13 Haziran 2014 Cuma

Belçika: Brüksel'de Birinci Gün


Merhabalaar...

Uzun süren fotoğraf seçme seansından sonra, üç günlük Brüksel serüveninden bahsetmeye başlayabilirim. Doğrusu, önümüzdeki hafta sınav haftam ve istediğim gibi vakit ayıramıyorum Melerence'ye. Fakat bu demek oluyor ki, bir hafta sonra buralar çok renklenecek, stay tuned. :)

Özetlersek, burada eğitim gördüğüm okul üç günlük bir Brüksel gezisi planladı. Bu geziye birkaç şirketin iletişim departmanlarından kimseler ile görüşmek, konferanslar, toplantılar ve en güzeli, Avrupa Parlamentosu keşfi dahildi ki, ayrıca yazacağım, fotoğraf makinemi bir an olsun elimden bırakmadım. Şimdi gelin, Brüksel'deki birinci güne, şehre, kültüre, yemeklere, hislere dair konuşalım.

*

Belçika benim aklımda, Hollandaca'nın bir kolu olan Flamanca konuşulan bir ülkeydi öncelikle, yanlış. En azından, birkaç bölgeye ayrılan Belçika'nın Brüksel kısmında kullanılan dil çoğunlukla Fransızca. 

Marketlerde, şehir merkezinde herkes Fransızca karşılıyor sizi, genelde anlaşacak kadar İngilizce biliyorlar. Sokaklarda bazı reklamlar bir Fransızca, bir Flamanca yerleştirilmiş, şehir tamamen Flamanca'dan arınmış diyemeyiz. Öyle ki, Flamanca bilen vatandaş-esnaf sayısı da az değil.

Brüksel'de beni en çok şaşırtan durumlardan biri, sokaktan geçen hemen herkesin birbirinden çok farklı olmasıydı. Önce Orta Doğu'dan geleneksel kıyafetli bir adam geçiyor, peşinden siyahi bir vatandaş, peşinden sarışın bir kadın, sonra Afrika modasına selam eden yaşlı bir hanım; inanılmaz bir kültürel çeşitlilik var şehirde. "Brükselli, Belçikalı" nasıl oluyor, kimse anlamış değil yani. Misal, Hollanda'da hemen herkes "sarı" veya yüzünden gözünden anlaşılıyor Hollandalı olduğu; fakat Belçika'da durum çok farklı. Ayrıca Türk sayısı da oldukça fazla, öyle ki hostelimizin yanında, Mini Carrefour'daki görevli de Türk "çıktı". Bir de en son hostelin önüne park etmiş bir arabanın arkasında "Ateşe dayanabildiğin kadar günah işle..." yazıyordu. Bu arada ben bu şehri çok kez İstanbul'a benzettim; özellikle bazı yerler çok "Maslak".


Dev otobüsümüz Ede'de okulun önüne yanaştı. Önümüzde yaklaşık 3 saatlik bir yol var.


Hollanda'da klasik pencere manzarası; inekler, inekler, inekler...


İstanbul'da üç saatte ancak şehirden çıkabildiğim günleri düşünürsek, oldukça iyi bir performans. Geldik bile! Hostelimizin ismi Youth Hostel - Van Gogh. Ünlü ressamın adını almış olmasının sebebi, 1880-1881 yıllarında bu binada çalışmış olmasıymış. Bu arada hostel deyince benim biraz gözüm korkmuştu; ama burası bildiğimiz oteldi, çok memnun kaldık.


Brüksel adeta AB'nin ofislerinden oluşan bir bayrak şehri desek yeri. AB Hollanda temsilciliği tadındaki ofise giderken Yunanistan binası gözüme çarpıyor.


Şimdi bahsettiğim ofisteyiz. Okulun ismi panoda...



Ne zaman bir şirket ziyaretinde bulunsak çay-kahve eksik olmuyor, ne iyi. :) (Üzerinde Atina olan kurabiyeyi seçtim bu arada.)


Bu günün temel konusu lobicilik, uzunca bir konuşma bizi bekliyor.


Kurumdan çıktıktan sonra hemen yan taraftaki binaları tanıtıyorlar bize. Bu iki dev bina AB'nin ana merkezi olurmuş.



Şu üç günde kaç kilometre yürüdük bilmiyorum ama, yine yürüyerek diğer şirkete geliyoruz. Bu defa karşımızda bir Hristiyan NGO şirketi olan EU-CORD var.


Brüksel'de yaşayan, fakat İngiliz olan hanımefendinin aksanına doyuyor, bu şirketten de ayrılıyoruz.


Şimdi hostele, ardından çabucak bir şeyler yemeye. Hollanda'nın yanına yaklaşamasa da, burada da bisikletli insanlar görmek mümkün.


Hem çok modern, hem çok tarihi yapılar görmek mümkün...


Burada Orhan Liman adında bir vatandaşın (bir şeye) adaylık ilanları vardı.


Derken, hosteldeyiz. Resepsiyonda birkaç broşüre takılıyor gözüm. Özellikle sağ taraftaki "Mini-Europe" çok ünlü Brüksel'de; fakat ben gitmedim. Yani, Minyatürk tadında bir yer, Avrupa versiyonu diyelim.


:)


Hostelin merkezi ile odaların olduğu binalar ayrı, fakat karşı karşıya. Çarşaf, havlu, sabun vs. kendiniz getirin derim.


Gördüğünüz gibi "resmi dil" Fransızca buralarda. Ne de güzel bir dil! Çok "çelimsiz" bir insanoğlu Fransızca konuşunca birden bir deve dönüşüyor sanki. Garip bir enerjisi var bu lisanın.


Hızıma yetişiyorsunuz, değil mi? :) Hostelden çıkıp yemek için bir yer aramaya başladık bile. Bu güzel pasajdan geçtik ki, her bir figür çektim ayrıntısıyla.


Vakit bulunca bu dükkan için ayrıntılıca yazmak istiyorum, güzel fotoğraflar var elimde. Burası Leonidas, ki kendisi bir Yunan ismidir. Bu ünlü çikolatacıyı kuran kişi de Yunanmış; Leonidas, bugün Belçika için çok önemli bir marka.


Ve bulduk bir yer sonunda. Güzel bir restaurant; İstanbul'daki gibi kapıda size yapışıp menülerini anlatan ve genelde Orta Doğu'dan olan insanlar var. Burada menü 18 liraydı, adam 12'ye düşürdü, bizden başımıza gelecekleri bilmeden tamam dedik. Buyurun devamı...


Öncelikle bu beyefendi, bir içki ücretsiz ve 12 Euro dedi önce. İçki dediği şey ise su katılmaktan yamulmuş bir şarap idi. 


Ama içeriyi sevdi herkes, ben de. Bu nedenle keyfimizi bozmadık.



Başlangıç ve ana yemek için üçer seçenek vardı, ben domates çorbası ve etli bir yemeği seçtim. Diğer alternatifler Belçika'da çok ünlü olan midye ve tavşancık eti idi. Domates çorbası bizimki ile aynı gibiydi.


Benim yemeğimden önce Rianne'in before&after'lı midyesi gelsin. Üzgünüm ama yemek masaya gelir gelmez, ortalık Zeytinburnu Sahili gibi koktu. Midyenin de her yerden yenmiyor bence.



Bu da benim aldığım, güzel bir yemekti. Yalnızca adama, "Tabağa marul koymaktan batmazsınız bence." demek istedim. İnsan hissediyor ki seni soymaya çalışıyorlar; her şey küçük, su katılmış falan filan, olmamış bu kısmı.


Bu da tatlımız: Meşhur Belçika Waffle'ı. Güzeldi, diyelim. Şimdi gelelim bahsettiğim konuya. Tam yemekler bitti, biz toparlanıyoruz, en az yedi-sekiz kişiyiz. Kapıda bize yapışan adam geldi "You have to give 1 euro for tip." diyor. Hayda... O hef tu mef tu benim kafama nasıl vurdu. Neden, diyoruz, özel hizmet diyor, en başta içecek içtiniz diyor. E sen demedin mi ücretsiz diye? Bir de hangi kısmı özel hizmetti anlamadım, mutfaktan gidip kendimiz mi almalıydık tabakları? Ben uyuz, Hollandalı eli sıkı kızlar benden daha uyuz, vermeyiz dedik, yemek yedikten sonra mı söylüyorsun, have to'ymuş. Al sana have to. Sonra baya sinirlendi falan, çok komikti. "Mutlu musunuz tip vermediğinize!?" dedi, ben de "Yeeeeey!" dedim, güldük, gittik. Öyle yılan yılan olmayın, sözünüzü tutun çocuklar. Haydi sana have to şimdi.


Yedik, doyduk; hostele dönme vakti. Güneş batıyor, akşam güneşi aşığı Melis çok mutlu.


Yolun üzerinde çok güzel anıt gibi bir heykel var, ortasında bir meşalede güçlü bir ateş yanıyor. Bu yapıyı daha iyi öğrenip yazacağım.




Alt kısımda sağ üstte ve sol altta gördüğünüz yer Botanik Bahçesi, ziyaret edilebilir. Ortada gördüğünüz bardaktaki ise meşhur Belçika biralarından Kriek; vişneli, haliyle kırmızı bira. Bira demeye bin şahit ister gerçi, gazlı içecek gibiydi; ama denemek lazım.


Ve son olarak hostele dönerken köşedeki kilise girişinde gördüğümüz, tam bir gülsen mi ağlasan mı fotoğrafı. Bir deli çıkıp tek tek göz yapmış heykellere, hatta dragon gibi bir şey de var, ona da göz çizmiş, çok sinir bozucu görünüyorlar.


Ve Brüksel'de birinci günüm böyleydi. Hollanda tam bir masal diyarı gibi düzgün; evler, sokaklar derli toplu. Brüksel ise daha İstanbul gibi; güzel yanları çok ama güvende hissetmiyorsunuz kendinizi. Gerçi genelde her başkent öyle, daha karışık ve kalabalık. Siz bir yandan dikkat edip, bir yandan da bu hoş şehrin tadını çıkarmaya bakın derim, özellikle şehir merkezi çok güzel ve tarihi, bir sonraki postta!

Belçika'da ikinci gün ile görüşmek üzere,

Melis

*


2 yorum:

  1. Harika olmuş, ellerine sağlık! Bir mühendis olarak, yapıları çok beğendim. Mimarileri çok güzel! Hef tu olayı harbiden de çok sinir bozucu. Aslında ona "ai sixtir" gerekti ama yine de hakkını vermişsin :D
    Fransızca candır, Yunancaya başladığımdan beri biraz boşladım ama tekrar yoğunlaşmam lazım. Fransızca konuşan en cahil bile entellektüel geliyor kulağa. Öyle bir dil :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, evet Fransızca da çok farklı enerjisi olan bir dil, keşke vakit olsa da öğrenilse. Gelecek planları arasında. :)

      Sil