19 Mart 2019 Salı

"Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler..."

Bilirsiniz, meşhur şarkıdır. Küçükken veya 'daha gençken' diyeyim, kah gerçek hayatta kah filmlerde görürdüm bu şarkı eşliğinde düşüncelere dalan, belli ki akıp gitmiş yıllara yanan, genelde 35 yaş üzerindeki kadın/erkek profillerini. Hemen herkes, dile getirmese de birtakım pişmanlıklar taşır içinde geçmişe dair. Pişmanlık olmasa bile "keşkeler"... 

Her yaş grubunun "ayrı bir kafası" var. Misal, 6-7 yaşından başlayarak neredeyse 20 sene "öğrenci" oluyor insan. 2015 yılında üniversiteden mezun olup, bu ünvanı geride bırakmak bana çok enteresan gelmişti. Artık sosyal düzen de "büyüdüğünü" tescillemiş gibi hissettirmişti bu durum. 12 yaşlarında ne zaman büyüyeceğim hesabı yaptığımı hatırlıyorum da, hiçbir tezim doğru çıkmadı. Zira artık büyümeye pek inanmıyorum.

Keçilere bakmayın; ben yazarken dinliyorum, siz de okurken dinleyin. :)



Büyümek dediğin, şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler söyleyecek kıvama geldiğin yorgunluk hali bana göre. Öğrenciyken insan dünyayı değiştirebileceğine inanacak güçte -gayet makul buluyorum- aşkta, şevkte oluyor; öfkesini de sevincini de çok yüksek yaşıyor. Sonra iş buldun, evlendin, çocuk yaptın, sırtına tek tek aldın o sıfatları-etiketleri, dizlerden çökmeye başlıyor insan. Yani, klasik süreç bu... Diyeceğim de o zaten, eğer bu etiketlere kişinin kendisi de inanır, topluma göre hislerini şekillendirmeye çalışırsa, o zaman "büyüyor". İçindeki o parıldayan gençlik enerjisi, hayalleri, o insanın özüne yakışan şahane gücü köreldikçe, büyüdü sanıyor. Büyümek böyleymiş demek ki, diyor. 

Halbuki değil... 

İster eş ol, ister sevgili, anne, baba, anneanne, dede, neyse... Önce sen varsın. Sonra o sıfatlar; o da sen nasıl şekillendirirsen. Ne bileyim, dansçı anneanne niye olmasın? O önce "insan "değil mi? Duyguları, arzuları, hayalleri bastırmak çok tehlikeli şey. Aileye çok kıymet veririm, aile ilişkileri ve bağı benim için çok çok önemlidir; lakin bu annenin, babanın kendini artık süpürgenin çöpü saymasını gerektirmiyor. Elbet sorumluluklar, kendini zaman zaman geride bırakmalar olacaktır, lakin her şey bir süreçten ibaret. Yaşam biçimi olması zorunda değil, ki bu sağlıklı da değil.

İş buldun, yollarda süründün, stresti, paraydı, aileydi, evlenmekti derken, misal lisedeki o "kim olduğun" gerçeği, amalar olmadan hayal kurduğun dönemlerdeki sen, hayatın boku püsürüyle tanışmadan önce düşündüklerin, inandıkların, göze aldıkların, tozlar altında kalabiliyor. Bu yazıyı tam da o tozu üfleyip dağıtmak için yazıyorum. Kuvvetle akan o yaşam nehrine kapılmış giderken, ileri bakacağım diye geçip gittiğiniz o güzellikleri artık kaçırmamanız, bir anda "yahu 15 yıl nasıl geçti" demeyelim diye yazıyorum. Etiketleri söküp atın, ne istiyorsanız, ruhunuzun en derininde neyin doğru olduğunuzu hissediyorsanız öyle yapın. Risk alın...

Risk alın, çünkü ölüyoruz

Ölüyoruz ölmesine de, yakın çevremizden biri değilse giden, bir türlü idrak edemiyoruz bu matrak gerçeği. Matrak; çünkü insan 1 dakika mı 40 yıl mı yaşayacak bilemezken, bu ciddiyet, bu saçmalık, bu kalıplarda yaşama tedirginliği, trajikomik ve sadece matrak...

Ölümü doğru anlarsanız, özgürleştirici etki yapar. Kullanınız...

*

Kaybolmasın yıllarınız, zira geri vermiyorlar. :) O yüzden, şimdi, hemen, iç sesinizi susturmayı bırakın. Gerçekten istediğiniz gibi yaşamaya başlayın, ölümü sık sık aklınıza getirin, hayal kurun, etiketlerinizi boynunuzdan söküp atın. Siz neye inanırsanız gerçeğiniz odur. Stresten uzak durun, insanlara onları -şayet seviyorsanız- sevdiğinizi sık sık söyleyin, her şeyi kafanızda büyütüp şişirmeyi kesin. Hayallerinizi hatırlayın, yaşınızı unutun. 

Hayat çok enteresan, yaşamak çok güzel...

Çoğu şey göründüğü gibi değil bu arada; çok da şey yapmayın o yüzden. :)

Öptüm!
Melis