12 Kasım 2013 Salı

Farkında mıyım?

Ne mühim soru. 

Farkında mıyım, yaşamın? 

Ya ölümün?

Farkında mıyım, yarına uyanırsam, bunun bir lütuf olduğunun?

Farkında mıyım, tahmin edemeyeceğim kadar çok şeyin benim elimde olduğunun?

Farkında mısın?

Sonunu bilemediğimiz, biricik bir ömür var elimizde. O kadar çabalıyorum ki klasik laflar etmemek için. Bu konuya dikkatinizi istiyorum, kaçıp gitmeyin diye çabam. Biliyorum, bu aralar sık yazmaya başladım ölüm üzerine. Fakat ölüm üzerine yazmak, aslında "yaşam üzerine" yazmak, değil mi? Aşağı yukarı da aynı şey belki.

Ben, ciddi anlamda, herkesin "en az bir şeyi iyi yapacak" şekilde, "bir şey için" yaratılmış olduğuna inanıyorum. Bir çocuk, daha iki yaşındayken, ruhuna konulan kişiliği belli etmeye başlıyor. Kimi zaman çok "düzgün" ailelerden, çok "fena" bir çocuk çıkıyor; çok "fena" ailelerden, "çiçek gibi" evlatlar yetişebiliyor. Tüm bunların kilit noktasının, bedene yerleştirilen ruh olduğuna, bazı şeylere müdahale edemediğimize inanıyorum. Dolayısıyla, her insanın, oturup, kendiyle bir dertleşip, tüm endişelerden, tüm acabalardan, tüm korkulardan sıyrılıp "aslında kim olmak istediğini" bulabileceğine inanıyorum.


 Ben çocukken, kendimi hep toplantılara giden, konuşan, sunum yapan biri olarak hayal ederdim iş hayatımda. Ne mutlu ki lisede sayısal okumama rağmen, toplarlayabilmişim cesaretimi, her şeyi sıfırdan alıp girebilmişim İletişim Fakültesi'ne. Ruhumda olmadıktan sonra, onun için yaratılmadıktan sonra doktor olsam kaç yazar? Mevki, para, fanilik aşığı bir toplumun sürüklemesiyle, istemediğim bir hayat yaşayıp "saygın ve zengin" olsam; ruhum aç, ruhsal mevkim yerlerde olduktan sonra kaç yazar?

Bizi yakan en büyük yanlışımız ertelemek şu hayatta. İnsan kendine verdiği sözleri tutmayınca birkaç defa, "Yapacağım." deyip yapmayınca, bir süre sonra kendine olan inancını kaybediyor ki, en fenası bu. 

İçimden konuşsam ruhumla, "Yaparım birazdan." desem. Yine aynı ses, benim sesim, bana cevap verse: "Bırak şimdi. Yapmayacağını biliyorsun." Daha fena ne var benliğimiz için, kendimize güvenmedikten sonra... 

Herkesi boşverin de, insan en çok kendine verdiği sözleri tutmalı. Sahip olduğumuz tek zaman şimdi. Az çok kontrol edebildiğimiz tek zaman, şu an. Şimdi, tam zamanı her şeyin.

Okuduğum bir kitap, ne güzel, ne basit anlatıyordu mevzuyu. 

Ne olmak, nerede olmak, kim olmak istiyorsunuz? Bu istediklerinizi olabilmek için ne yapmalısınız, neye sahip olmalısınız? Yapın. Adım adım, yürümeye başlayın, gidin ve olun.

Bahaneler, dünya yaşamının en zararlı ürünlerinden hakikaten. Yürürken müziği duymak, çalışmanın, başarmanın müthiş mutluluğunu yaşamak varken, neden kaybetmeyi seçiyoruz? Ardından kaderi suçlayarak rahatlıyor ruhlarımız. Bu tamamen "farkında olmak ya da olmamak" mevzusu sanıyorum. Oysa ne kolay mutluluğu bulmak. Küçücük bir çocuğun kirpiklerinde saklı duruyor mutluluk, tahtalarda, yeşilde, ağaçlarda, sevmekte, fedakarlıkta, kokularda, bisikletlerde, izlemekte...


Çok sevdiğim bir laf var, anımsamalı sık sık;

"Bugün, şu an yaptıklarınıza bir bakın; hayalini kurduğunuz geleceğe, olmak istediklerinize benziyor mu?"

Cevap hayırsa, sadece üşenmek gibi aciz bir nedenden kaynaklanacak olası pişmanlıklar yaşamamak için, kalkın yerinizden. O kadar büyük bir enerji ve güç taşıyoruz ki içimizde... Her birimizin bu enerjiyi sonuna kadar değerlendirebilmesini dilerim, hayat gerçekten çok kısa. 

Ve çok güzel.

Sevgiyle.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder