19 Ağustos 2012 Pazar

Memleketimiz Dünya'dır...

İçinde yaşadığımız toplumda -inkar etmek serbest- kültür, gelenek, görünmez kurallar derken, zihnimize birçok veri yüklenmiş halde büyüyoruz. İnancınız farklı da olsa, yaşadığınız ülkenin kültürü içinde, medya kanallarının, milletsel üslubun içinde yoğrularak şekilleniyor kişiliğimiz.


Şanslı olanlar o toplumun varlığı değil, yaratılışın varlığı olduklarını fark edip yüzlerini güneşe dönüyor, ışığı aramaya koyuluyorlar… Diğer kısım ise televizyon ne diyorsa, onu yaşamaya devam eden; çoğunlukla bilmeyen, fakat her şey hakkında bir fikri olan, ve yine çoğunlukla sevgisiz bireyler haline gelen insanlar oluyor.


Fikirlerinin; yani içinde bulundukları toplumun fikirlerinin aksini söyleyen insanları “düşman” belleyen, sözlüklerinde “acaba” kelimesi olmayan saldırgan yüreklere dönüşüyorlar. Bu kısmın bir zamanlar bembeyaz, işlenmeye hazır temiz yürekli çocuklar olduğunu düşünmek ise, derin bir kaybın resmi.

Sahiplenme, sahiplenilme, egoizmi besleyen temel insani içgüdülerden. İnsan tehlikeli bir varlık… Çok yönlü düşünme yeteneği azaldıkça, tahmin edilemez boyutlarda yıkımlar ortaya çıkıyor. Yüreği kaba olan insanın, dili de kaba oluyor. Televizyonlarda, medya unsurlarında rastlanan “vahşi” fakat “okumuş” bireylerin kökleri de buradan geliyor… İş okumak ile bitmiyor, vicdan ile tanışılmamış ise... "Ailemizin, tüm ülkenin, belki dünyanın ak dediğine; kara diyecek gerçeklikte bir yüreğimiz var mı?" sormuyor insan kendine... Umursamıyor. 


Siyaset, rantsal çıkarlar, ırk, millet kavramlarıyla yoğrulmuş bireyler, insanlıktan nasibini almamış kaba yürekleri insancıklara dönüşüyor… Bir adam öldürüldüğünde “Ama…” diyebilecek kadar kaba yürekli insancıklar. Bir çocuk ağladığında, çocuğun hangi ırktan-inançtan olduğuna göre, iç sızlaması değişen insancıklar oluyorlar; 


Yalnızca kendi gibi inanan, kendi gibi düşünenlere “kardeş” diyen; sevgide şartları olan.


Gözleri açmalı belki, kalpleri açmalı…


Yaratıcı’nın karşısında “millet, ırk, sınır” olmadığını, tüm bu kavramların birer kültür öğesi olduğunu, bunların farklı coğrafyaların doğurduğu farklı şartlardan kaynaklandığı hatırlanmalı. Ali’nin de, Maria’nın da, Abdullah’ın da, Agop’un da, Meryem’in de, yalnızca birer çocuk olduğunu; aynı doğanın, aynı yaratıcı gücün çocukları olduğunu hatırlamak, devamlı hatırlatmak gerek…


Alfred Eisenstaedt, Paris 1963 - Wide range of facial expressions on children at puppet show - The moment the dragon is slain, Guignol puppet show, Parc de Montsouris, Paris, 1963. LIFE Magazine.


Maddesel dünya’nın özü ruhtadır… 
Ruha bakmayan, boşluğa bakar; boşlukta arar; boşlukta kalır. 


Milyarlarca farklı yürekten insanın bulunduğu şu sonlu dünyada, ruhunuzun eşleştiği her kimse; Amerika’dan Asya’ya kadar, Afrika’dan Kuzey Tepeleri’ne kadar… Bulursanız, bırakmayın. Çok zor iştir bu buluş, çok nadirdir...


Lisan, inanç, gelenek, bayrak, coğrafya… İnsan elinden çıkan; fakat kimini insan canı aldırmaya götürebilen maddilikler. Yüreksel yanılgılar...


Ruhani varlıklar, maddiyata dökülmesin; kayıptır. Gülünçtür. Ayıptır. Çok yazıktır.


Huzur bulunan beden, akıl, ses, huzur bulunan ruh; kalınasıdır. Sevilesidir. İşin özü budur…
Düşünmek, acıyabilmek, kendimizi başkasının yerinde gerçekten hissedebilmek, sevgi denen eylemin koşulsuzluk şartını aradığını unutmamak dileğiyle…


Memleketimiz Dünya'dır; 


Sorgulamak, yürekle yaşamak; her şeyi - daima, daha koşulsuz, daha çok sevmek dileğiyle…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder