30 Ağustos 2015 Pazar

Selanik Notları, 2015

Uzun bir fotoğraf seçme merasiminden sonra, nihayet bol fotoğraflı Selanik notlarıma başlıyorum. Yine çok huzurlu, mavi günler geçirdik, leziz yemekler tattık, ben yine biraz turist oldum - bizim çocuk da yine gezdirdi durdu sağolsun. İnstagram hesabımdan birçok fotoğraf ve birkaç video paylaştım seyahat boyunca, henüz takip etmiyorsanız oralara da bakabilirsiniz.

Öncelikle bu defa Alpar Turizm ile gittik Selanik'e, Koukhs İstanbul'a geldi ve birlikte döndük. (Bu arada önceleri Metro ile çalışan Yunan Crazy Holidays firması artık Kamil Koç ile çalışıyor; dönüşte onlarla - sorunsuz bir yolculuk yaptım.) Aslında yine Metro ile gidecektik, alışkanlık diye, ama Metro'da yer kalmadığını görüp şaşırdım. Uzun zamandır övgüyle bahsedilen Alpar'dan yer aldık böylece. Yolculuk sorunsuz geçti; Metro "daha Türk", Alpar "daha Yunan" idi, bir Yunanistan firmasının (Simeonidis Tours) otobüsleriyle çalışıyor zaten Alpar. Otobüs içindeki topluluk da Yunanistan'da okul gezisine gidiyoruz gibiydi. 

Ayrıca şunu anlatmadan geçemem; Selanikliler "rahat" olmalarıyla bilinir. Hatta "halara" yani "rahat, rahatça, rahatla" gibi çevirebileceğimiz bir kelime onların geleneksel lafıdır artık, yayılarak oturur beş saatte bir frappe içerler vesaire. Buradan doğru anlatayım; otobüse bindik, yerimizin bir önüne oturduk ve bizim koltukta bir Yunan genç vardı. Koukh'ye dedim ki hani belirt, sonra bizi kaldırırlar biz onu falan filan hiç gerek yok şimdi. Neyse Aleksi adama kibarca hani bizim için sorun yok ama haberiniz olsun, sizin biletiniz kaç numaraydı dedi. Adam şu cevabı verdi: "Yaniii, bir biletim var işte de bakmadım ki kaç numara, öyle oturdum ben ya..." Dedim arkadaş siz nasıl bir kabilesiniz ben nereye düştüm ya... :)) Yaşlı adam olsa falan tamam ama bizim yaşımızda bir çocuk, insan hiç mi bakmaz kaç numaraymış yerim diye. Muavin bir kot-tişört zaten ayrı gevşek, ama bunları şikayet olarak değil "alem şeyler" olarak söylüyorum, keyifli geçti her şey. Bir de, şoför tammmm bir Selanik aksanlı dayıydı, gülmekten kırıldık yol boyu. :) Son ayrıntı da, bilet alırken vesaire hizmet - ilgi müthişti, çok tatlı bir kızcağız vardı. Ama otobüste televizyon falan yok, biraz ucuza gitmek isteyenlerin tercihi gibi, 35 Euro da bilet fiyatı var. Her otobüsü öyle mi bilmem, ama TV ve USB olmaması haricinde memnun ayrıldık biz.

Daha önce çok kez yazdığım gibi, Türk tarafında herkes inip gişelerde sıraya giriyor ve bir bir pasaportlar damgalanıyor; Yunan tarafında ise otobüsün kapısındaki polise veriyorsunuz pasaportları, halledip getiriyor. Otobüste ben dahil 6-7 Türk vardı sadece, daha önceki süreçlerde parmak izi vermiş olmama rağmen, ilk kez bu Türkleri parmak izi vermeye davet ettiler, nedendir bilemedim. Polisler falan da bir garip orada, böyle güzel adamlar, biri tost yiye yiye konuşur, biri bilgisayarda çalışırken sakız çiğner car car, bir rahat insanlar vesselam. :)


Falan da filan, geldik Selanik'e. Çok yoğun geçecek günler, çünkü Gianna'mın düğünü olacaktı diğer gün. Ama ondan önce, sabahlar aşağıdaki gibi başladı genelde; ilk fotoğraftaki çooook meşhur mpougatsa (bugaça) - peynirli, kremalı vs. oluyor, bizdeki börek gibi yapısı, tarçın ve pudra şekeri de koyuyorlar. Yanında da ariani, yani ayran. Çok tuzsuz oluyor bana göre ama tadı - kıvamı çok hoşuma gidiyor.


Bu da başka bir sabahtan; bu defa arabadaki bir numaralı dinlediğimiz adam Pantelidis idi, son zamanlarda pek güzel şarkılar yaptı zira. Mesela şunu bol bol dinledik darlamalarım sonucu: To fidi Arkada da 80 metreye yakın yüksekliği ile meşhur OTE Tower görünüyor ki, Selanik'in Beyaz Kule'den sonraki simgesidir desek yanlış olmaz.


Ve en önemlisi, Yunanistan'da bizim bildiğimiz gibi kahvaltı yapılmıyor. En klasik "uyanma yöntemi" soğuk bir frappe almak veya hazırlamak; bu fotoğrafta ise, frappelerimizi almış, Selanik'in klasik kaçış noktası Halkidiki'ye gidiyorduk.



Burada ise, sonunda bana yıllar önce bir Yunan gazetesinde yazdığım yazının ardından mail atan ve o zamandan beri bağımızı koparmadığımız Xristina ve kardeşi Dimitra ile buluştuk. Bol bol Kapalı Çarşı'dan, Ezel'den, Hürrem'den falan bahsettik. :))


Şimdi artık tertemiz sularını özlediğim Halkidiki'ye gitme vakti; önce yiyecek bir şeyler almak için markete giriyoruz. Burada her Yunan'ın olmazsa olmazı "evde frappe yapmak için el mikseri" var.


Şimdi, kabaca bu üç ayak Halkidiki oluyor. Ben daha önce ilk ayak olan Kassandra'ya gitmiştim; bu defa ise ikinci ayağa - yani Sithonia'ya gittik. İyice okumam lazım konuşmak için, ama kabaca üçüncü ayak kadınların giremediği bir çeşit devasa manastırın olduğu kısım.


Önce Karidi Plajı Vourvourou'ya gidiyoruz; insanın günlük hayatı ile tatildeki hayatı arasındaki huzur farkının bu kadar açık olması normal midir, düşünüyorum.


Denize uzanan devasa taşların üstünde düz bir kısım buluyoruz, böyle ayaküstü hazırlanan yiyeceklerin tadına varıyoruz, ayranım ve tuzum hazır yine. :)


Yemekten sonra biraz yüzüp Sithonia'yı tura çıkıyoruz, burada küçük bir kilise var. Bunu da, hızlı geçtiğim birçok başlığı da ayrı postlarda yazmak istiyorum ayrıca.


Yeşil tepelerin üstünden, uçsuz bucaksız denize baka baka, Bahia Beach Bar'a gidiyoruz. Parking'de bir de İstanbul plakası görüp hiç gerek yokken mutlu olduk öyle. :) Güneş de bir gelip bir gidiyordu gün boyunca, yine de çok güzel zaman geçirdik.


İnstagram'da bu fotoğraf için "Summer in Greece is like..." yazmıştım, tam da öyle! Buz gibi kahvesiz yaz, Yunanistan'da yaz değildir sayın okur. Koşun bir frappe kapın!


Huzurdan öldüğüm sular, maviler, dinginlik dolu - tertemiz bir deniz... Hasret kalmışız İstanbul'da.


Akşama düğün öncesi kalabalıkça dışarı çıkacağız, o yüzden artık dönelim diyoruz. Ama yol üstünde ılık - tertemiz suyuyla, bir "kıyı limanı" görünce biraz durup gezinmeden, olta atmadan duramıyoruz.


Başka bir postta yazacağım üzere huzurun fotoğrafları burada çekiliyor sayın okur. Su o kadar ılık, etraf o kadar sessizdi ki, o his hala bende.


Derken, düğün saati geliyor. Yunanistan'da düğünden 2-3 saat önce kiliseye gidilir ve önce nişan - sonra nikah yapar papaz. Gianna'nın düğünü bir kilisede değil, bu güzel - şehrin dışındaki manastırda oldu; bir nevi kilisenin büyüğü ve rahibeler vesaire burada yaşıyor aynı zamanda diyelim. Manastır ise Filiro'daki Moni Agiou Rafail Manastırı. 



Gianna zaten havasına bayıldığım, çok zarif bir kız. Düğünü de tüm ayrıntılarıyla kendi gibiydi, ortalık usul usul kalabalıklaşmaya başladı ve tepede bir elinden Koukhs - bir elinden babası tutarak gelinimiz göründü.


Nikah şekeri mantığı burada da var; fakat badem şekeri koymak neredeyse must. Bu cüzdan gibi tasarlanan paketlerin içinde badem şekeri vardı, yan kısımdakiler ise yulaflı - çok leziz mini tatlılar idi, fikri pek sevdim.


Yunan kilise düğününü ayrıca yazacağım ama, bu en sevdiğim kısım. Yunanistan'da gelin ve damadın "şahitleri" çok önemli insanlardır. Bir ömür birbirlerine "şahit naber, şahit hoşgeldin, ooo şahit nasıl gidiyor" falan diye seslenip dururlar. Şahitler bir nevi gelin ve damattan sorumludur, çift de onlara hediye alır vesaire. Kilise düğününün bir yerinde bu taçları takar şahitlerden biri çiftin başına, ardından çapraz olarak üç defa taçları değiştirir.


Diğer bir sevdiğim kısım da, dikkat ettiyseniz havada uçuşan pirinçler. :) Çoğu kültürde bu var, bereket ve şans için çiftin başına pirinç atılıyor. Bu papaz abimiz de çok tatlı bir adamdı, sohbet gibi konuştu en sonunda, alkışlattı çifti, eski bir gelenektir diye erkek şahidi omuzlar üstünde kaldırttı diğer erkeklere, baya gülmeli geçti. :) Ayrıca söylemek lazım ki, kilise nikahını dini özelliğinden çok "bir gelenek" olduğu için yaptıklarını görüyorum. Arada bakıyorum kimi arada kıkırdıyor, kimi esniyor, zaten bir 40 dakika eski Yunanca'dan dualar okuyor papaz. Keyifli bir adet. :)


Ardından düğün salonuna geçip çok güzel bir akşam yaşıyoruz. 
Girişte birlikte çektirdikleri güzel fotoğraflardan yaptıkları albüm ve boş kısımlarına yazılmak üzere beklenen davetli dilekleri var. :)



Çoook mutlu olasın kızım.


Derken gezmelere devam; adeta dükkana girdiğimizden pek hoşnut olmayan, kitaplar arasında gömülmüş bir adam - bu sahafta Aziz Nesin'in birkaç kitabına rastlıyoruz.


Yüz kere de gelsem, artık buralı da olsam değişmez; her sene yeni çıkan turistik ıvır zıvırlara bakmam-almam lazım. :)


Aristotelous'un ferah sokaklarında gezdik bolca, çok keyifli mağazalar var karıştıracak; başta Tiger!


Meydana çok yakın olan ve bana Tahtakale'yi hatırlatan "Kapani" çarşısına giriyoruz; şarküteri, baharat, kıyafet, ne ararsanız var burada.


Yine ayrıca yazacağım ama, bir geleneksel Girit ürünleri marketi gördük yolda. Bunlar oradan zeytin reçelleri; tadı gayet güzel ve elbette zeytin tadı almıyorsunuz.


Yine yazacaklarımdan biri, Beyaz Kule'ye bakarak leziz bir yemek yedik Agioli'de; önerilerle gelecek. (Okumak için klik)


Lefkos Pirgos, yani Beyaz Kule'ye baktım uzaklardan.


Selanik sahilinin güzelliği...


Koulouri, yani simit. Bizimkilere göre daha ince ve geniş oluyorlar. Simit alırken adam İstanbul'dan geldiğimi öğrenince, cama yazmak için "Soğuk Su" yazmamı istedi kağıda, öyle ufak bir yardımda bulunduk. :)


Yunanistan'da bize göre çok erken kapanır her yer; ama periptero denen büfeler açıktır.


Unutmadan, Türkiye'deki sünnet düğünleri gibi, Yunanistan'da da vaftiz düğünü var. Bu Dimitrios'un vaftiz düğününden retsina, Yunan şarabı. 


Bu da vaftizden sonra verilen, nikah şekeri mantığındaki hediyecikler...


Bitirirken, özellikle büyükleri korsan gemilerini andıran sahilin meşhur sakinleri...


Ve mutluluğa çıkan bir sokak daha ki... Seneye, düğünde görüşmek üzere Selanik. 
Mavilerinden sevdim. :)


*


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder