26 Mart 2014 Çarşamba

Doğanın İçinden: Natuurcentrum Veluwe, Hollanda

Serin bir pazar gününde, bisikletimi alıp, eşsiz toprak kokusu ile sarılı nemli Hollanda sokaklarına bıraktım kendimi. O kadar güzel, bozulmamış bir doğa var ki burada...

Yolda gördüğüm güzel bir yola girdim, tesis gibi bir yer gördüm ardından. İnsanlar çocuklarını, köpeklerini alıp, genç-yaşlı, doğanın keyfine varıyorlar burada. Bir diğer sevdiğim yanı da bu Hollanda'nın, başıboş bırakmıyorlar bu güzel yerleri, yaşamayı biliyorlar.

İç tarafa doğru yürüyünce, Natuurcentrum Veluwe isimli çok güzel, sıcacık bir yer keşfettim; güzel bir filmin en mutlu sahnesine döndü hayat.





Burada da bir "geyik çıkabülü" tabelası ile Meliscik.







 Bu güzel, nemli yollardan geçtikten sonra Natuurcentrum'a vardım. İçeriye girdiğimde ise adeta ağzım açık kaldı. Hem çok güzel sıcacık bir yer; gösterişsiz, tahtalarla, doğayla dekore edilmiş, hem de içeri de doldurulmuş hayvanlar dört bir yanda.

İçeri girdiğinizde başınızın üstünde kanatları açık halde heybetli bir kartal karşılıyor sizi... Çok garip hissettim gerçekten. Kartallar canlı olmaya, yükseklerden uçmaya, heybetli kanatlarına uzaktan uzağa hayran kalmamıza layık... Tüm hayvanlar öyle! 

Bir yandan bu "gerçek" hayvanları yakından görmek, hatta çaktırmadan dokunmak garip bir heyecan saldı içime; fakat diğer yandan dudağım da bükük kaldı. Evet, bu tahta restorantın havasına, içindeki sıcaklığa ve doğadan olmasına çok uymuş bu durum; ama hayvanlar bir dekorasyon aracı değildir. Karışık hisler içine düştüm işin aslı.

Gerçekten, oradaki birkaç sarı bebe gibi, ben de ağzım açık halde tavandan duvara dört yandaki hayvanlara baka baka boş bir masaya yöneldim. Bir yandan burada bulunmak, doğaya bu kadar yakın olmak çok hoşuma gidiyor; bir yandan doldurulmuş hayvanların olduğu bir yerde mutlu olduğum için suçluluk duyuyordum. 

İçeride çocuklarını, torunlarını alıp bu sıcacık yere gelmiş birçok aile vardı. Şu "dekor" hariç içerisi o kadar "mutluydu" ki, ister istemez iyi hissettiriyor insan... Gündelik, aptal telaşlardan uzak, torununun şapkasını takan bir büyükanne, ona bakıp gülme krizine giren bir sarı bebe. :) Kimse lüks aramıyor, herkes kaçıp basitliğe sığınmış... Kimse nereli olduğumu, adımı, hikayemi, korkularımı, mutluluklarımı bilmiyor, sadece varım o an. O an tek rahatsız olduğum şey, kahve getiren kişinin iki çok yaşlı adam olması, onlar işletiyor sanırım bu yeri. Bu nedenle gidip kendi kahvemi büfeden alıyorum, o da ne? Kahve 1 Euro mu? Evet, burayı giderek sevmeye başladım!
















Restorantta yer alan şömine ise, tam yerinde. Sadece huzur, dostluk, aile dolu bir yer, tek kelimeyle "sıcacık." Üstelik hayvanlara, doğal yaşama dair birçok ürün de satıyorlar. En sevdiğim ise elbette "ev yapımı reçeller"; o kapak olarak kullandıkları küçük kumaşlar bile mutluluk veriyor insana. Bir yandan da aklımda güzeller güzel ibir geyiğin doldurulmuş kafasının bir tahtaya çakılarak "süs" olarak kullanılmasını kalbim kabul edemiyor. Ne yapayım, ne hissedeyim bilemedim; ama bence, yine gelirim ben buraya...








Bu yarasalar çok şapşal değil mi?





*


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder