14 Temmuz 2016 Perşembe

"Bayram Sonrası Depresyon" değil onun adı...

Uzunca bir bayram tatilinden döneli birkaç gün oluyor.

Bayramda İzmir Çiçekliköy'e, Çeşme kıyılarına ve benim için en önemli olanı Sakız Adası'na (Xios) gitme fırsatı buldum. Aslında evde olacaktım ama son anda planlar değişti ve rotamız bu yöne döndü. İyi de oldu. Hem güzel zaman geçirebildim iş hayatının koşturması içinde, hem de 'unuttuğum' çok önemli bir şeyi hatırladım bu sayede. Bu yazıda da ondan bahsetmek, aranızda unutanlar varsa size de hatırlatmak istiyorum. Zira bu çok, ama çok önemli bir şey.

Dediğim gibi bayram bitti, işe geldik, herkes mutsuzca. Çoğu Bodrum plajlarında sıcak kumlardan serin sulara atlamış, istediği saatte uyumuş, yarın erken kalkma gibi bir sorunu olmadan balkona çay içerek keyifli akşamlar yaşamış. İşe dönünce insanın o kadar zaman sonra bir 'sarsılmaması' mümkün değil tabii. Bundan mütevellit, herkesin ağzında bir "bayram sonrası depresyon" lafı var. Haklılar, iki ayrı insana dönüştüğünüz, iki ayrı dünya adeta. Lakin bu lafı, bu muhabbetleri duydukça aslında bunun bir "tatilden çıktım işe geldim depresyonu" olmadığını, bundan daha kritik bir şey olduğunu farkettim.

Biz işten uzaklaşıp az da olsa "huzur" bulduğumuz şu birkaç günde, unuttuğumuz bir şeyi hatırladık aslında, çok kritik bir şeyi... Yaşamı yahu! 

Aslında hayatın böyle bir şey olmadığını hatırladık, huzurun tadını, iyi insanların verdiği güzel enerjiyi, anlamsız maillerimize bakmak zorunda olmayışımızı, sadece "durup" derin nefesler almayı hatırladık. Depresyon dediğimiz şey de bu hatırladığımız gerçeği unutma çabalarımız sırasında hissedilen ağrı işte. Ama durun, asıl olay tam da burada. Zira bir insanoğlu, bir hayatında bu kadar acı çekerken ve tatildeki gibi çok huzurlu olup doya doya yaşayabileceğini bizzat görmüşken, neden hayatını buna göre düzenlemez de o güzel huzuru unutmaya çalışır? 

Misal bu fotoğrafı dün İstanbul'da çektim. Uzun zamandır bundan daha acıklı, daha zavallı, daha üzücü bir şey görmemiştim.


Çünkü her şey göze alma meselesi... 
Merak etmeyin, hiçbir coğrafyada aç kalmazsınız zira.

Yarın sabaha uyanacağından emin olmadığın bir hayatta, neden üç kuruş daha fazla maaş için işkence içinde yaşamayı göze alır insan? Maaşının yarısı kadar daha az almayı, ama kendi bahçesinde yetiştirdiğini yemeyi, her gün iki adımda mavilere varabilmeyi, oksijenin leziz kokusunu hissedebildiği bir doğaya gitmektense, neden otobüslerde sürünür, resmen bile bile ruhunu çürütür? Nasıl bir göze alamayıştır bu?

Bir önceki yazımda yazmıştım, canım Sakız'da kaldı. "İnsanlar orada yaşıyor." yani, anlıyor musunuz? Oradan çıkıp İstanbul'a dönmek tam deli işi. Resmen alışamadım; Xios'un ve insanının güzelliği bana uzun zamandır unuttuğum masmavi hayatın varlığını hatırlattı ve ben unutup alışmaktansa, bu "fırsatı" değerlendirmek istiyorum. Böyle damarlarımda istiyorum ama. 

Birkaç gündür mutlu oluyorum öyle, Sakız Adası'nın köylerindeki satılık evlere bakıyorum. Eskiliğine göre 30.000 Euro'dan (ki bu parayla İstanbul'a 5 metrekare garaj alamazsınız) başlıyor evler. Güzel bir köy evi isterseniz 60.000-80.000 Euro ile ömrünüz değişebiliyor mesela. Daha üstüne ise baya cenneti satın alabiliyorsunuz Sakız'da. Mesela baktığım evlerden birkaç kare var aşağıda...











Anlatabiliyor muyum? 
Uyumayın tekrar, unutmayın gerçek hayatı! O gittiğiniz yerler "tatil" değildi, siz günde bilmem kaç saat çalışıp hakettiğinizi alamadığınız yıllar içinde, "göze alabilmiş insanların" her bir gün huzurla yaşadığı bir yerdi. 

Bir şu yukarıdaki fotoğraflara bakın, bir de büyük şehirlerde tükettiğiniz ömrünüze, yediğiniz plastik domateslere, bayramdan bayrama size uğrayan huzura, yaşamınızda artık bir lüks haline gelmiş doğaya, bir bakın...

Bu arada "İyi de, ha deyince nereye gidelim!" bu alandaki en meşhur bahanelerden. En azından tüm ömrü böylesi bir plan üzerine yerleştirmek ve hedefe huzur koymak, bir gün bile "böyle hayatların" da var olduğunu unutmadan, bu hayatlardan birine koşmak, o kısacık ömrümüzün hakettiği şeydir, pek net. 

Hayır; ne bir ırka, ülkeye, ne de bir inanca veya kültüre "ait" değilsiniz. Nerede mutluysanız memleketiniz orası; açın kanatlarınızı!

Aşağıdaki söz ile bitirelim mi... 
Şu an nerede olduğunuz, nerede yaşadığınız; sizin kim olduğunuzu göstermez. Kim olduğunuzu içinizde siz çok iyi biliyorsunuz; işte o ruhun yaşadığı yere gidin bir an önce... "Hayat" orada zira, şu an her şey pause'lanmış vaziyette. Göze alın, azla yetinin, cesaret edin. Edin ki, her sabah mutluluğa uyanın, kısacık - eşsiz ömrünüz hakettiği gibi huzurla, tazecik yaşasın...


 * 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder