15 Nisan 2014 Salı

Geleneksel Hollanda Sofrası

Hoii! Aldım çayımı, pencereden kuş sesleri geliyor; akıbeti belli olmasa da, en azından şu an için güneş var. Her şey güzel. :)

Doğrusu yazmak istediğim, toparladığım çok şey var elimde, günler güzel geçiyor. Fakat bir yandan dersler başladı, diğer yandan Hollandaca, hızla toparlıyorum şimdi bakalım. Bu defa benim için oldukça ilginç ve keyifli bir günden bahsetmek istiyorum, güzel ve geleneksel bir akşamdan.

*

Elena Romanyalı, 8 yıldır Hollanda'da yaşıyor. Eşi ise Hollandalı ve 3 oğulları var. Bhutanlı arkadaşım Kinley ile beni yemeğe davet etti Elena; Kinley mantarlı Bhutan çorbası yaptı, ben de kısır. :) O kadar egzantirik yemek içinde bizim kısıra bakıp bakıp güldüm, kültürlerin kaynaşması pek güzel şey.

Elena beni ve Kinley'i evden aldığında, oğulları Nicola evde bizi bekliyormuş. Biz gelene kadar masaya tabakları koymuş, çatal bıçakları da herhalde her zaman peçeteye sarıyorlar ki, Nicola peçete aramış sarmak için; ama bulamamış. O yüzden küçük mavi köpek desenlerinin olduğu tuvalet kağıdıyla sarmış çatal bıçakları, gülmekten konuşamadık bir süre. :) O kadar güzel bir çocuk ki, çok sıcak bir enerjisi var; pek İngilizce bilmiyor haliyle, 10 yaşında falan. Hollandaca konuştuk çat pat, yıldızımız tuttu bence. :) 

İşte güzel çocuk Nikola.


Hollandalılar hava kararınca kesinlikle parlak avize ışığı açmıyor, hatta avize kullanıyorlar mı dikkat etmedim bile. Daima okuma lambaları, mumlar kullanıyorlar; loş bir ışık ile oturuyorlar, her ne kadar bir ara içimden "Bir ışık açın, kör olduk be çocuğum." sesleri yükselse de, gerçekten soft, huzurlu bir ortam aslında. 


Derken, masaya geçtik, sohbete başladık. Hollanda'da böyle olurmuş. Yemekten önce şarap eşliğinde aperatifler yenerek yaklaşık bir saat sohbet edilir, ardından yemeğe geçilir, bu seramoniye de borrel denirmiş. Biz de öyle yaptık; sabır sabır. :) 


Zaten bir sos cenneti olan Hollanda'da, fotoğraftaki tereyağından hallice sosu hemen her yerde bulmak pek mümkün. Kruidenboter'daki "boter" zaten tereyağı demek oluyor. Güzeldi; fakat fazla yağımsıydı, benim ağız tadıma ağır geldi biraz.



Ve...
Haring met uitjes! 

Tam çevirisi "Soğanlı riga balığı". Ama bunlar pişmemiş şekerim??
Tam pişmemiş değil de, salamura yapılmışmış. Yok, baya baya pişmemiş! Yedim mi? Yedim. Tekrar yer miyim? NEVER.

Biz Kinley ile haringleri denerken, ev sahipleri yüzümüzün aldığı şekillere bakıp gülmekle meşguldü. Dahası, bu haringleri süpermarketlerde görüp kuyruğundan tutup, başlarını geriye verip, zöp diye atıyorlar ağızlarına burada. Alttaki fotoğrafta olduğu gibi. 


Durum budur üstad! Bir alt fotoğrafta balığın bütün hali var, baya gıcır gıcır balık! Soğanla yemek de oldukça gelenekselmiş; tadayım derseniz yarım ekmekle birlikte tadın, ancak kurtarır. Bir de, masadaki pek çeşitli balıklardan biri olan füme edilmiş balık imiş, üçüncü fotoğraftaki. Aynı fotoğrafın sağ tarafında görünen kıtır balık kızartmalarına ise kibbeling deniyor ve sokaklarda, pazarda karavanlar içinde kızartılıp satılıyor, tadı çok güzel.




Mantarlı Bhutan çorbası. Gayet "normal insan yemeği", peynir ise çorbayı özel yapan malzeme. Tarifini aldım bunun da, yazacağım bloğa.


Ve gelelim en meşhur olana. Erwtensoep, yani bezelye çorbası. Takip edenler hatırlayacaktır, çok kez bahsetmiştim bu çorbadan, sonunda denedim. :) Açıkçası görüntüsünün aksine oldukça güzeldi bence. İçinde worst dedikleri sosisimsi (İlginç bir kelime oldu.) besin de var, bu da klasik bir parçası bu çorbanın. Ayrıca böyle "yoğun" bir kıvamı varsa, çorba iyi hazırlanmış demekmiş. Erwtensoep bir kış çorbası, öyle ki bazı insanlar sıcak havada bu çorbayı yapmaya adeta karşı. Elena'nın Hollandalı eşinin dediğine göre, bu çorbaya dair klasik sahne ise şöyle: "Kış aylarında donan kanallarda, göllerde buz pateni yapan ev halkı, üşümüş ve eğlenmiş halde eve döner ve anneannenin hazırladığı sıcak erwten çorbasını neşeyle içer. Artık herkes mutludur."



Burada da yılların emektar kısırı. Güzel olmuştu gerçekten, sevdiler. Tek sorun, bulguru gösterip "Bu ne?" diyorlar, nasıl anlatayım şaşırıyorum. Ben de yeni bir yol buldum, "Pirinç ile aynı aileden geliyor; kahverengi pirinç diyebiliriz." diyorum.


Hollanda'da bir bisikletiniz, bir de evcil hayvanınız yoksa oturma izni vermiyorlar. :P Hemen her evde olduğu gibi, bu güzide evde de iki tane şeker kedicik vardı, ki kedileri oldum olası severim, bunlar gibi şişko patates ise daha çok severim!


Bu fotoğraf fikri çok hoşuma gitti; Tom ve Luuk, şimdi 11-12 yaşındalar.


Bir diğer çok meşhur yiyecek ise Appeltaart, elmalı tart yani. Hollanda'daki "yeme usulü" ise üzerine ve yanına krema dökmek. Krema şişesinin üzerinde bile elmalı tart fotoğrafı vardı hani. Tadı çok güzeldi, Elena ve Nikola birlikte kesmiş elmaları, belki o yüzdendir. :) Bir de, ikinci fotoğrafta appeltaartı koydukları tabaklar, Elena'nın eşinin anneannesinden kalmış, her şeyi pek sevdik.



Bu tabloları Elena'nın eşinin babası yapmış. Kültür ne garip şey; adamcağızın hayata bakınca gördüğü de donmuş göllerde kayan insanlar, yel değirmenleri, kar. Dünya hem çok büyük, hem çok küçük.


Yazımızı, daha doğrusu seyahatimizi evin şişko kediciği ve oyunlarıyla bitirelim. Mutluluk kaynağı. :)



*


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder