9 Ocak 2018 Salı

Hollanda'da Yaşarken Alıştığım 10 Yeni Şey

Hollanda'ya taşındığım ilk aylarda, önceki yaşamıma göre çok farklı şeyler görüyor, tecrübe ediyor, öğreniyordum. Aslında hala devam ediyor bu durum; lakin bu "garip şeylerin" çoğunu artık benimsedim diyebilirim. Misal bir Yunanistan'a gittiğinizde toplum, kültür, enerji ve sosyal yaşamda karşılaştıklarınız öyle benzerdir ki, yurt dışında olduğunuzu dahi unutabilirsiniz. Fakat Hollanda genel manada Türkiye'den çok farklı; yemekleriyle, insanıyla, kültürüyle, ve hatta insanların mimikleriyle, hemen her şey bambaşka ve kendinizi adeta başka bir gezegende buluyorsunuz uzun vadede. 

Eğer ülkeye kısa süreli, turist olarak vesaire geldiyseniz belki bu farklılıkları tam olarak göremeden, ülkenin sadece güzel yanlarına odaklanıp dönebilirsiniz. Ben de burada yaşamadan önce Erasmus için geldiğimde aklımda hep güzel şeyler kalmıştı. Ama sonradan buraya taşınıp iş hayatına girince, ev tutma süreci yaşayınca, emlakçılarla cebelleşince, banka hesabı açınca, belediyeye - hastaneye gidip tüm bu yerlerde gözlem yapınca, aldığınız tat çok daha derin ve ayrıntılı oluyor. Bunu iyi veya kötü olarak değil de, "farklılıkları görüyorsunuz" olarak söylüyorum.

Eğer yeniliklere açık ve meraklı bir tipseniz, bu durum başlarda biraz zor da olsa oldukça eğlenceli geçebilir sizin için. Benim için de öyleydi ve bu nedenle bu 10 yeni şeye tam olarak alışmadan körleşmeden not almak istedim. Hem de belki Hollanda'ya yaşayan veya yaşamak isteyenlere bir fikir olur. Haydi başlayalım...


1. Hollanda tam bir kartlar ülkesi. En beklemediğiniz yerlerde bile kart ile ödeme mümkündür çoğu zaman; bu nedenle çok uzun zamandır üzerimde nakit para taşımadığımı fark ettim. Kredi kartına karşı olduğum için bir banka kartım var ve harcamlarımı neredeyse her zaman oradan yapıyorum. Ayrıca hani şu içecek otomatları olur ya istasyonlarda falan, onların çoğu sadece kart kabul eder mesela. Gibi gibi.

2. Hollandalıların çok büyük kısmı gün içinde perdelerini açık bırakır. Buzlu cam şeklinde bir sticker alınır çoğu zaman, farklı desenleri satılır bunların; ya pencerenin alt hizasına - ya da ortasına bu buzlu cam stickerından yapıştırırlar genelde ki direkt vitrin gibi görünmesin ev. Ama çoğu evde evin içi tamamen görülebilir, bu büyük ihtimalle güneşli gün azlığından çıkmış bir alışkanlık... Bu nedenle Hollanda'da bir pencere önü dekorasyonu dünyası var; çoğu kişi yine içerinin tamamen görünmemesi için büyük saksılar, dev mumluklar ve benzeri süs eşyaları koyar cam önüne. Mesela akşamüstü Hollanda sokaklarında yürüyüş yaparken evlerin içine kaçamak bir bakış attığınızda kütüphane başında kitap okuyan hanımlar-beyleri, yemek masasında sohbet eden aileleri sinema izler gibi görebilirsiniz. İçeri öyle bön bön bakmamak gerekir ahlaken, orası malum. 

  3. Hollanda'da yaşamaya başladığımdan beri akşamları neredeyse hiç ışık açmıyoruz. Burada evler inanılmaz loş bırakılır; ne mutlu ki her yerde bir sürü mum çeşidi satılıp kullanılıyor veya salonlar ufak kenar lambalarıyla aydınlatılıyor. Şu an bile Türkiye'ye gidince akşamları o parlak florasan ışığı beynimi deliyor gibi geliyor; büyük ihtimalle artık günün sonunda beden ve zihinlerimiz yeterince yorgunken, uyaran sayısını azaltıp loş ışıkta oturduktan sonra uykumaya gitmek dinlendirici etki yapıyor insan üzerinde. İlk geldiğimde loş ışıktan kör olacağım gibi gelmişti, şimdiyse tepeden ışık açınca öyle hissediyorum.

4. Hollandalıların da çok tatlısı ve öküzü var. Buraya kadar sıkıntı yok, her ülkede öyle. Sadece bu insanlara dair söylenen klasik bir şey genel manada geçerli ki; Hollandalılar biraz direkt ve bu bazen rahatsız edici de olabiliyor. Direkt derken, mesela para konularını genelde daha net konuşurlar, "hatır" kavramı pek yoktur. Geçenlerde bir arkadaşımız, parasal değeri 3-5 EUR olan ve ihtiyacımız olan bir şeyi bize "ödünç verebileceğini" özellikle belirterek paylaşma teklifinde bulundu misal. Türkiye'de olsa, ben o insana yardım etmek isteyeceksem ve değeri düşük bir şeyse veririm gider, asıl istediğim geri almak olsa bile! Burada o yok işte, insanlar genelde zaten "asıl istediğini" söylüyor. Zamanla alışıyorsunuz bu duruma ve hata bazen işinize bile geliyor; zira Türkiye'de konuşmanın söz etmenin "ayıp" sayılabileceği şeyleri burada çat çat söylediğinizde karşınızdakinin kırılmayacağını bilerek çabucak hallediyorsunuz. :)

5. Hollanda'da yaşadıkça Türkiye'de gerek sosyal hayatımızda, gerek reklamlarda, yaşamın her alanında "lüks" algısının ne kadar vurgulandığını fark ettim. Tüm konut reklamları "elit bir sitede, elit komşularınızla" diye başlıyor, insanlar genel manada gösterişi seviyor, kompleks refleksi daha kuvvetli. Lakin Hollanda'nın genelinde insanlar sade, ve çok komplekssiz. Doğru yanlışa vurmadan durum değerlendirmesi yapacağım bugün sadece, burada böyle bir sosyal kültür var. Kimse üstünüze başınıza göre konuşmaz sizinle mesela, yukarıdan bakılmak çok az karşılacağınız bir şey. İş yerinde bir yönetici kadın vardı mesela, kardeş arada bir yıkan - ayakkabındaki çamuru sil falan diyordum içimden. Bizim firma daha relax bir şirket ama yine de o kadını kimse üstüne başına göre seçmiyor, iş yapışına bakıyor. Gibi...

6. Geri dönüşüm konusu Hollanda'da bir nevi uymanız gereken bir zorunluluk. Şöyle ki, her ev kağıt - plastik - cam - bitki/sebze atığı biçiminde ayırmak ve farklı kutulara koymak zorunda çöplerini. Bu ilk başta çok zorlamıştı beni; zorlanacak ne var demeyin, gerçekten her şeyi ayıra ayıra atmak bazen insanın kafasını gereğinden fazla zorlayabiliyor. :) Tabii alıştıktan sonra hop üstü plastik, altı karton kutu derken el alışıyor. Ardından mahallenizin çöp günlerini takip ederek filanca gün kapıya kağıt atıklarınızı, falanca gün plastikleri çıkarıyorsunuz ve toplanıyorlar. Gibi gibi... Türkiye'ye gittiğimde haldır huldur her şeyi aynı poşete atarken içim cız ediyor buna alıştığımdan beri; düşünsenize, bu alışkanlığın olduğu toplumlar geri dönüşüme ciddi bir katkıda bulunuyor aslında.

7. Bitmek bilmeyen kağıtlar posta kutusunda! Bu kadar geri dönüşüm sevdalısı bir toplum bu işi neden elektroniğe daha çok taşımakta direniyor bilemiyorum. Hollanda'da heeeer şey postayla gelir. Misal bir anket kağıdı gelir belediyeden mahallenizle ilgili; içinde geri postalamanız için pullu biçimde ikinci bir zarf bulunur. Her şeyi yazılı olarak bildirme hastalıkları var bu arkadaşların, bu sebeple posta kutularınız hakikaten kağıtlarla dolup taşar devamlı. Bu olaydan olabildiğince sakınmak için de satılan stickerlardan alarak, en azından "reklam istemiyoruz" falan benzeri uyarılar yapıştırabiliyorsunuz.

  8. Enteresan bir sağlık sistemi var Hollanda'da. Bu konu bambaşka bir yazıyı doldurur; lakin kısaca birkaç örnek vereyim. Öncelikle Hollanda'da yaşayan herkes sigorta yaptırmak zorunda ve genelde ayda 100 EUR civarı bir ücret ödenir sigorta için. Bu sadece temel ihtiyaçları içeren sigorta diyebiliriz, her yıl sonunda kapsamını değiştirebileceğiniz bu sigorta paketine misal diş tedavisi, hamilelik durumu, göz sağlığı vb. gibi konular eklerseniz 100 EUR'dan fazla ödersiniz. Bir de eigen risico diye bir şey var ki burada Allah onu bildiği gibi yapsın :)) En basit anlamıyla sigortanızı zaten ödüyor olmanıza rağmen, ödemenizin ilk 380 küsur EUR size ait olur. Mesela sigortanız var, 1000 EUR bedelinde bir tedavi görmeniz gerekti, bunun ilk 380 küsur EUR'su her durumda size ait olur. Biraz karışık bir konu ama en basit biçimde böyle anlatılabilir sanırım.

Onun dışında aile doktorunuz olur Hollanda'da ve çok acil durumlar dışında daima önce ona görünmeniz, ve onun sizi hastaneye yönlendirmesi gerekir. Genel manada "nazlanmak" burada yok; ölmediğiniz sürece doktor size ağru kesici önerir ve bu baya dalga konusu olan bir şeydir. Ben misal, evde kaç basamak merdivenden uçuşa geçtim, doktorumu aradım, birkaç soru sordu ve ağrı kesici almamı söyledi. Şoklarca :p Ama zamanla alışıyorsunuz. Genelde "ciddi bir şey varsa Hollandalılar gerekeni yapar, merak etmeyin" derler ama çok çok kişi buranın sağlık sistemini beğenmez.

9. Hollandalı ebevenyleri gözlemlemek en keyif aldığım şeylerden. Öncelikle "bu çocuklar hiç ağlamıyor, hep bizimkiler ağlıyor" pek doğru bir gözlem değil. Daha doğrusu, elbette Hollandalı çocuklar da sokaklarda, mağazalarda ağlama krizlerine giriyor, mızmızlanıyor, anne babasının sabrını sınıyor. :) Ama genel manada çok ama çok daha "cool" bir ebevenylik sergilediklerini söyleyebilirim. Türkiye'deki son zamanların "kurslara gönderelim, neye ilgisi olduğunu boşver piyanoya gitsin, oy benim yavrum üstünzekalı" telaşı burada pek yok; hatta geleneksel bir Türk insanını rahatsız edecek kadar "akışına bırakılmış bir çocuk büyütme şekli" var. Çocuklar hakikaten "birey" olarak görülüp yetiştiriliyor, anne babalar büyük bir insan ile konuşur gibi iletişim kuruyorlar çocuklarıyla. Bu arada bu insanlar da üst insan falan değil; Hollandalıların da öküzü, cahili var. Ama yine de çocuğu yere düşünce "yeri döven" bir Hollandalı görmeniz çok zor. Ülkedeki genel çocuk yetiştirme anlayışı bahsettiğim gibi. Aklımda kalan iki örneği vermek istiyorum; az laf çok düşünce isteyen iki örnek...

- Geçenlerde bir kız çocuğu tabir-i caizse öyle bir yere yapıştı ki içim gitti valla, o fayanstan şlaaap diye ses çıktı. Kız kendisi kalktı, yüzü "ağlasam mı ağlamasam mı" şeklinde, belli ki canı baya acıdı. Masada oturan babası fırladı, dizlerinin üzerine çöktü ve hiçbir şey söylemeden kıza kocaman sarıldı. Eline dizine hiç bakmadı, sadece yaklaşık 1 dakika sarıldılar. Sonra kız "neyse artık düştük ama halletcez" der gibi babasına iyice sarıldı ve babası masaya döndü. Kız ağlamadı. Sadece kocaman sarıldılar. Bence kız mesajı aldı. Ben de aldım. 

- Markette 2-3 yaşlarındaki oğluyla alışveriş yapan anne, çocukla sohbet ede ede raflara bakıyor. Biraz da çocuk cevapsız kalmasın diye yalandan cevaplar verip dikkatini raflara yöneltmiş durumda, çocuk alışveriş arabasında oturuyor. Sonra oğlan "anne pasta istiyorum" dedi o kısımdan geçerken. Annesi durdu durdu, çocuğa döndü, "Neden pasta almak istiyorsun?" dedi. Ben de dinliyorum psikopat gibi, kadın öyle sorunca beynim durdu böyle, hani basit şeyleri ciddi anlatınca bazen zaman donar ya. Harbiden ya niye pasta istiyoruz biz falan diye düşünürken buldum kendimi. :D Neyse, sorunun ardından çocuk düşünmeye başlamış gibi sustu, pasta sorusuna cevap veremedi ve isteğini tekrar etmedi. Gittiler. 

10.Ve hava... Öncelikle şunu belirteyim ben Hollanda'da, Türkiye'de yaşamadığım çok ekstrem bir kış soğuğu pek görmedim. Yani burası öyle Norveç tadında bir yer değil, çok uzak değil bizim kışlara. Hatta bu senenin kışı baya yumuşak geçiyor bence. Toplasanız karın tuttuğu 2-3 günümüz oldu, sonra da durdu zaten. Buranın olayı böyle insanın yüzünü, kulağını donduran - keskin soğuk olması arada. Ama dediğim gibi aman bu nedir İskandinavya falan gibi bir soğuk olmuyor. Ama yazlar baya farklı; iki sene önce misal, 30 gün kadar baya sıcak yaz olmuştu bildiğiniz (30 gün çok iyi bir rakam!), ama geçen yaz ince hırkasız hiçbir yere çıkamadık mesela. 5-6 gün öyle "oy sıcakmış bugün hava" dedik, gerisi bahar havası gibi. Bir de elbette özellikle kışın havanın uyuz griliği, sabah 11'de ışıkları açma durumu falan can sıkıcı oluyor. Bence buranın ennnn güzel zamanı, o şahane çiçeklerin açmaya başladığı misal Mayıs ayındaki bir bahar günü; burada ilkbahar ve sonbahar ayrıca yakışıyor bence. 


Ve son olarak, Hollanda'da havayla ilgili alıştığım en önemli şey havanın dengesizliği. Ama şaka gibi bir dengesizlik; gerçekten 1 saat içinde güneşli bir havada aniden dolu yağmaya başlayıp, 10 dakika sonra yaz havası çıkıp sağanak yağmurla kapanış yaptığı çoktur. Bu yüzden Hollanda'daki sıcak havaya asla aldanmamayı çok iyi öğrendim ve Ağustos da olsa mutlaka ince bir hırka atıyorum çantama. Genelde de işe yarıyor o hırka. :) 

  *

Evet sayın okur, Hollanda'daki yaşamın her geçen gün bana öğrettiği yeni ve farklı şeylerin top 10 listesini okudunuz. Dilerim Hollanda'yı sevenlere veya burada yaşamak isteyenlere ufak bir rehber niteliğinde olur da, siz benden daha çabuk alışırsınız. :) Yeniliklere açık kimseler için çoğu zaman enteresan, sürprizlerle dolu bu ülke bana daha çok şey öğretti, öğretiyor. Zamanla bol bol paylaşmak üzere, sevgiler...


Doei,
Melis



1 yorum: