7 Ekim 2014 Salı

Selanik, Ben, Biz


Yeni bir Yunanistan hikayesi ile herkese geia!

100 Mutlu Gün projemizin son bulması ile birlikte, geçtiğimiz günlerde üzerimde zeytin kokusuyla döndüğüm Yunanistan'dan bahsetme zamanı gelmiştir sevgili okur.

Ayrı ayrı bahsedeceğim çok güzel mutluluklar, tavsiyeler, anılar da olacak elbet; fakat bu yazıda, "Bir Yunanistan Hikayesi" anlatayım sizlere diyorum... Şöyle özetle, rengarenk, özlemle... 

*

Her zaman olduğu gibi Metro Turizm'den biletlerimi aldım ve son iki seferdir olduğu gibi, Bayrampaşa'ya geri gitmeye gerek kalmadan Selimpaşa Tesisi'nde bekliyorum. Otobüs oldukça geç geliyor, yolda kaza varmış derken neyse diyorum, geldi sonunda. Yine her zamanki gibi üst kat - en ön - sağ cam tarafındayım; ne mutlu ki yanım boş, hayallerle, şarkılarla dolu bir yolculuk beni bekliyor, derken... Bir bağırışma geliyor dışarıdan, otobüs bir türlü gidemedi. Az sonra anlıyorum ki bizim yolculardan birileri bağrışanlar. Millet huysuzlanmaya başlıyor, zaten geç kalmışız hala bekliyoruz diye.

Pencereden en son baktığımda, "Bırakın beni bee ben gidiyorum!" edasıyla elini sallayıp zorla yürümeye çalışan yaşlı bir amca var ve aynı yaşlardaki karısı adama çanta ile vuruyor, muavin amcayı tutmaya çalışıyor, amca gitmeye çalışıyor, teyze vurmaya devam ediyor... Haydaa! Orada ne bileyim, yaklaşık bir saat bekledik ki amcayla teyze barışsın, biraz alkollü olduğu dedikodusu dönen amca ikna edilsin, binsinler de gidelim. Fakat amca istikrarlı çıkıyor, artık sinirlenmeye başlayan çalışanlar adamın bilet parasını geri veriyor, teyze içi yanar halde kocasını orada bırakma kararı alıyor, biniyor. Bir yandan da sabah kaçta otobüs var yine diye sorup öğrenmeye çalışıyor kocası için. Bir gülmeli, bir üzülmeli bu macera sonrası yolculuk başlıyor sonunda.


Derken, saatler geçiyor, sınıra varıyoruz. Ekşın bitti mi? Bitmedi! Türk tarafından temiz temiz geçiyoruz kısa sürede, Yunan tarafında her zamanki gibi otobüsten inerken pasaportları topluyor bir bir polislerden biri ve siz biraz sallanıyorsunuz zaman geçsin de pasaportlar damgalanıp gelsin diye. Ben de başıma bela aradığım için oradaki bir afişin fotoğrafını çekiyorum o sırada. Normalde sınırda fotoğraf çekmek yasak, yani o büroların falan fotoğrafını çekemiyorsunuz. Ama elimde telefonu gören memur Yunanca sesleniyor gişeden, sonra "Yunanca biliyor musunuz?" diyor, he diyorum. İşte fotoğraf çekemezsiniz, neden fotoğraf çektiniz, ajanım cınım ajan. Fotoğrafları silin diyor, bir bir bakıyor sildim mi. En son Meriç Köprüsü'nü çektiklerim geliyor, dalga geçerek "Köprüyü de sileyim mi?" diyorum, "Yok o kalabilir." diyor. Ya sabır Allaah... Neyse efendim, haklıdır diyelim, kurallar vesaire. Otobüste de nispeten az yolcu var bu defa, muavinler bunu sebep olarak gösterdi ki; biz pasaportlar gelince gideceğiz derken, polislerden "bir rica" geliyor: Herkes valizlerini indirsin bagajdan, kontrol edeceğiz. WHAAAT? Yüz tane valizim var, zar zor kapatmışım, ne kontrolü, ne açması?! Benim için bir şehir efsanesi olan valiz kontrolü şokunu atlatıp indiriyorum valizlerimi, her şeyi elliyor, hediye paketlerinden birini yırtıp içine bakıyor, "Sen fotoğraf çektin o yüzden bakıyoruz." falan diye kendince espri yapıyor, sonra "çok teşekkür edip" tamamdır, diyor, yanımdaki kadından çıkan yeni giysiler için "Bunları satacak mısınız?" diye soruyor. 

Yanımdaki kızlardan biri "Neden yapıyorsunuz bu aramayı?" dedi, adam da uyuşturucu için olduğunu söyledi... Haydi Allah aşkına be, ön ceplerine bile bakmadı valizin, ne biçim uyuşturucu araması bu. En son otobüste gri bir şort gezdiriyordu bir adam "Bu kimin, düşmüş de?" diye, uyuşturucuymuş... Neyse. Muavin "Bu ikisi hep böyle yapıyor." dedi sonra, belki de canları çok sıkıldığı için böyle bir ekşın aradılar, bilemiyorum. Ama bunca yıllık Yunanistan yolculuklarımda ilk defa böyle bir şey yaşadım, umarım son olur.


Derken varıyorum güzelim şehrime, bu zor ve matrak gece, komik bir anıya dönüşüyor yavaş yavaş. Sabah erken saatte Selanik'in tepelerine çıkıyoruz, bizimkinin akrabaları, yemekler, çocuklar, herkes bir arada, mutluluk kokusu var... Bir de caciki!


Ağaç kütüklerinden yapılmış bir park var yan tarafta, çocuklarla bol bol oynuyoruz, çiçek topluyoruz.


Güzel Selanik evlerine bakarak, Frappe ile uyanıyorum her sabah; sevdiklerim yanımda, ben sevdiğim şehirde.


Akşamları Selanik sahilinde geçiriyoruz; meşhur şemsiyelerin etrafında yürüyor, közde mısır yiyoruz.


Dört bir yanında şahane graffitileri olan Selanik sokaklarında bol bol yürüyorum, havayı ciğerlerime depoluyorum.


Anlatılmaz, yaşanır şu hisse, kokuya doyuyorum.


Güzelim Lefkos Pirgos, yani Beyaz Kule, yine tüm güzelliğiyle sahili güzelleştiriyor.


Kulağa bol -s bırakan şu güzel dil kulaklarımı dolduruyor, buzuki tınıları, şehir, akşama doğru kalabalıklaşan, esen sahil.


Bana hep Tahtakale'yi hatırlatan çarşıya gidiyoruz, poşetlerle baharat alıyorum mis kokular eşliğinde. Yakın coğrafyalarız ama; şu kekik, şu zeytinyağı, bir başka.

"Geleneksel sofranız için, Halkidiki Kekiği"


Aristotelous'a yakın tavernalardan birinde, ki ismi "İstanbul Boğazı" anlamına gelen "Vosporos", yine şiir gibi bir yemek yiyoruz, ayrıntısı ayrı bir postta gelecek...


Yemekten önce Mesih'in yemeği ile şükür.


Saat ilerledikçe başlayan canlı buzuki, fotoğrafını çektiğimi görünce poz veren şeker bir ağabeyimiz. :)


Çok hızlı ve kelimelerin yarısını söylemeden konuşan karpuzcu amca ile sohbet; düğünlerde müzik yapıyorlarmış, bizim düğünümüzü de o yapacakmış. :)


Uzun zamandır görmeyi çok istediğim, Pontus Kültürü için ekstra önemli olan Panagia Soumela Kilisesi'ne doğru, Veroia şehrine uzandık ardından. Tepelere tırmanırken bir mezarlıktan geçiyorduk, durduk, dua ettik, hemen her mezarda bulunan, ölen kişilerin fotoğraflarına baktık, hayatlarını hayal ettik; 16 yaşında ölen bir çocuk için ailesinin yazdığı "Sen kalbimizdesin, senin kalbin ise şu an başka bir bedende atıyor." cümlesiyle içimizi titrettik, organlarımızı bağışlayacağımız konusunda tekrar hemfikir olduk.


Panagia Soumela'ya vardık; yaşayanlarımıza, ölmüşlerimize dualar edilsin diye isimlerini kağıtlara yazıp kutulara bıraktık.


Karadeniz'i andıran tepeler arasında, hafif bir ayazın vurduğu, mutlaka tekrar gitmek istediğim Panagia Soumela önünde gezindik, hediyelik eşyalar aldık, şehirden aldığımız döner - gyroslarımızı yedik, üşüdük.


Bir pamuk bebek karşısında kendimizi kaybettik; ben bu bebeği İstanbul'a getirme planı yapınca acilen vedalaşıp ayrıldık.


Yol üzerinde durup ceviz ve nar topladık; arabada bekleyen Diana krize girmesin diye ben arabaya döndüm, bizim maymunlar ağaca çıktı, biraz daha taze ceviz topladı.


Perşembe günleri kurulan halk pazarına gittik, tezgahları fotoğraflarken "Beni de çek yahu!" diyen ağabeyimizi de çektik. :)


Pazardan mağazalara, her yanı sarmış olan Türkiye'den getirilen ürünlerin çokluğuna şaşırdım.


Aristotelous Meydanı'nda dondurma yedik, güvercinlere yem verdik; pek mutlu anılar kazandık.


Otobüse binip beş dakika sonra evde olmanın keyfini çıkardım; Büfeden bilet alıp, otobüse istediğin kapıdan binip, otobüsün içindeki makineye biletini okutmanın İstanbul'da çalışmayacağı konusunda bir kez daha emin oldum.


Markete gittik; aklımda olanları aldım, raflar içinde kayboldum, zeytin bölümünde kendimi kaybettim.


Beş kilodan fazla zeytin aldım; İstanbul'da onları bitireceğiz diye aileyi zeytin komasına sürükledim.


*

Derken yine döndüm İstanbul'a; ama bu defa farklı. Hayırlısı ile efendiim, artık şu okulum bitiyor bu yıl ve her şeyin çok farklı olacağını her bir hücremden hissetmekteyim! Dilerim hayatımız hayallerimizden güzel olur.

Daha fazla Yunanistan, mavi, kekik için, Melerence'de kalınız.


Sevgiyle,

Melis


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder