9 Mart 2016 Çarşamba

Doğu Karadeniz Günlüğüm

Uzun zamandır yazmak, paylaşmak için en çok heyecanlandığım yazı bu sanırım. Fotoğraf seçmekte en zorlandığım, fotoğraflara bakarken bile gözümün dolduğu anıların bir araya geldiği, bambaşka bir yazı bu.

Öncelikle şurada yazdığım gibi; sırt çantamı alıp tek başıma Karadeniz'e gittim, temelde doğduğum şehir olan Artvin-Borçka'yı görmek üzere. Rotamda Artvin, Rize ve Trabzon vardı; hayatımın en güzel günlerini, en farklı hislerini yaşadım, döndüm, sıra geldi paylaşmaya. Bu postta uzun uzun yazılar görmeyeceksiniz; ama sıra sıra, adeta benimle birlikte geziyormuş gibi hissedeceğiniz bir fotoğraflı günlük okuyacaksınız. Seyahatimin her anında yanımda olan "Karadeniz defterime" bir dolu not aldım. Alakalı yerlerde italik-mavi yazıyla gördüğünüz notlar, o andan - bu defterden çektiğim notlar olacak. Dilerim keyifle okur, gitmiş kadar olursunuz bu cennet köşelere. 

Haydi başlayalım...

*


06:40 Trabzon uçağı için hava aydınlanmadan uyandım. 
Toparlandım, taksi geldi, tam çıkacakken bir an durdum ve deli bir heyecanla kendime dedim ki: "Melis sen ne yapıyorsun yavrucuğum? Nereye gidiyorsun kızım sen?? Ay valla gidiyorum!!" Benim için tek başıma Çin'e gitmek gibi bir duygu bu, ailemden kimse ben doğduktan sonra gitmemiş Borçka'ya, kilometrelerce yol, bir dağın tepesinde, yol bilmem iz bilmem; bu seyahat planımı duyunca en az on kişinin dediği gibi deliyim ben galiba! Gerçi... Belki de asıl deli onlardır, üç günlük hayatı güvenlik sınırlarında geçirdikleri için. Neyse! Haydi çıktım yola!

Yolculuğa başlama fotoğrafı budur benim için, uçuşumu ekranda görünce anlarım ki vallahi gidiyorum!


05:10, Atatürk Havalimanı, 05.03.16
"En yoğun hissettiğim şey ne biliyor musun? Gurur! Bir garip gurur... Bu maceranın hayatımda yaptığım en güzel, "en yararlı" şey olacağını iliklerimde hissediyorum. "Borçka'ya, doğduğum hastaneye gideceğim." dediğimde öyle çok insan "Neden, manyak mısın?" dedi ki, her defasında daha iyi anladım "doğru" bir şeyin peşinde olduğumu."

Aslında online check-in yapmıştım ama bilet de elimde olsun istiyorum ki defterin içine koyarım sonradan, anıları toplamak mühim.
Saati beklerken bir şeyler atıştırıp çay içiyorum, gözüm kimliğimdeki "Doğum Yeri: Borçka" yazısına takılıyor uzun uzun.


Ardından saat gelip çatıyor, biletimi alırken gişedeki kadına söylediğim sözlerin beynimde yankılanışını hatırlıyorum:
"Günaydın!
06:40, Trabzon uçağı."

Ben ancak hayal edebileceğim, ailemden kimsenin gidip görmediği bir diyara, baya baya gidiyorum.


Derken havalanıyoruz, İstanbul'a son bir selam çakılıyor. :) Yaklaşık 1,5 saat bakalım nasıl geçecek...

07:10, Uçaktan, 05.03.16
"Bir ton..." yazmışım sadece. Sonra şunu eklemişim:
(Bir ton beklemeden sonra yazacaktım ama kalem bitti. Dana hostes koca uçakta kalem bulamadığı için yazamadım, iyi geçti. Cam kenarındaydım ama pencere yoktu! Fakat über mutluydum.)


Ve sonunda Trabzon'dayım. Algılayamıyorum. Devamlı telefondan harita açıp nerede olduğuma bakıyorum inanabilmek için. Uçaktan indiğimde birkaç saniyelik bir inme iniyor ruhuma; ben enerjiye çok inanırım, her şeyin yolu enerjiden geçer bana kalırsa. İşte uçaktan çıktığım anda adeta aşık oluyorum. Önce havaya, sol tarafta boylu boyunca uzanan mavi denize, sonra şu karşıdaki deniz feneri renklerindeki kuleye. Sonradan çok sohbet ettik onunla, bendeki ismi Moro'dur artık, öyle anlaştık. Bir an önce yola düşülmeli ve Trabzon'a gelinmeli diye geçiyor içimden, heyecan ve merak içindeyim.


Şimdi direkt Artvin - Hopa'ya geçeceğim. Şansıma 1 Mart'tan beri Hopa'ya direkt Havaş var.

08:43, Havaş Otobüs, Trabzon, 05.03.16
"Havaş'a bindim, şiveler değişmeye başladı. En sevdiğim, insanlar ve halleri! Genelde daha sakin ve mutluca görünüyor insanlar.
Hopa'ya bilet 25 TL. Yaklaşık 3 saat yolum var. (2,5 saate varacaktık.) Otele yakın bir yerde indireceklermiş. "Belediye'nin orada" falan dedi adam ama anlamadım tabii. :)
Aha hareket ettik! Yapış cama Melikoooo!"


Yol boyunca dışarıdan alamıyorum gözümü. Sol tarafta sonsuz, uçsuz bucaksız bir deniz, sağ tarafta dağlar ve mahalleler... Karşıda ise bu güzel bahar gününde parıldayan karlı, dev, adeta şehre sarılmış yüce yüce dağlar. Arada gözüm doluyor, yaşadığımı hissediyorum damarlarımda. O kadar heyecanlıyım ki az sonra yerde tepinip "Sıkıldım haydi artık varalım, ineyiim!" diye ağlayabilirim. Bu arada kısa zaman sonra Rize'ye vardığımızda Çayeli ve Pazar'ın içine giriyoruz, buraları izlemek, Ayder tabelaları görmek beni çok mutlu ediyor. 

Az sonra pek sevdiğim Rize şivesiyle şu diyalog dönüyor, ruhum gülüyor:

"- Pazar'da inecek var mı?
- Var var, Liman'da üstat!"


Sonunda Hopa'da iniyorum, heyecandan ağlayabilirim, müthiş bir mutluluk var içimde. Üstelik hava İstanbul'dan on kat daha güzel, tam bir bahar sabahı! Sol tarafta yine ucu bucağı olmayan bir deniz, sağda sıralanmış şehir. Sahil şeridi boyunca yürüyüp otelimi buluyorum kolayca: Peronti Otel.


Heyecanla otele giriyorum, resmen tek başıma kalacağım koca bir oda, her şeyini kafama göre ayarlayacağım bir gezi, aklımda Hopa pidesi! :P Odam denize bakıyor, üç koca pencereye yayılmış bir mavi deniz; tülleri açıyorum hemen! Huzurdan ölmezsen toparlanıp direkt Borçka için yola çıkmam lazım. Bu arada canım Kazım Koyuncu'nun şu an bulunduğum yerli olması içime ayrı bir huzur ekiyor. Ben galiba çok mutluyum...


Hızlıca toparlanıp kendimi dışarı atıyorum. Gelmeden önce çok araştırdım nasıl gideceğimi, ne yapacağımı, Borçkalı insanlarla konuştum vesaire. Herkesin dilinde bir "viyadük" ki sormayın gitsin, sanki tüm Hopa bu viyadük etrafında yürüyor. :) Şu viyadüğü bir bulsam, bineceğim hemen altından minibüslere. Ağzım açık yürümeye devam kısacası. 
Derken, aşağıdaki fotoğraf şoka girmiş zihnime Artvin'de olduğumu hatırlatıyor bir kez daha. :) 08 plaka görmek de beni çok güzel hissettiriyor. Allah'ım, her şey beni çok güzel hissettiyor!


Sonunda buluyorum şu meşhur viyadüğü. Hakikaten bu köprünün altındaymış olay; Rize'den Artvin merkeze tüm minibüsler buradan kalkıyor. Hızlıca Borçka arabasını bulup oturuyorum bir cam kenarına. Bu esnada zihnim gerçekten şokta, sürekli kendime hatırlatmam gerekiyor nerede olduğumu - nereye gittiğimi. Arada bir otel odasında koca yatağa yayılmış tavana bakarken sesli olarak şunları söylerken buluyordum kendimi: 
"Melis, Artvin'desin. 
Merhaba ben Melis, şu an Hopa'dayım.
Merhaba, ben Artvin'deyim. Aaaartvin. Artvin." 
Hmm.


Bir süre minibüs saatini bekledikten sonra hareket ediyoruz. O ana kadar birkaç kez duyduğum "Borçka'ya çıkmak" lafının sebebini bu sırada anlıyorum; zira bir dağın eteğinde dön dön bitmiyor yol. Yaklaşık 40 dakika boyunca çay tarlalarıyla dolu yemyeşil dağların eteklerini izliyorum; arada uçurumlara yanaşıp yine tepeden görünen dev gibi karlı dağlara ağzım açık bakarken, turistliğimi çaktırmamak için toparlanıyorum hemen. Kulağımda en sevdiğim Karadeniz şarkıları, az sonra doğduğum küçük ilçede, 22 yıl sonra tekrar Borçka'da olacağım...


Borçkalı, mavi-yeşil güzel gözlü bir kız yardım ediyor bana inerken. Zaten avuç kadar bir yer, kolayca çözüyorum nerede olduğumu. Çoruh Nehri'nin güzelliğine doyuyor Artvin; buralı olmak ne güzel bir ayrıcalık. Hopa'daki bahar havasına göre Borçka oldukça soğuk, rüzgarlı. Yine de şansıma açık bir hava var. Şimdi doğduğum hastaneyi bulma vakti.


Bu geziye başlarken içten içe farkındaydım bazı planladığım şeyleri yapamayabilirim, şartlar farklı olabilir veya düşünmediğim birçok güzel şeyi başarabilirim diye. Bakın, şu sağdaki mavi beyaz binanın arkasındaki yer doğduğum hastane. Annem, bu dağlara bakarak, bu yollardan geçmiş o 9 Ekim sabahı. Yürüyerek, dükkanları inceleyerek geçtiğim çarşı içinden hastane yoluna çıktığımda yolun kapalı olduğunu görüyorum. İnanır mısınız, üzülmüyorum. Dün şehre anons yapılmış, solda gördüğünüz siyah kayalar dökülüyormuş yola. Tepesinde bir ekip, sallantıda olan kaya parçalarını aşağı düşürüyor, köprünün etrafını kapatmışlar. Hastaneye giden diğer yol ise çok uzak, nehrin diğer tarafına geçmek gerekiyor. Bu yüzden hislerimi dinleyerek uzun uzun bakıyorum hastaneye, teşekkür edip - selamlaşıp ayrılıyorum. Bu esnada yan tarafta kaya çalışmasını izleyen, sonradan Laz olduğunu öğreneceğim bir amcaya yol soruyorum. Sonra düşen kayalar üzerine sohbet ediyoruz biraz. Ardından amca beni bırakmıyor tabir-i caizse. O an biraz "darlansam" da, sonra gülümseyerek hatırlayıp iyi ki diyorum. Şehir merkezine kadar eşlik ediyor, Borçka'yı anlatıyor, sorum üzerine Hemşin-Laz-Gürcü halklarının farklarından bahsediyor. Buralı-burada yaşayan birinden burayı dinlemek paha biçilemez.


Borçka'nın bir avuç şehir merkezi, bir de meşhur köprüsü vardır. Bu kartpostal 1993'ten falan, en az 20 yıllık. Bu Laz amcamıza gösteriyorum kartpostalı, şok oluyor, duygusallaşıyor, "Ara ki bulasın bu eski Borçka'yı." diye dertleniyor bir an.


Bu esnalarda aslında çok acıkmış haldeyim, en son gelirken uçakta bir şeyler yedim zira. Ama sayın Borçkalı amcacığım "Tamam şimdi sana şurayı göstereceğim." ve benzeri tatlı bir heyecan gösterince peki diyorum; eski-yeni binaları anlatıyor, Borçka'nın ufak alışveriş merkezi "Mavi Çarşı"yı gösterip "Ama burası pek tutmadı." diye ekliyor. Arada "Sizi de tuttum ben." falan diyorum, "Yoook olur mu, biz Laz olduğumuz için huyumuzda var, başladığımız işi bitirmeden rahat edemeyiz, şimdi seni yolcu edeyim ben, bir de çay içeriz." diyor. Aziz Allah Yaaaarabbi derken tamam diyorum haydi içelim, bir yandan da bu güzel ruh berraklığı hoşuma gidiyor ve gülümsüyorum. Arada biri arıyor, herhalde neredesin diye soruyor amcaya, amca "Bir arkadaşımıza Borçka'yı gösteriyorum, ararım sonra." falan diyor. :)

Hemen herkesin birbirini tanıdığı, selamlaştığı bu yerde, dolmuşların yanındaki çay ocağında çay içiyor, hayat ve Borçka üzerine sohbet ediyoruz. Okumayı ne çok sevdiğini anlatıyor bizim can amca, zihnime not ettiğim birkaç hayat dersi ile.

Ardından alttaki paketlere takılıyor gözüm kalkarken; bunlar "silor". Özellikle Ramazan'da yapılan bir çeşit mantı, bu coğrafyada çok meşhur. Paketlerin fiyatı ise 10 lira.


Tek çayla kalkılır mı? Ben daha içmem sağolun diyorum, "Misafire sorulmaz bile çay alır mısın? diye." diyor sayın amcacığım. Haydi içeyim bir tane daha, şöyle Borçka'ya doğru... Ben şeker kullanmıyorum diye, amca da o gün şekersiz içiyor çayını. :) 


Ve, Borçka'ya veda vakti. Arkada görünen dağlar, Borçka Köprüsü, eski stil dolmuş tabelası ve şu parıldayan Borçkalı küçük kızlar. Nasıl görüyorlar dünyayı acaba, diye düşünüyorum. Büyük ihtimalle onlar da İstanbul'a meraklıdır, küçük geliyordur yaşadıkları bu güzel yer onlara. Hayat işte!
A bu arada, bizim Laz amca ile vedalaşıyoruz, az sonra tekrar görünüp "Ben senin bileti şey yaptım." diyor kafa hareketliyle. Haydaaaa! Amca gitmiş gizlice bilet paramı ödemiş. Ay ben sana ne desem az be amcam, tekrar görsem de tekrar teşekkür edebilsem keşke. Artvin'in insanları öylesine saf, güzel kalpli ki... Ömrüm boyunca unutmayacağım şeyler listesine +1.


Ve yine dağın eteğinden döne döne, gözümü kırpmadan dışarıyı izleyerek Hopa'ya doğru yola çıkıyorum. 

15:18, Borçka-Hopa Dolmuşu, Borçka
"Borçka değişik bir yer. Cidden "pek bir şey" yok. Hani cidden. Bir de sakin olunca, böyle bir durgunluk hakim sanki. Ama çok sevdim, iyi ki geldim. 
Dolmuşta inerken veriyorlar parayı. 10 lira Borçka - Hopa. Bir an çok geldi "dolmuş" olunca ama baya uzun yol aslında, normal. İyi ki, her şeye iyi ki! <3"


Ardından Hopa'ya dönüyorum, inerken yol daha kısa geliyor. Hopa'ya ayak bastığım anda "Ben buraları biliyorum ya." hissi geliyor üstüme. Artık yemek yemem lazım zira saat 4'e geliyor ve ben sabah 07:30'da yaptığım kahvaltıyla duruyorum. Elbette meşhur Hopa pidesi var aklımda! İnternetten ve Hopa esnafından edindiğim bilgi, beni Kristal Pide'ye yönlendiriyor.  Şöylesi bir pide geliyor karşıma ki, bitiremedim ve adeta zorla paket yaptı kasadaki dayı, kendi elleriyle çantama tıktı poşeti sonra. :D Severim ya, duvarları olmayan insan görmeyeli ne uzun zaman olmuş.

15:58, Kristal Pide, Hopa, 05.03.16
"Sonunda pide yiyeceğuuum! :D 
Burası ünlü bir yer, ne mutlu ki son anda anımsadım-aradım burayı. Ayyy çok heyecanlı! Açııım! Kahvaltıyla duruyorum zalimler.
Karşı masada "modern" bir kadın var, telefonda bilmiş bilmiş tartışıyor internet bağlama konusunda. Oğluna verdi telefonu falan. Keyfimin içine limon sıkıyorlar bu gerzek ve "modern" tartışmalarıyla. Az bi' susun yahu ana oğul. Anladım ki tekrar, bu "modernlik" hastalık. Ay dur kız pidem geldi aaaay!"


Kristal Pide efsanesi sonrası, grileşmeye başlayan Hopa akşamının içinden geçerek otele gidiyorum. Uçağa bindiğim sabah 2-3 saat uykuyla kalktım, baya yorgunum ama kesinlikle uyuyup zaman kaybetmek istemiyorum. Biraz odada keyif yapıp, Gürcü kanallarından birinde Çarkıfelek izliyorum. Hatta ruh hastası olduğumu kanıtlayacak kadar uzun süre izliyorum. Baya gözümü kırpmadan izliyorum; bir süre sonra "Lan anlıyor muyum ben konuştuklarını acaba? Sanki anlıyorum gibi bence?" diye düşündüğümü fark edince televizyonu kapatıp hemmen kapının önünde serili olan Hopa Sahil'ine çıkıyorum. Sahilde karşıdaki bir kafeden gelen canlı Karadeniz şarkılarına eşlik ediyor, korkusuz, tek başıma, huzurla oturuyorum bir bankta. Bu arada, gerçekten aldığım oksijenin tadının bile farklı olduğunu düşünüyorum sahilde otururken.



Sonra güzelce uyuyorum, sabah oluyor. Otel'de kahvaltının ardından yollara düşeceğim.

08:43, Kahvaltıda, Peronti Otel - Hopa, Artvin, 06.03.16
"Bu sabah O KADAR huzurlu uyandım ki odamda. Adeta her nefes alışımda iyi ki geldim diyorum. Dün bahardan kalma bir günü gördüm Hopa'da, bugün yağmurla, gri havanın kızdırdığı bir Karadeniz'le uyandım. Öyle doğaüstü bir görüntüydü ki! Biraz keyif yaptım sonra. TV de açıktı, haberleri sunan matrak bir adam vardı, keyifliydi yani izlemesi. Sonra ayaklandım, kahvaltıya geldim."
*
"Odaya çıktım. Artık toparlanma vakti. Deli dalgalarıyla karşımda bir deli Karadeniz. Laz böreği yiyip Rize'ye geçmeyi düşünüyorum, vakit erken. Hayde yollara!"


Ardından önce odama, sonra Hopa'ya veda edip dolmuşa biniyorum. Rota'da Rize, aklımda muhlama var. Dolmuşta yine güzel bir film sahnesindeyim adeta. Solda deli dalgalarıyla Karadeniz, camda yağmur damlaları... Gözüm "Arhavi Hopa" yazısına takılıyor; aklıma Artvinlilerin "Arhavi" kelimesini ne hoş bir şiveyle söyledikleri geliyor, gülümsüyorum yine boş boş. :) 
Bu esnada yanımda oturan teyze "turist" olduğumu anlıyor, sohbet ediyoruz biraz. Sonra teyze aniden 34 yaşında bir oğlu olduğundan, bir türlü evlendirecek kız bulamadıklarından bahsetmeye başlıyor. :O İn Melis in in in! "Hayırlısı tabii bu işler teyzeciiiğim, kısmet!" falan derken, teyze "Bizim de çok bahçeler var, burada geçinmek kolay, bir mevsim çalış, bir mevsim yat." falan demeye başlıyor, gülsem mi ağlasam mı? "Ne ka güzel teyze maşallah." falan derken bir gülme alıyor beni, artık ikimizden biri inse iyi olacak. :P


Derken, yine çok kolay biçimde yol yordam buluyorum, Rize'deyim! Yol konusu cidden çok pratik buralarda, ufak yerler olduğu için kolayca buluyorsunuz her şeyi. Zaten Artvin - Rize - Trabzon arası çok sık araba var, roadtrip'e çok müsait yani. Açık konuşmak gerekirse Rize'ye gelmemin en büyük sebebi muhlama, yapacak bir şey yok. :) Bir de tabii, yan yana olmasına rağmen bu kadar farklı olan şiveler, insanlar, sokaklar, enerji... "İzlemek" çok güzel şey.


Rize'de inince önce muhlama için peynir alıyorum, ardından çarşıda yürüyüp hediyelik bir şeyler seçiyorum. Çay kolonyası bile aldım. :P Sonra "Evvel Zaman" isimli, köy evi gibi tasarlanmış çok hoş bir mekana gidiyorum. 
Mısır ekmeği, muhlama, çay...


Bu esnada gerçekten yemeyi bırakıp oturup ağlamak geliyor içimden. Ef-sa-ne! Yemekten sonra tekrar çay rica ediyorum, bu sırada deftere bir şeyler yazdığım için çay biraz soğumuş. Çocukcağız zorla tekrar çay getiriyor, severim. :)


Buralarda bizim bildiğimiz simitten bulmak zor. Bu gördüğünüz ufak - susamsız simitler çok revaçta. :) Rize'de bunlara "Rize simidi" deniyor, tam olarak aynısına Giresun'da "Giresun simidi" deniyordu, artık siz çıkın içinden. :) Haydi şimdi Trabzon'a! Bu şehirler arası biletler genelde hep 10 lira galiba, zaten 1 saat sonra Trabzon'dayım, otele yerleşmek için sabırsızlanıyorum, zira yapacağım çok şey var.


Ve kısa süre sonra Trabzon'da iniyorum, müthiş heyecanlıyım. Bastığım taş toprak benim için çok kıymetli burada; Eminönü'nü andıran bir çarşıdan yokuş yukarı çıkarak az sonra Atatürk Alanı'na, yani Meydan'a çıkıyorum. Birçok yere olduğu gibi otele de defalarca baktım maps'ten, merkezi olduğunu biliyordum ama konumu efsane çıkıyor. Bildiğin Meydan'ın bir kenarı TS Park Otel. Yine o otele giriş anı, "Ben geldiiiioooom!" diye bağırmak isterken çıkan "Öhöm şey, rezervasyonum vardı." cümlesi. İnsanlar yine pek hoş, her şey hızlıca ayarlanıyor ve odama çıkıyorum.


Sen hayırdır ya? Bu ne güzellik?


Trabzon'da otele yerleştiğimde artık baya yorgunum ama uyumam kabul edilemez! :P 2 saat civarı kendime geliyorum, hazırlanıp toparlanıyorum. Akşam olmadan Boztepe'ye çıkmam lazım; Boztepe ki, tüm Trabzon ayaklarınızın altında, semaverde çayınız, kuş sesleri... Efsane bir yer, üstelik çok yakın. 
Kapıdan çıkınca hop Meydan'dayım, karşıdaki dolmuşlara binip Boztepe'ye çıkıyorum. Fotoğraflardan iyi çalışmıştım dersimi, oraları canlı görmek çok güzel hisler veriyor içime.


Boztepe ile şu şekilde tanışıyoruz. 
Sağ taraf liman, sol taraf şehir.



Bir saat "Hangi masaya otursam acaba?" diye kendimi yedikten sonra güzel bir yer seçiyorum. Garip, çok güzel bir mavi tonunda gözleri olan garson çocukcağız geliyor, "Size bir kişilik semaver getireyim." diyor. Kaç çay eder ki o, ben normal bir insan değilim sonuçta. "5-6 bardak çıkar diyor." Ohooo, getir evladım iki kişilik sen diyorum. Gece uzun, az sonra çay biterse bu Boztepe'den aşağı bırakıveririm valla kendimi. 

17:08, Boztepe, 06.03.16
"Trabzon'dayım. Otel şa-ha-ne! Meydan çok güzel! Baya aşık olunası bir şehir burası, kendimi çok güzel, huzurlu hissediyorum. Şimdi semaverde çay geldi, tüm Trabzon ayaklarımın altında; uçsuz bucaksız bir Karadeniz."


Huzurdan ölünse ölmüştüm şu an, demek ki ölünmüyormuş. Usul usul akşam düşüyor, üşümeye başlıyorum biraz ama olsun. Sayfalarca yazıyorum burada.

17:39, Boztepe, 06.03.16
"Geceye dönüyor usul usul. Üşümeye başlar gibiyim ama olsun. Semaverde sıcacık çay, ışıkları parıldamaya başlayan bir Trabzon. Burada olduğuma inanamıyorum resmen.
Şu an olduğum yerde kuşlar ötüşüyor, gece düşmüş olması onlara engel değil ki! Tepeden Trabzon ışıldıyor. Tek kulağımda kuşlar, diğerinde sevdiğim şarkılar... Şu semaverin dumanı da tütmüyor mu bir yandan! Yaşamak ne güzel!

Şunu öğrendim bu seyahatten... 
"Cesaret ettikçe "var"sın! Cesaret ettiğin kadar yaşarsın..."

"Bu hikaye mavi biter mi?"

Bazen üşümek de güzel. Hani Osho diyor ya, acıya doğru biçimde odaklanırsak, acının da çok güzel bir şey olduğunu ve yaşamaya değdiğini fark ederiz. Üşümekten girdim konuya ama, bu da bir çeşit "sorun" ne de olsa, insanlık lügatında."



Boztepe'ye olduğu kadar doyduktan ve bolca üşüdükten sonra, yine çok kısa sürede Meydan'a iniyorum. 


Ardından biraz kendime gelip hemen Meydan'da, otelin az ilerisindeki Hanedan'da güzel bir masa buluyorum kendime. Hava soğukça, o zaman sahlep! 

19:50, Trabzon Meydan Hanedan Cafe, 06.03.16
"Trabzon Meydanı çok güzel bence. Ufak kasaba meydanı gibi. Arada böyle süs havuzu da var. Su sesi, tepede hani çınar gibi ağaçlar, çok huzurlu.

20:17
Bence sahlep çok mutlu bir şey. Hafif soğuk bir akşam ise bir de, tam şahane o zaman. Arada bir uygun bilet buldukça Trabzon'a gelinir bence. Hem ulaşım falan çok kolay, hem çok güzel şehir. Hep diyorum ya "İstanbul'un ruhu var." diye, aha, evet ha! Harbiden o tarz bir ruh var Trabzon'da."


Ardından sahile doğru bir yürüyor, Uzun Sokak ismindeki pek merkezi sokağı adımlıyor ve otele dönüyorum. Dışarıda olmasam bile uyumak istemiyorum hiç, zaman kaybı gibi geliyor. Bu kadar yoğunken duygularım, mutluluğum, şuracığa oturup bir şeyler yazayım diyorum. Bir yandan Nazim Hikmet'in sesli şiirlerinden açıyorum; anne, ben yine huzurdan ölmedim. 

"En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:

Biri sensin,

Biri o,

biri ötekisi...

Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...

Sana gelince...

Ne ben Sezarım,

Ne de sen Brütüssün...

Ne ben sana kızarım

ne de zatın zahmet edip bana küssün.

Artık seninle biz,

düşman bile değiliz."

N. Hikmet - 1933



Geç saatlere kadar hareketli olan Meydan, yavaş yavaş hükümdarlığı kedilere bırakıyor sonra. Artık uyuyayım öyleyse, sabah erkenden gideceğim çok özel bir yer var zira.


Ne zaman - nasıl uyudum anlamadan uyuyup uyanıyorum. Galiba dışarıda hava çok güzel; biraz mıymıntılanıp (evet) hızlıca toparlanıyorum.


Ah güzelim Trabzon! 
Yine bir bahar sabahı verdin bana.


Bak şu güzelliğe... Bu huzur bana birkaç sene yeter zannımca.


Hayır, bunun önünde fotoğraf çektirmedim. :P Ama istedim mi, istedim.


Akşamları pek hareketli olan, adeta Trabzon'un mini İstiklal'i Uzun Sokak. Cidden uzuuunca bir sokak; aklınıza gelen hemen her mağaza, mekan var içerisinde. Benim buradan geçme sebebim bu sabah, yürüyerek Ayasofya'ya gitmek. Biraz uzak, ama özellikle yürümek istiyorum. (Bu cümleyi milyon kişiye tekrar edeceğimden habersizdim tabii.) Hem sokakları, etrafı göreyim, hem çiçek gibi güneşli bir sabah... Sora sora bulacağız bakalım!


Yürüdükçe, Trabzon'un farklı köşeleriyle tanıştıkça daha çok seviyorum burayı. Ve bir şey diyeyim mi, hani Trabzonlu insanların klasik bir imajı vardır, bir çeşit ego gibi. İnanın buraya gelince, yaşayınca "Yahu ben buralı olsam ben de öyle olurdum resmen." diyorsunuz bir yandan. Hem çok büyük şehir, hem her şey yakın, hem cennetvari, hem kültürünü çok iyi koruyan, bambaşka bir memleket.


Buraları gördükçe "imaj" denen olayın gücüne şaşırıyorum. Ben buraya gelirken beklemediğim şeyler göreceğimden emindim ama bu kadar çiçek gibi bir şehir beklemiyordum. İnsanları da gayet İstanbul'daki gibi, sadece daha iyi kalpliler. Daha sonra toplum analizlerimi de sunacağım efendim, lakin Trabzon için direkt söyleyeyim ki; bence iyi kalpli, heyecanlı, tez canlı, asabi ama kızdığından değil - şefkatten asabi insanlar. Misal Ayasofya'yı ararken çok tatlı bir adama "Ayasofya nerede kalıyor?" dedim, yüzüme baktı baktı baktı, "BİLMİYOR MUSUN?!" dedi. :D Bilsem niye sorayım dayıcığım, az sakin. :P


Trabzon'da bir diğer tespit ettiğim konu, yol tarifi verme konusunda efsaneler. Kime sorsam bir heyecanlandı, toparlandı ve şöyle anlattı:

"Şimdu bak, ha buradan düz git, karşuna üç yol çıkacak. Sağdan gir, hemen sola dön, tam orada hastane var, onu da geç üç sokak aşağudan sola dön, istersen orada tekrar sor ama zaten görürsün."

Neeey?
Amca vallahi iki gram aklım kalmıştı onu da sen aldın.


Ve tüm Karadeniz için söyleyebilirim ki, insanlar kolayca gülümsüyor.
Trabzon'un güzel bir köşesi...


Trabzonlunun canına laf et, ama Trabzonspor'a laf etme, net. 
Kısa zaman önce gerçekleşen Salih Dursun - kırmızı kart olayı için jet hızıyla pankartlar, tişörtler çıkmış elbet.


Derken, artık kendimi "E yeter da." derken buluyorum, bildiğin bacaklarım yanıyor falan, harbiden uzakmış kardeş. Ama çok mutlu biçimde, Ayasofya tabelalarını görüyorum. Ben bu kadar tepede, yeşiller içinde, böylesi güzel bir yer beklemiyordum. Tekrar aşık oluyorum. Burası benim için çok özel bir yer zira.


Önce Pontus mirası bu eski kiliseyi keşfediyorum tadımlık, bir şeyler yiyip tekrar döneceğim zira. Mükemmel bir yer... Fakat ne yazık ki içerisi resmen rezil edilmiş. İkonalar zaten yok içeride, üstüne bir de plastik gibi bir tavan falan yapmışlar, çok gönül kırıcı halde. O kadar önemli bir yer ki burası, yazık etmişler içeriye. Bu arada mekan kısa zaman önceye dek müzeydi, şu an cami. Fakat halk hala "müze şurada" vesaire diyor. Zaten fazla "çabalanmış" ve eğreti duruyor içerisi. Gidip görmeli, bahçesindeki eski mezar taşlarını incelemeli, duvarlarına dokunmalı... Bir Yunanca mezar taşını okuduğumda 3 yaşında bir kız çocuğuna ait olduğunu gördüm. Değişik şeyler, ne diyeyim.


Ayasofya Müzesi'nin bahçesinde kahvaltı yapabileceğiniz bir mekan da var ki, müthiş huzurlu bir yer, ben yine eridim buralarda. Güneş de çok güzeldi, ufukta deniz... E tamam, akılda yine muhlama. Ama yoook, madem Trabzon'dayız, akılda muhlama değil, "kuymak". :)


Oy Allah. 
Çok şükür. 
Amin.


Rize & Artvin deyişiyle muhlama, Trabzon deyişiyle kuymak içindeki peynir böyle uzayaaan efsane güzellikte bir peynir. Yahu bu çok güzel bir şey ya. Çok enteresan.

09:59, Ayasofya Kahvaltı, Trabzon, 07.03.16
"Şu an çok güzel bir güneş var sol yanımda; yüzüme, saçlarıma, sırtıma vuruyor. Deli bir huzur... Tüm bu gezi için diyeceğim en baş cümle "İyi ki geldim!". İyi ki yüzüme deliymişim gibi bakanlarla savaştım, iyi ki beni korkutmalarına - etkilemelerine izin vermedim ve kalbimin dediğini yaptım. Bir yer hariç, uzun zamandır bir şehirden "bu kadar ayrılmak istemediğimi" anımsamıyorum. 
İki amca sohbet ediyordu bir dükkanın önünde, baya hararetli. "Pardon, eee şey!" dedim yok, duymadılar bile. "E pardoooon!" diye tekrar denedim, amcanın bana dönüp (ki duyduğundan değil, tesadüfen gördü beni) bir gülümseyişi - gözü parlaya parlaya bakışı vardı ki dünyaya bedel. "Allah'ım çok mu tatlıyım acaba?" diye düşünürken Trabzon'da olduğumu anımsadım sonra. Tamam biraz asabiler ama "kızdıklarından" değil bence. Bir tez canlılık var işte."


Hızıma yetişiyorsunuz değil mi? :) Ayasofya'da baya zaman geçirdim, biraz yürüdüm, sonra dolmuşla Meydan'a gelip toparlandım. Otel'den yardımcı oldular sağolsunlar, koca çantamı bıraktım onlara rahat gezeyim diye. Bu sırada aklımda balık var; Trabzon'dan balık yemeden dönülür mü? Araştırmalarım sonuç verdi, Boztepe Balık Evi'ne ulaştım. Ayla Abla, Nusret Abi ve güzel kızları ile tanışma fırsatını buldum böylece. Balık çorbasına bakışımı değiştiren, Nusret Abi'nin kimseye sırrını söylemediği levreğin ağlatan lezzeti ile kaç saat oturdum burada bilmiyorum, öyle güzel bir sohbet ettik ki, iyi ki varlar. Ayrıca yazacağım burayı, Yaren de okumayı bekliyor, unutmadım! Trabzon'da kaldığım süre boyunca tanıdığım en güzel insanlar oldular, tekrar görüşeceğiz ama sözleştik. :)


Derken saatler geçiyor, artık çok az zamanım kalmış iken çarşıda geziniyorum biraz. Sonra tam gitmeden önce "Aaa ben laz böreği yemedim oluum!" diyorum, Uzun Sokak'ta bir mekana uğruyorum. Laz "böreği" ama kendisi bir tatlı olur, bilmeyenler için. Hafif, güzel bir tat.

17:54, Kılıçoğlu, Uzun Sokak Trabzon, 07.03.16
"Gitme vakti geliyor. Hiç istemiyorum. "Ayaklarım geri geri gidiyor." ne demek, işte onu anladım."


Adeta son dakikalar içine girerken Trabzon'da, meydanda oynanan horonu izliyorum, mutlu oluyorum. İnsanlar ne güzel. Kemençe çalan sayın dayı öyle güzel tonlar veriyor ki, arkadan biri bağırıyor:

"Tonyalı! İyi ses geliyor, vur vur!"


Ardından doğru anı beklediğim, Trabzon'da halletmem gereken bir konu vardı, onu halledip kalkıyorum, son bir kez bakıyorum Meydan'a. Bir şekilde, bir zaman, tekrar görüşeceğiz, diyerek. En zoru ise Moro ile vedalaşmak oluyor, beni ilk karşılayan, o koşup sarılmak istediğim güzelim kule. Teşekkür ederim her şey için!


Sonrası, uçak. Gidişler çok güzel de, "geri gidişler" pek değil.

21:30, Uçaktan, Trabzon Havalimanı, 07.03.16
"Uçak az önce havalandı. Trabzon ile, güzelim Moro ile vedalaştık. Zor oldu. Üstelik gökyüzünden Trabzon öyle güzeldi ama ÖYLE güzeldi ki, gözlerim dolmadı değil. Elbet buna bir diğer sebep de şu an gitmekte olduğum hayat. Ne huzurlu günlerdi, ağrıdan çatlayan sırtım bir gram bile dokunmuyor bana. Ah be Melis, ne güzel şey yaptın! Lakin, Trabzon'un her bir saniye daha geride kalıyor olması beni üzüyor. En çok da, ben bu kadar az yerini görmüşken bu şehrin, bir de o yaylaları, Sümela'yı, ıssız köşelerdeki harabeleri-büyüsünü görsem tam aşık olurdum bu şehre sanırım. Ne diyeyim, dört bir yandan anlıyorum neden ben ufakken büyüklerin "hayat çok zor" dediklerini."


Bilmiyorum kaçınız bu satırlara kadar okudu, kaçınız kendini Karadeniz'de nefes alıyor gibi hissetti... Fakat ben çok mutlu, hüzünlü, gururlu yazdım bu yazıyı. Şehirleri, insanları, mekanları ayrı ayrı yazacağım kısa zaman içinde ama, bu günlük benim koskoca bir "iyi ki"m oldu hayatta. Tüm bu seyahat boyunca karşıma çıkan, bana yardım eden, mutluluk veren her şeye, herkese teşekkür ediyorum.

Trabzon Boztepe'deyken defterime yazdığım gibi...


Şunu öğrendim bu seyahatten... 
"Cesaret ettikçe "var"sın! Cesaret ettiğin kadar yaşarsın..."

*
Sevgiler,
Melis


8 yorum:

  1. Merhaba,
    Umarım yine gelirsin Trabzon'a ve ben de orada olursam (Ankara'da çalışıyorum, izinlerimi Tonya'da geçiriyorum) Tonya'da halen rumca konuştuğumuz köyümüze de uğrarsın.
    Teşekkürler Trabzon'un aslında sevilecek bir yer olduğunu hatırlattığın için :)
    Zeynep Güner TOMAR

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzel insanlar çıkıyor Tonya'dan. :) Şu Tonya'nın Başına türküsünü de pek severim hehe. :) Hala Romeika olan yerlerden demek, çok mutlu olurdum ziyaret etmekten! Belki Trabzonlu veya herhangi bir X şehirli olanlar alıştığı - zor yanlarını da bildiği için çok da sevemiyor memleketlerini. Ama gerçekten Trabzon'a aşık oldum ben, hiç bu kadar güzel beklemiyordum, bahar havasında daha da güzeldi. Bir de o köylere çıksam demek ki... Buralı olmak bir ayrıcalık kesinlikle, ne mutlu size. :)

      Sil
  2. melis heyecanınla okudum yazdıklarını, güzel çocuk, 22 yaş çocuk denecek bir yaş, hayatı yüreğinle yaşamak bu işte, istiyorsan yap. borçka ''karagöl'' e de gidebilseydin keşke. olaganüstü bir yer. bu yaz tam 3 gün 3 gece kamp kurduk orada tamamen doğanın içinde. sana cocuk dedim diye kızma ben 53 yaşındayım. aslında yaş çokta mühim değil, ruhu genç tutmak en önemlisi. heycanını hiç yitirme, heyecan var oldukça cesaret de gelir. sevgiyle kal.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel bir yorum böyle, hiç kızar mıyım, çocuk olabilmenin - kalabilmenin bir nimet olduğunu fark ettiğimden beri hoşuma bile gidiyor doğrusu. :) Tam kamp kurulacak yer, ne müthiş bir şey yapmışsınız. Karagöl'e çok istedim ama arabasız - tek başıma olunca yaza kaldı o. Bu yaz daha uzun süre arabayla gideceğim bakalım... İyi ki uğradınız buralara. :) Sevgiler...

      Sil
  3. Melis! Ellerine sağlık. Yazdıklarını çok enteresan geldi bana çünkü bende bir Kara Deniz yolçuluğu yapacağım bu sene :)

    YanıtlaSil
  4. ahh melis Trabzon Trabzon eşim Trabzonlu ben Kayserili eşimle ilk trabzona gitiğimde ağlayarak dönmüştüm ordan Trabzon beni çok etkiledi müthiş güzel bir memleket beni hüzünlendiren heyecanlandıran huzur veren bir yer ileride geri kalan hayatımın devamını orda yaşayacağım sevgiler yazın güzeldi benide buldum yazılarında

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel bir şans ki eşiniz oralı, dilerim hayatınızın bir kısmını dediğiniz gibi orada yaşarsınız. Gerçekten şaşırtıcı bir güzelliği, garip bir huzuru var Trabzon'un...

      Sil