldum. Ayrıca kulağa garip geliyor ama sırf başka bir ülkede yaşıyorum diye aniden "benimle aslında samimiymiş gibi yapan" insanlardan da kusmak geliyor artık. Başka yerde yaşamanın yakından bir olayı yok arkadaşlar, hatta çoğu zaman sevimsiz bir şey olabiliyor. 

Ben hayatım boyunca limitsiz açık sözlülüğüm yüzünden insanlarla problem yaşamış biri olarak, artık "kendimi açıklamam beklenen" durumlara direkt sırt çevirdiğimi fark ediyorum. Biri açıklama mı bekliyor, hiç takatim yok arkadaşım, devam et haydi. Yok, "kendimi bir şey de sanmıyorum", hatta tam tersi. Sadece enerjim yok böyle şeyler için, tatlı canın bilir yani nasıl anlarsan öyle anla. 

Müthiş samimiyetsiz insanları gördükçe, devamlı senden bir şey bekleyen insanları gördükçe, sadece seni "düzeltmek" için iletişim kuran insanları görünce, bu insanlarla yaşayınca, gerçekten sistem çöküyor bir yerde artık. Az insan, çok huzur! Gerekirse hiç insan! Bu aralar hayat mottom "Aklı kısa olana uzun cevap verilmez.", kime neyi anlatıyorsun ki? Bak işine, hayat üç gün, he de geç, yaşamına devam et. 

Bloglardaki sadece "yorum yazmış olayım da orada görüneyim" kaygısıyla samimiyetsiz yalandan bir şey yazan insanlara geri yazmadığımda kendimi kötü hissetiğimi fark ettiğim gün, tamam dedim sosyal medyanın da farkı yok normal yaşamdan. Ya da şu İnstagram'da mesela, öyle bir hava var ki, biri beni takip ettiyse - ben onu etmediysem (derdinizi seveyim :D) piiii kötüsün. Bunu bir konu gibi yazmam bile müthiş bir seviye kaybı şu an. Yahu ben tanımadığım birinin anlamsız selfie'lerini görmek zorunda mıyım? Benim profilim sana enteresan gelmiş, beslenebileceğini düşünmüşsün ki takip etmişsin; e seninki bana gelmiyor, ne yapayım? Bir sürü insan var benim takip ettiğim ve beni takip etmeyen. Bu konuyla ilgili geçen gerzek bir sitem aldım o yüzden bu kadar spesifik değiniyorum. Değdiğinden değil yoksa. Personal distance atın üstüme ne olur. Yaşamdaki her şey abartı, fazla önem verme hastalığı, o yapay çaba oldukça her şey sahte. Veya birini gönülden övmek, takdir etmek bu kadar mı zor çoğu kişiye? Ben yetişemiyorum bu sahte mizaca vallahi, kenara çekiliyorum, kesmeyeyim hızınızı. 

Oh be, rahatladım.

*

2 yorum:

  1. "Az insan, çok huzur! Gerekirse hiç insan!" çok çok doğru bu söz. Yalnız yaşamaya başladıkça insanların sahteliği o kadar bariz belli ediyor ki kendini "Hı hı, peki, oldu canım, oldu" diyesi geliyor insanın. Bu yüzden seviyorum seni samimi ve pazarlıksızsın 😘 İşin için de çok sevindim hayırlı olsun 💙💙 😍

    YanıtlaSil