29 Aralık 2013 Pazar

Çocukluk Yılları ve Aklımdaki Kareler

Öncelikle sosyal mesajı verelim: Siz siz olun, "Yaşı küçük, hatırlamaz ilerde." demeyin, çocukların yanında laflarınıza, hareketlerinize özen gösterin. İnanın, hatırlanıyor. Bu bazen iyi, bazen sevimsiz durumlara neden olabiliyor tabii; ama ben memnun oluyorum. Akrabalarınızın, arkadaşlarınızın size nasıl davrandığını, yaşadıklarınız karşısında misal 5 yaşındayken ne hissettiğinizi hatırlamak güzel, garip bir his.

Küçük yaşlardan hatırlananlar genelde "küçük karelerden" ibaret... Malum, bilincin çok kuvvetli olmadığı, yıllar öncesi dönemlerden bahsediyoruz. Ben de aklımda yer etmiş birkaç sahne anımsadım. Bakalım neler kazınmış "o küçük çocuğun" aklına. :)

*7-8 yaşlarında annem her günkü gibi (ilk değildi yani) işe gitmişti. Neden özellikle neden o sabah bilmiyorum; ama gittikten sonra annemi çok özleyip, dolabındaki tiril tiril-soğuk bir bluzundan kokusunu koklayıp ağlamıştım. Akşama gelecekti yani, ama.

*Karşı komşuya emanetken, evimizin en alt katındaki pet shop'un önünde, kafeste duran hemstır elimi ısırıp kanatmıştı. Komşumuz da deli gibi panik olup pansuman yapıp bir sprey falan sıkmıştı parmağıma. O paniğini hatırlıyorum.

*Bir kurban bayramında evin önünde koca bir inek kesmişlerdi. Kafasına yakından baktığımda gözlerinin hala hareket ettiğini görmüştüm. Uzak tutun çocukları şu olaydan...


*6-7 yaşındayken, nereden bulduysam, ayak tırnaklarıma lacivert oje sürmüştüm. Akşam babam "O ne öyle, siyah oje mi sürülürmüş?" deyince, ben çok ciddi, "Siyah değil baba, lacivert o." dedim. Karşı koltuktan annemin kıkırdayışını hatırlıyorum. :)

*Babaannem ile dışarı çıkmıştık. Yine baya küçüğüm... Sanırım ilk kez iskender kebap yiyecektim, çünkü ne olduğunu bilmediğimi hatırlıyorum. Nedense babaannem yememişti, sadece "çocuğu doyurayım" gibi bana istemiştik. Sonra ben herhalde biraz hızlı-kaba yemişim ki :)) babaannem "Yavaş ye çocuğum, hiç mi restauranta falan gitmiyorsunuz siz?!" demişti. Unutmam babaanne.

*İzmir'de Kipa'dan çıkmıştık. İkili paketti sanırım, poğaça almıştık. Ben de yürürken açmaya çalışıyordum, annem de iki adım önden gidiyor. "Servise binince açarsın, düşüreceksin şimdi!" dedi. Dediği anda paket aniden açılıp poğaçalar yer ile buluştu. Annelerin sözü dinlenir!

*İlkokul 1'e giderken, alt katımızda Gülçin diye bir kız oturuyordu. Neden böyle bir akım başlattık bilmiyorum ama sürekli birbirimize hediye götürüyorduk; hediyenin özelliği içinde küçük ve çok saçma bir şey olması (bir adet domates gibi) ve o "hediyeyi" böyle sekiz on kat gazeteye sarıp açmasını zorlaştırmaktı. Başka işimiz yokmuş demek ki.

*Ağabeyimin "Action Man"i vardı; erkek barbie'si yani. :) Biraz da eskimişti... Ona uzun bir ip bağlayıp balkondan aşağı sarkıtıp arabaların önüne falan denk getirmeye çalışıyorduk. Of.

*Hahaha... Ay hala gülüyorum buna. :)) Benim salak ağabeyim bir ara balık tutmaya sarınca, babam şu uzun sopalı oltalardan almıştı. O dönem hemen her hafta sonu, halamın da yaşadığı Çeşme'ye gidiyor, balık tutuyorduk. Sonra bir hafta içi evdeyken, benim zeki çocuğum sıkıldığı için balkondan aşağı sallıyor oltayı, balık tutmuş gibi çekiyor sonra. Tekrar atıyor, tekrar çekiyor... Sonra bir attı, misinanın ucundaki kanca karşıdaki elektrik teline takıldı. Ben de başladım gülmeye. "Ne salaksın, kesmek zorunda kaldın misinanı şimdi." dedim. Sonra bu akıllı kopar kendiliğinden deyip çat diye oltaya asılınca trafo patladı. :D Hahahaha... Baya elektrik telleri koptu, kıvılcımlar falan çıktı, polisler geldi. :D Aaaa işin en güzel yanı, akşama da milli maç vardı ve tüm sitenin elektrikleri kesildi o gün. :)) Oradan da gözümde şey kaldı, ev 2. kattaydı ve polisleri izliyordum ben arka pencereden. Bir tanesiyle göz göze geldik, "Sen mi yaptın bunu?" diye seslendi cama, ben de içeri kaçtım. 

*İzmir'de bir evimiz tam tren yolunun önündeydi. Tren geçerkenki tangırtıya alıştığımı hatırlıyorum.

*Yine İzmir'de babaannemle ilk kez dolmuşa binecektik. Yani, ben herhalde ilk kez binecektim veya adını ilk kez duymuştum. Babaannem "dolmuş bekliyoruz" deyince, ben donmuş anlayıp, ne acaba bu ya diye tavanındaki buzlardan sular damlayan bir araç hayal etmiştim. Realite yıktı beni tabii.

*Evka-2'de mahallede tiyatro organize edip yukarıdaki düğün salonundan sandalye ödünç alıp onları taşıyorduk. Basket sahasındaki potanın altını da çarşafla çevirerek kabin haline getirip, makyaj falan... Neyse.

*Yine İzmir, yine babaanem, yine bir "ilk kez" vakası. 7-8 yaşındayım en çok. İlk kez trene binecektik. Treni beklerken, ben oradaki görevliye "Hiç buraya atlayıp intihar eden oldu mu?" diye sormuştum. Belli bir manyaklık var tabii DNA'da.

*Güneşin geceleri aya dönüştüğünü düşünüyordum. Akşam vakti hem aydınlık olur, hem de silik olarak ay çıkar ya, yıkıldığım an.

*Kadıköy'deki apartmanımızın çıkışında mavi-yeşil kağıt 250 bin lira bulmuştum. Kafamda gazetede "Yerde 250 bin lira bulan küçük kız loto oynadı, yaşamı değişti." haberlerini hayal ederek gibi loto oynamıştım. Çıkmadı bir şey.

*Kadıköy'deki evde doğum günüm için arkadaşlarım eve gelmişti. Canan diye benden daha küçük bir kız, saçımın simli olduğunu görünce "ben de isterim" dedi, bir yandan sürerken diğer elimde sim şişesi açık kalmış, o elimi de bükmüşüm. Kızın kafası sim doldu dağ şeklinde. Sonra ben yeni banyo yaptım diye ağlayarak evine gitti. Ama beni en çok kıran, giderken getirdiği hediyeyi de geri almış olmasıydı.

*Çok sıkı bir Leonardo DiCaprio hayranı olan ben, dergide "Starların Adresleri" başlığında verilen yazıda, Leonardo'ya mektup yazmak için 7 yaş İngilizce'mi kasıyordum. Yazılan ama gönderilmeyen mektuplar; sen hiç duymadın ama ben yazdım Leo.

*Geceleri yıldızlara bakarak "Allah'ım ne olur, yarın sabah benim de sihirli güçlerim olsun." diye dua ediyordum. Ya sisteme aykırıydı, ya da gitmedi sesim.

*İlkokulda Furkan diye bir çocuk vardı. Sürekli "Ben büyüyünce küpe takacağım, saçımı da uzatacağım." diyordu. İki yıl önce gördüm, çocuk baya "hacı" olmuştu. Evdeki hesap...


*Henüz Çeşme çok ünlü-magazinsel bir yer değilken, hemen her haftasonunu orada geçirirdik. Halam orada yaşıyordu, bir de (hala anlamıyorum neden) genelde kışlık eşyalar satan bir mağazası vardı. Bir de takı tasarımı yapardı, şimdi ultra profesyonel oldu tabii. Neyse, ben de bir anahtarlık yapmıştım onun malzemelerinden. Öğlen uyumayanın akşam mağazaya gidemediği günlerden birinde yine, anahtarlığı cam tezgahın içine bıraktım. Dışarda otururken, halam az sonra yanıma gelip elime 12 lira (Unutmam!) verdi ve "Az önce bir turist anahtarlığını almak istedi." dedi. Bu arada yıl 2000 falan, 12 lira ne demek?! O anki mutluluğumu anlatacak kelime yoktur.

*Ağabeyim, kuzenim, ben Çeşme çarşısında sıra sıra bindiğimiz bisiklet turları, çarşıdaki taşların tırtırıtırıtır eden zorlu yolları.

*Çeşme Sahil'de özellikle geceleri parıl parıl parlayan Sakız Adası'na bakıp dev sarı kulaklıktan Yunanca radyoları dinlediğim huzurlu dakikalar.

*İzmir'de Fedon'a sarmıştık. Ben 3-4 yaşındaydım, bak hatırlıyorum. O kadar çok dinliyorduk ki babaannem kasedi alıp "Attım bak attım yeter yok." diye kasedi saklamaya çalışınca biz Ali Can ile saldırıyorduk.

*Çeşme'deki mağazanın önünde "ucuzcu sepetine" ben bakıyordum. 7-8 yaşındayım. Bir turist kızcağız geldi, "How much?" dedi. Tamam, güzel, onu anladık. 13 lira demem lazım. Sepetin altından parmaklarımla "One, two..." diye sayıyorum ki 13'e kadar gidip hatırlayayım. Kız yüzüme bakıyor. O baktıkça ben panik olup baştan başlıyorum. Öyle üç kere en baştan one, two başlayınca içimden, kız herhalde ne bakıyor yüzüme bu deli diye gitti. Sonra içeri koştum anneme sordum, söyledi. Az sonra kız oradan geçiyordu, al ya da alma ben söyleyeceğim edasıyla elimi sallayıp "Thirteeen, thirteeen!" diye bağırdım. Ama gelmedi geri...

*Karşıyaka'da okuldayken acayip bir yağmur yağmıştı bir gün. Ben de romantik ruhlu bir çocukcağız olarak yağmurda bahçede dönmüş, oynamış ve sırılsıklam olarak sınıfa gitmiştim. Öğretmen baktı üstüme, hasta olursun eve git, dedi. O dönem de babamın ofisinde çalışan bir kız alıyordu beni okuldan, 7 yaşındaydım. Yolu biliyorum ama yolun yarısında teknik bir aksaklık çıktı. Koca bir cadde, karşıya geçmem mümkün değil. Baktım, baktım, geçer miyim, geçemez miyim... Ağlamaya başladım ben de. Sonra bir adam "Neler ağlıyorsun bakayıım?" dedi. "Karşıya geçemiyorum." dedim. :)) Sonra sağolsun karşıya geçirdi beni, sonrası kolay.

Derken, uzadıkça uzuyor bunlar, ne çok şey varmış aklımda! Bu arada bir kez daha farkettim ki annemi çok seviyorum ve İzmir'de yaşadığım çocukluk hayatımın en güzel günleriymiş. Ben çok keyif aldım ve gülümseyerek yazdım hepsini, gözleri bu satırlara dek ulaşan herkese teşekkürler. :)

Çocukları önemseyin...

Sevgiyle.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder